ABD Başkanı Donald Trump ve eşi Melania Trump’ın katıldığı Beyaz Saray Muhabirleri Derneği (WHCA) yemeği, silah sesleriyle kesintiye uğradı. Washington’daki Washington Hilton’da düzenlenen etkinlikte büyük panik yaşandı.
Görgü tanıklarının aktardığına göre, Trump’ın masasına oturmasından kısa süre sonra art arda silah sesleri duyuldu. Salondaki davetliler panikle masaların altına sığınırken, ortamda “Ateş edildi!” çığlıkları yükseldi.
Olayın ardından Gizli Servis ajanları hızla harekete geçti. Silahlarını çeken ekipler, Başkan Trump ve Melania Trump’ı koruma çemberine alarak saniyeler içinde salondan uzaklaştırdı.
Güvenlik güçlerinin hızlı müdahalesi sayesinde daha büyük bir felaketin önüne geçildiği ifade edildi.
Trump: “Gösteri devam etsin dedim”
Olay sonrası açıklama yapan Donald Trump, güvenlik güçlerinin hızlı ve etkili müdahalesine övgüde bulundu. Yaşananlara rağmen programın devam etmesini istediğini belirten Trump, “Bu akşamı en baştan tekrar yapmak zorunda kalacağız” dedi.
Ünlü sunucu Wolf Blitzer yaşadıklarını anlattı
Saldırı sırasında otelde bulunan Wolf Blitzer, olay anını canlı yayında aktardı. Saldırganla arasında sadece birkaç metre olduğunu söyleyen Blitzer, silah seslerinin ardından büyük panik yaşandığını ifade etti.
Blitzer’ın tahliye sırasında ayakkabısının tekini kaybettiği de öğrenildi.
Etkinlikte ABD yönetiminin üst düzey isimleri de yer alıyordu. Savunma Bakanı Pete Hegseth, Hazine Bakanı Scott Bessent, Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, FBI Direktörü Kash Patel ve Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr.’ın da yemekte bulunduğu bildirildi.
Saldırgan etkisiz hale getirildi
Güvenlik kaynaklarına göre, silahlı bir şüpheli güvenlik noktalarını aşmaya çalışırken tespit edildi. Gizli Servis’in karşı taarruz ekibi tarafından müdahale edilen saldırgan, vurularak etkisiz hale getirildi.
Olayın ardından Trump ve Başkan Yardımcısı JD Vance’in güvenli bir alana alındığı ve sağlık durumlarının iyi olduğu açıklandı.
Yaşanan panik ve güvenlik tehdidine rağmen, Beyaz Saray Muhabirleri Derneği etkinliğin ilerleyen saatlerde devam edeceğini duyurdu. Güvenlik güçleri ise otel genelinde başka bir tehdit olup olmadığını araştırmayı sürdürüyor.
Cuma günü Ahmet Güneştekin’in Venedik’teki büyük sergi açılışındaydık. Güneştekin Vakfı’nın Campo Santa Giustina’daki tarihî Palazzo Gradenigo’da hayata geçirdiği İtalya’daki merkezinin açılışı, Sergio Risaliti küratörlüğünde hazırlanan ve Yıldız Holding sponsorluğunda düzenlenen “Sessizlik” sergisiyle gerçekleşti. Ama bu sadece bir sergi açılışı değildi. Bu, Türkiye’den çıkan bir sanatçının, uluslararası sahnede kurduğu büyük bir alanın ilanıydı. Daha önce de […]
İnsanlığın gökyüzüyle kurduğu binlerce yıllık bağ, bugün geçmişin inanç pratiklerini araştıran projeler ile geleceğin bilimsel kodlarını yazan teknolojiler arasında bir seçim noktasında. Acaba hangisi öncelikli seçilecek?
