HomeTürkçe HaberlerGündemİngiltere Başbakanı Starmer, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile bir araya geldi

İngiltere Başbakanı Starmer, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile bir araya geldi

Published on

spot_img

İngiltere Başbakanı Starmer, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile bir araya geldi
İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Londra’da gerçekleştirdikleri görüşmede Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi, Ukrayna savaşı ve Hürmüz Boğazı’ndaki son gelişmeleri masaya yatırdı. İki lider, Avrupa güvenliği ve deniz taşımacılığına ilişkin ortak mesajlar verdi.

Kaynak: ABC Gazetesi

Latest articles

NATO sevdasıyla tutuştular

Dolmabahçe’deki NATO Parlamenterler Zirvesi’nde konuşan Erdoğan, silah sanayisini vitrine çıkardı, AB pazarından pay istedi. 7-8 Temmuz’da yapılacak zirveyi protesto edenler yine gözaltına alındı.

CHP'den 12'nci Yargı Paketi'ne şerh: Anayasa'nın 14 maddesine aykırı

CHP, AKP’nin 12’nci Yargı Paketi’ne şerh düştü. Mutlak butlan kararına yönelik eleştirilerin de sıralandığı karşı oy yazısında CHP’liler, teklifin Anayasa’nın 14 maddesine aykırı düzenlemeler içerdiğini kaydetti.

Silivri Dersleri – 2: "Yargısızlaştırma"

Son dönemde siyasi alanda bazı “yeni kavramlar” türemiştir. Yeni her dönem, kendi kavramlarını da beraberinde getirir. “Anayasasızlaştırma”, “Seçimsizleştirme” bu kavramlardan iyi bilinen iki tanesidir. Bu “yeni” kavramlara bir “yeni”sini daha eklemek galiba artık kaçınılmazdır: Bu, “yargısızlaştırma” kavramıdır.

Önce ilk ikisine değinelim: Birincisini, anayasa hukukçuları bize öğretti. 2014-2016 yıllarında -Kürt sorunu kaynaklı- “bölge valileri”nce alınan idari kararları (sokağa çıkma yasakları) inceledikleri çeşitli makalelerinde, Türkiye'nin Güneydoğusunda aslında anayasanın “fiilen” uygulanmadığını tespit ettikten sonra, bu yeni rejime “anayasasızlaştırılmış rejim” adını verdiler.

İkincisi ise siyaset bilimcilere (mesela Fatih Yaşlı) aittir. Bu, “görünüşte” özgür seçimlerin yapıldığı ancak “rakiplerin iktidar tarafından belirlendiği” bir rejime işaret ediyor. Ya da bu, “kaybetmemek üzere yapılan seçimli düzen”e deniliyor.

Ekrem İmamoğlu mu ciddi rakip, onu içeri atıyorlar, Mansur Yavaş mı geride kalıyor, ona bir dizi soruşturma geliyor ve önü tıkanıyor. Ya da “yargı yoluyla ana muhalefet partisine el koyuyor”lar. Veya rakip partilerin belediye başkanları ve milletvekilleri -şantaj ve baskı ile- iktidar partisine katılmaya zorlanıyor. İşte bu şartlarda yapılan seçimler, adil ve özgür olmadığı için, bu siyasi mühendisliğe “seçimsizleştirme” deniyor.

“Yargısızlaştırma” aslında bu ikisinin devamı olarak tanımlanabilir. Mahkemeler -binalarıyla birlikte- yerinde duruyor -kimse onların çalışmasına son vermiyor- savcılar ve yargıçlar çalışıyor, heyetler toplanıyor, duruşmalar yapılıyor, hatta sanıklar savunma da yapıyor, tanıklara soru bile soruyor. Ancak gerçekte ortada bir “mahkeme” olmadığı gibi, normal bir “yargılama” da yok. İşte bu rejim, “yargısız” bir rejimdir.

***

Nasıl görünüşte ülkede Anayasa geçerli ise ancak uygulanmıyorsa, seçimler görünürde “zamanında” yapılıyor ancak sandıktan sadece iktidar partisi çıkıyorsa, tıkır tıkır işleyen mahkemelere rağmen aslında ortada herhangi bir yargılama da yoktur. İşte bu rejime, “yargısız rejim” diyoruz. Türkiye'de -hemen hemen 2010'dan bu yana- şiddetle yaşadığımız şeyin adı tam budur.