23 Nisan 1920, bu ülkede egemenliğin kaynağının halk olduğunun kesinleştiği gündür.
Birinci Dünya Savaşı yenilgisinin sonrasında Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışı ve 22 Haziran 1919 da Amasya Genelgesiyle "Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır" kararlığı bunu kanıtlayan bir başlangıçtır. İzleyen aylarda toplanan Erzurum ve Sivas Kongreleriyle güçlenen bu kararlılık, “Hakimiyet Kayıtsız ve Şartsız Milletindir” olarak Ankara’da 23 Nisan’da açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi-TBMM’de simgeleşir.
23 Nisan, yalnızca, egemenliğin babadan oğula geçtiği “Monarşi” türü yönetimin sonu olmakla kalmaz, Ulusal Kurtuluş Savaşına ve sonrasında, anlamı “halkın, halk tarafından halk için yönetimi” olan Cumhuriyet’e, eşitliğe ve özgürlüğe giden kapıyı da ardına kadar açar.
Kısaca, 23 Nisan, halk egemenliği ile özdeştir.
NEREDEN…
Egemenlik, bu tarihten sonra iki dereceli de olsa, dört yılda bir seçimlerle milletin oldu. 1930’larda ülkemizde çalışma olanağı bulan Alman bilim insanlarından birinin gözlemiyle, o günlerin TBMM’si, “politik nüfuzu sıfır olan bir evet efendimciler topluluğu hiç değildi” (Hirsch, Ernst E. Hatıralarım, 1985, s.348).
1946’daki ilk tek dereceli seçimlerinin tartışmalı niteliği, gerçekten tarihsel olan 1950’nin seçim düzenlemesini getirdi.
Önce, CHP’li Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Cumhurbaşkanlığı ile parti genel başkanlığının bir kişide toplanmasının, partilerin seçimlere eşit koşullarda girmesi ilkesine ters düştüğü için Parti Genel Başkanlığından ayrıldı. Sonra, seçimlere “iktidar ve muhalefetin eşit koşullarda girmesi”, o günlerde radyo kullanımı dahil kamu olanaklarından eşit yararlanmaları; ayrıca üst düzey yargıçlardan, bağımsız ve tarafsız bir Seçim Kurulu oluşturulmasıyla sandık güvenliği sağlandı. Ve 14 Mayıs 1950’de, ülke tarihinde ilk kez büyük bir egemenlik devrimi gerçekleşti; iktidar halkın oylarıyla değiştirildi. 1957 sonrasında süreç tıkanınca 1960 askeri darbesi oldu.
Özgürlükçü, 1961 Anayasası ile egemenliğin derinliği ve genişliği yönünde güçlü adımlar atıldı: verilen her oyun TBMM’ye yansıması, “nispi temsil” seçim sistemiyle gerçekleştirildi; ilk yasal sosyalist parti, Türkiye İşçi Partisi TİP kuruldu. Ek olarak, Yüksek Seçim Kurulu güçlendirilerek; seçimlerde, ayırımsız tüm partilerin kamu olanaklarından “eşit yararlanmaları” yaklaşımı çok daha sağlamlaştırıldı. Seçimlere gölge düşmemesi ya da egemenliğin eksiksiz yaşama geçebilmesi için, seçim sürecinde, Adalet, İçişleri ve Ulaştırma Bakanlarının istifa etmeleri ve yerlerini tarafsız kişilere bırakmaları kuralı getirildi.
Ancak, 1960’ların ikinci yarısında, o günlerin iktidardaki Adalet Partisinin, Genelkurmayının ve ABD’nin “halkın uyanışından”, egemenliğin derinleşmesinden ve yaygınlaşmasından duydukları kaygı sonucu, 12 Mart 1971’de başlayan ve 12 Eylül 1980’de pekişen baskıcı süreçte, egemenlik kavramı ve buna dayalı sağlam oluşumlar, sürekli aşındırıldı.
NEREYE?!
“Mühürsüz oyların” geçerli sayıldığı 16 Nisan 2017 Anayasa oylaması sonucu gelinen günümüzde, Cumhurbaşkanı aynı zamanda AKP Genel Başkanıdır; tüm partilerin seçimlerde kamu olanaklarından eşit yararlanması ve üç kilit bakanın yerlerini tarafsız kişilere bırakması da artık söz konusu değildir.
Egemenlik yönünden bunlar çok önemli olmakla birlikte, 14 Mayıs 2023 Genel Seçimleri sonrası, Hatay Milletvekili Can Atalay’ın o tarihten buyana hapiste tutulması tamamıyla bir “egemenliği hiçe sayma” örnek olayıdır. Bugünkü TBMM bu nedenle eksiktir.
Mart 2024 Yerel Seçimlerinden sonra, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı ve CHP’nin halkoylaması ile saptadığı Cumhurbaşkanı Adayı E. İmamoğlu başta olmak üzere, onca belediye başkanının henüz suçlu oldukları kanıtlanmadan görevlerinde uzaklaştırılmaları da egemenliğin tanınmaması anlamına gelir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi-AİHM ve Anayasa Mahkemesi-AYM’nin bazı kararlarının tanınmamasının; özgür basına ve CHP’ye yönelik baskıların asıl nedeninin egemenlik kaynağıyla ilgili olduğu da açıktır.
Sağcıların, egemenlik sözcüğü ile eşanlamlı olan 23 Nisan ile dertlerinin sonu gelmiyor. Daha önce yıllarca gündemde tutulan Kutlu Doğum Haftası, aslında bir 23 Nisanı önemsizleştirme girişimiydi. Geçtiğimiz günlerde de, Altılı Masa’nın “Hocası” A. Davutoğlu, geçen günlerde yaşanan Urfa ve Maraş okullarındaki kitlesel ölümler nedeniyle, 23 Nisan’ın “yas günü” sayılmasını istedi. Yetmedi, yatılı Kur’an Kursu öğrencileri bu yılın 23 Nisan kutlamalarından uzak tutuldu. Siyasetin 23 Nisan törenlerinde “Sultan Süleyman” göndermeleri; İçişleri Bakanının makamında Sultan II. Abdülhamit fotoğrafı asılması öne çıktı.
Bizim “egemenlik karşıtları” bu kavrama henüz açıkça karşı çıkamıyor; onu, doğum günü olan 23 Nisan ile vurmaya çalışıyor. Ancak, Lozan’ı tanımadığını, ulus devleti hiçe saydığını saklamayan ABD’nin Türkiye Büyükelçisi T. Barrack, Antalya’da uluslararası bir toplantıda baklayı ağzından çıkardı ve “size monarşi iyi gelir, demokrasi başarısız oldu“ diye demeç verdi; verebildi! İlginçtir, ülke yönetimi bu konuda ağzını açmıyor!
Ancak, egemenliği önemsizleştirmeye, giderek yok saymaya yönelik tüm bu olumsuzluklar başarılı olamaz. Çünkü, Halkın son iki yıl boyunca CHP’yi sahiplenmesi; bu 23 Nisan’ı önceki yıllara göre çok daha büyük bir coşku ile yaşayan ve yaşatan çocuklar; tüm olumsuzluklara karşın onları 23 Nisan bilinciyle yetiştiren aileleri ve öğretmenleri, hiç kuşkusuz, egemenliğin kaynağını da geleceğe taşıyacaktır.
Çernobil nükleer santral kazasının üzerinden 40 yıl geçti. Radyoaktif kirliliğe maruz kalan bölgeye hâlâ girilemiyor ama nükleer lobi hayal satmaya devam ediyor.