Siyasal İslam, “babadan oğula” bir egemenlik tasavvuruna dayalıdır (Yıllardır hiç bitmeyen “hilafet” tartışmaları boşuna değildir). -Bugünlerde süren “Bilal mi, Berat mı” tartışması da bir “rastlantı” değil!- “Milli irade” İslamcıların sadece işine geldiği ölçüde geçerlidir. Milli irade ile olmuyorsa, “ilahi irade” ile mutlak iktidar devam edecektir. Erdoğan, Haziran 2015 seçimlerini kaybettiğinde, “Milletim büyük bir hata yaptı” lafını boşuna dememiştir.

***

Bu bahsi kapatıyorum ve yeniden “yargısızlaştırma”ya dönüyorum. İkincisinde, üçüncüsünde amaca varılan MASAK raporları veya aylarca, yıllarca bir hücreye kapatılan insanların itiraflarıyla açılan davalara ve yapılan yargılamalara -ileride çıkacak mahkûmiyetlere- “yargısız rejim” diyoruz. (Sayın Böcek, üç gün evvel, Ekrem'e dönük hem de 5 milyon Eurocuk “yeni ve yine bir itiraf”ta bulundu mesela!). Burada artık bir “yargılama” değil MASAK veya polis “hükmü” vardır. Yargı, işte bu “delilleri” tasdik eden, yasal görünen formalitelerin son aşamasıdır.

Yargısızlaştırma, mahkûm olsa hapiste yatacağı süre çoktan dolan Aykut ya da hakkındaki delilleri bilmeden 15 ay hapiste tutulan İpek Elif'tir. Ya da “NATO'ya karşı eylem yapma ihimalleri var” diyerek 180 kişinin ülkenin başkentinde “silahlı örgüt üyesi olmak”tan hapse atılmasıdır.

Bu, artık “yargı” falan değildir. Buna polis fezlekesine ya da itirafçı iftiralarına “hukuki görünüş” sağlayan hukuk fakültesi diplomalı -bunun bile “diplomasız”ları var- devlet görevlileri denilir.

Asıl pusula sokağın sesinde

İktidar kitleleri mobilize etme yeteneğini kaybetti. Muhalefet halkla buluşma konusunda mesafe alsa bile sokağa hâkim değil. Halk, yeni siyasetin doğmasını sabırsızlıkla bekliyor.

More like this

NATO sevdasıyla tutuştular

Dolmabahçe’deki NATO Parlamenterler Zirvesi’nde konuşan Erdoğan, silah sanayisini vitrine çıkardı, AB pazarından pay istedi. 7-8 Temmuz’da yapılacak zirveyi protesto edenler yine gözaltına alındı.

CHP'den 12'nci Yargı Paketi'ne şerh: Anayasa'nın 14 maddesine aykırı

CHP, AKP’nin 12’nci Yargı Paketi’ne şerh düştü. Mutlak butlan kararına yönelik eleştirilerin de sıralandığı karşı oy yazısında CHP’liler, teklifin Anayasa’nın 14 maddesine aykırı düzenlemeler içerdiğini kaydetti.

Silivri Dersleri – 2: "Yargısızlaştırma"

Son dönemde siyasi alanda bazı “yeni kavramlar” türemiştir. Yeni her dönem, kendi kavramlarını da beraberinde getirir. “Anayasasızlaştırma”, “Seçimsizleştirme” bu kavramlardan iyi bilinen iki tanesidir. Bu “yeni” kavramlara bir “yeni”sini daha eklemek galiba artık kaçınılmazdır: Bu, “yargısızlaştırma” kavramıdır.

Önce ilk ikisine değinelim: Birincisini, anayasa hukukçuları bize öğretti. 2014-2016 yıllarında -Kürt sorunu kaynaklı- “bölge valileri”nce alınan idari kararları (sokağa çıkma yasakları) inceledikleri çeşitli makalelerinde, Türkiye'nin Güneydoğusunda aslında anayasanın “fiilen” uygulanmadığını tespit ettikten sonra, bu yeni rejime “anayasasızlaştırılmış rejim” adını verdiler.