Cuma günü Ahmet Güneştekin’in Venedik’teki büyük sergi açılışındaydık. Güneştekin Vakfı’nın Campo Santa Giustina’daki tarihî Palazzo Gradenigo’da hayata geçirdiği İtalya’daki merkezinin açılışı, Sergio Risaliti küratörlüğünde hazırlanan ve Yıldız Holding sponsorluğunda düzenlenen “Sessizlik” sergisiyle gerçekleşti. Ama bu sadece bir sergi açılışı değildi. Bu, Türkiye’den çıkan bir sanatçının, uluslararası sahnede kurduğu büyük bir alanın ilanıydı. Daha önce de […]
İnsanlığın gökyüzüyle kurduğu binlerce yıllık bağ, bugün geçmişin inanç pratiklerini araştıran projeler ile geleceğin bilimsel kodlarını yazan teknolojiler arasında bir seçim noktasında. Acaba hangisi öncelikli seçilecek?
23 Nisan 1920, bu ülkede egemenliğin kaynağının halk olduğunun kesinleştiği gündür.
Birinci Dünya Savaşı yenilgisinin sonrasında Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışı ve 22 Haziran 1919 da Amasya Genelgesiyle "Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır" kararlığı bunu kanıtlayan bir başlangıçtır. İzleyen aylarda toplanan Erzurum ve Sivas Kongreleriyle güçlenen bu kararlılık, “Hakimiyet Kayıtsız ve Şartsız Milletindir” olarak Ankara’da 23 Nisan’da açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi-TBMM’de simgeleşir.
23 Nisan, yalnızca, egemenliğin babadan oğula geçtiği “Monarşi” türü yönetimin sonu olmakla kalmaz, Ulusal Kurtuluş Savaşına ve sonrasında, anlamı “halkın, halk tarafından halk için yönetimi” olan Cumhuriyet’e, eşitliğe ve özgürlüğe giden kapıyı da ardına kadar açar.
Kısaca, 23 Nisan, halk egemenliği ile özdeştir.
NEREDEN…
Egemenlik, bu tarihten sonra iki dereceli de olsa, dört yılda bir seçimlerle milletin oldu. 1930’larda ülkemizde çalışma olanağı bulan Alman bilim insanlarından birinin gözlemiyle, o günlerin TBMM’si, “politik nüfuzu sıfır olan bir evet efendimciler topluluğu hiç değildi” (Hirsch, Ernst E. Hatıralarım, 1985, s.348).
1946’daki ilk tek dereceli seçimlerinin tartışmalı niteliği, gerçekten tarihsel olan 1950’nin seçim düzenlemesini getirdi.
Önce, CHP’li Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Cumhurbaşkanlığı ile parti genel başkanlığının bir kişide toplanmasının, partilerin seçimlere eşit koşullarda girmesi ilkesine ters düştüğü için Parti Genel Başkanlığından ayrıldı. Sonra, seçimlere “iktidar ve muhalefetin eşit koşullarda girmesi”, o günlerde radyo kullanımı dahil kamu olanaklarından eşit yararlanmaları; ayrıca üst düzey yargıçlardan, bağımsız ve tarafsız bir Seçim Kurulu oluşturulmasıyla sandık güvenliği sağlandı. Ve 14 Mayıs 1950’de, ülke tarihinde ilk kez büyük bir egemenlik devrimi gerçekleşti; iktidar halkın oylarıyla değiştirildi. 1957 sonrasında süreç tıkanınca 1960 askeri darbesi oldu.
Özgürlükçü, 1961 Anayasası ile egemenliğin derinliği ve genişliği yönünde güçlü adımlar atıldı: verilen her oyun TBMM’ye yansıması, “nispi temsil” seçim sistemiyle gerçekleştirildi; ilk yasal sosyalist parti, Türkiye İşçi Partisi TİP kuruldu. Ek olarak, Yüksek Seçim Kurulu güçlendirilerek; seçimlerde, ayırımsız tüm partilerin kamu olanaklarından “eşit yararlanmaları” yaklaşımı çok daha sağlamlaştırıldı. Seçimlere gölge düşmemesi ya da egemenliğin eksiksiz yaşama geçebilmesi için, seçim sürecinde, Adalet, İçişleri ve Ulaştırma Bakanlarının istifa etmeleri ve yerlerini tarafsız kişilere bırakmaları kuralı getirildi.