İkincisi ise siyaset bilimcilere (mesela Fatih Yaşlı) aittir. Bu, “görünüşte” özgür seçimlerin yapıldığı ancak “rakiplerin iktidar tarafından belirlendiği” bir rejime işaret ediyor. Ya da bu, “kaybetmemek üzere yapılan seçimli düzen”e deniliyor.

Ekrem İmamoğlu mu ciddi rakip, onu içeri atıyorlar, Mansur Yavaş mı geride kalıyor, ona bir dizi soruşturma geliyor ve önü tıkanıyor. Ya da “yargı yoluyla ana muhalefet partisine el koyuyor”lar. Veya rakip partilerin belediye başkanları ve milletvekilleri -şantaj ve baskı ile- iktidar partisine katılmaya zorlanıyor. İşte bu şartlarda yapılan seçimler, adil ve özgür olmadığı için, bu siyasi mühendisliğe “seçimsizleştirme” deniyor.

“Yargısızlaştırma” aslında bu ikisinin devamı olarak tanımlanabilir. Mahkemeler -binalarıyla birlikte- yerinde duruyor -kimse onların çalışmasına son vermiyor- savcılar ve yargıçlar çalışıyor, heyetler toplanıyor, duruşmalar yapılıyor, hatta sanıklar savunma da yapıyor, tanıklara soru bile soruyor. Ancak gerçekte ortada bir “mahkeme” olmadığı gibi, normal bir “yargılama” da yok. İşte bu rejim, “yargısız” bir rejimdir.

***

Nasıl görünüşte ülkede Anayasa geçerli ise ancak uygulanmıyorsa, seçimler görünürde “zamanında” yapılıyor ancak sandıktan sadece iktidar partisi çıkıyorsa, tıkır tıkır işleyen mahkemelere rağmen aslında ortada herhangi bir yargılama da yoktur. İşte bu rejime, “yargısız rejim” diyoruz. Türkiye'de -hemen hemen 2010'dan bu yana- şiddetle yaşadığımız şeyin adı tam budur.

Siyasal İslam, “babadan oğula” bir egemenlik tasavvuruna dayalıdır (Yıllardır hiç bitmeyen “hilafet” tartışmaları boşuna değildir). -Bugünlerde süren “Bilal mi, Berat mı” tartışması da bir “rastlantı” değil!- “Milli irade” İslamcıların sadece işine geldiği ölçüde geçerlidir. Milli irade ile olmuyorsa, “ilahi irade” ile mutlak iktidar devam edecektir. Erdoğan, Haziran 2015 seçimlerini kaybettiğinde, “Milletim büyük bir hata yaptı” lafını boşuna dememiştir.

***

Bu bahsi kapatıyorum ve yeniden “yargısızlaştırma”ya dönüyorum. İkincisinde, üçüncüsünde amaca varılan MASAK raporları veya aylarca, yıllarca bir hücreye kapatılan insanların itiraflarıyla açılan davalara ve yapılan yargılamalara -ileride çıkacak mahkûmiyetlere- “yargısız rejim” diyoruz. (Sayın Böcek, üç gün evvel, Ekrem'e dönük hem de 5 milyon Eurocuk “yeni ve yine bir itiraf”ta bulundu mesela!). Burada artık bir “yargılama” değil MASAK veya polis “hükmü” vardır. Yargı, işte bu “delilleri” tasdik eden, yasal görünen formalitelerin son aşamasıdır.

Yargısızlaştırma, mahkûm olsa hapiste yatacağı süre çoktan dolan Aykut ya da hakkındaki delilleri bilmeden 15 ay hapiste tutulan İpek Elif'tir. Ya da “NATO'ya karşı eylem yapma ihimalleri var” diyerek 180 kişinin ülkenin başkentinde “silahlı örgüt üyesi olmak”tan hapse atılmasıdır.

Bu, artık “yargı” falan değildir. Buna polis fezlekesine ya da itirafçı iftiralarına “hukuki görünüş” sağlayan hukuk fakültesi diplomalı -bunun bile “diplomasız”ları var- devlet görevlileri denilir.