Ancak, 1960’ların ikinci yarısında, o günlerin iktidardaki Adalet Partisinin, Genelkurmayının ve ABD’nin “halkın uyanışından”, egemenliğin derinleşmesinden ve yaygınlaşmasından duydukları kaygı sonucu, 12 Mart 1971’de başlayan ve 12 Eylül 1980’de pekişen baskıcı süreçte, egemenlik kavramı ve buna dayalı sağlam oluşumlar, sürekli aşındırıldı.
NEREYE?!
“Mühürsüz oyların” geçerli sayıldığı 16 Nisan 2017 Anayasa oylaması sonucu gelinen günümüzde, Cumhurbaşkanı aynı zamanda AKP Genel Başkanıdır; tüm partilerin seçimlerde kamu olanaklarından eşit yararlanması ve üç kilit bakanın yerlerini tarafsız kişilere bırakması da artık söz konusu değildir.
Egemenlik yönünden bunlar çok önemli olmakla birlikte, 14 Mayıs 2023 Genel Seçimleri sonrası, Hatay Milletvekili Can Atalay’ın o tarihten buyana hapiste tutulması tamamıyla bir “egemenliği hiçe sayma” örnek olayıdır. Bugünkü TBMM bu nedenle eksiktir.
Mart 2024 Yerel Seçimlerinden sonra, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı ve CHP’nin halkoylaması ile saptadığı Cumhurbaşkanı Adayı E. İmamoğlu başta olmak üzere, onca belediye başkanının henüz suçlu oldukları kanıtlanmadan görevlerinde uzaklaştırılmaları da egemenliğin tanınmaması anlamına gelir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi-AİHM ve Anayasa Mahkemesi-AYM’nin bazı kararlarının tanınmamasının; özgür basına ve CHP’ye yönelik baskıların asıl nedeninin egemenlik kaynağıyla ilgili olduğu da açıktır.
Sağcıların, egemenlik sözcüğü ile eşanlamlı olan 23 Nisan ile dertlerinin sonu gelmiyor. Daha önce yıllarca gündemde tutulan Kutlu Doğum Haftası, aslında bir 23 Nisanı önemsizleştirme girişimiydi. Geçtiğimiz günlerde de, Altılı Masa’nın “Hocası” A. Davutoğlu, geçen günlerde yaşanan Urfa ve Maraş okullarındaki kitlesel ölümler nedeniyle, 23 Nisan’ın “yas günü” sayılmasını istedi. Yetmedi, yatılı Kur’an Kursu öğrencileri bu yılın 23 Nisan kutlamalarından uzak tutuldu. Siyasetin 23 Nisan törenlerinde “Sultan Süleyman” göndermeleri; İçişleri Bakanının makamında Sultan II. Abdülhamit fotoğrafı asılması öne çıktı.
Bizim “egemenlik karşıtları” bu kavrama henüz açıkça karşı çıkamıyor; onu, doğum günü olan 23 Nisan ile vurmaya çalışıyor. Ancak, Lozan’ı tanımadığını, ulus devleti hiçe saydığını saklamayan ABD’nin Türkiye Büyükelçisi T. Barrack, Antalya’da uluslararası bir toplantıda baklayı ağzından çıkardı ve “size monarşi iyi gelir, demokrasi başarısız oldu“ diye demeç verdi; verebildi! İlginçtir, ülke yönetimi bu konuda ağzını açmıyor!
Ancak, egemenliği önemsizleştirmeye, giderek yok saymaya yönelik tüm bu olumsuzluklar başarılı olamaz. Çünkü, Halkın son iki yıl boyunca CHP’yi sahiplenmesi; bu 23 Nisan’ı önceki yıllara göre çok daha büyük bir coşku ile yaşayan ve yaşatan çocuklar; tüm olumsuzluklara karşın onları 23 Nisan bilinciyle yetiştiren aileleri ve öğretmenleri, hiç kuşkusuz, egemenliğin kaynağını da geleceğe taşıyacaktır.