Yeni veriler, dünya çapındaki 1.300 havalimanının iklim ve hava kalitesi üzerindeki etkilerini ortaya koydu; Avrupa için tablo hiç iç açıcı değil.
Kaynak: EuroNewsTurkce
Choose a plan from below, subscribe, and get access to our exclusive articles!
Yeni veriler, dünya çapındaki 1.300 havalimanının iklim ve hava kalitesi üzerindeki etkilerini ortaya koydu; Avrupa için tablo hiç iç açıcı değil.
Kaynak: EuroNewsTurkce

Amerikan NBC News kanalının ABD'li yetkililere dayandırdığı haberine göre Pentagon, İran'a yönelik saldırıların yeniden başlaması halinde yürütülecek "operasyona" yeni bir isim vermeyi değerlendiriyor.
Habere göre ABD savunma yetkilileri, 60 günlük Kongre'ye bildirim sürecine takılmamak için "Destansı Öfke" (Epic Fury) adıyla yürütülen operasyona "Çekiç" (Sledgehammer) adını vermeyi düşünüyor.
Söz konusu durumun gerçekleşmesi halinde ABD ordusu, İran'a yönelik olası askeri "operasyonlarını" resmi olarak "Çekiç Operasyonu" olarak adlandıracak.
ABD Başkanı Donald Trump'ın "ateşkesin en zayıf durumunda olduğu" yönündeki açıklamasının hemen ardından gündeme gelen isim değişikliği iddiası, Amerikan ordusunun İran'a yönelik saldırılara devam etme ihtimaline hazırlandığı şeklinde yorumlandı.
Destansı Öfke Operasyonu, Trump'ın talimatıyla 28 Şubat 2026'da başlamış ve ABD yönetimi mayıs ayı başında Kongre'ye yaptığı resmi bildirimde "operasyonun sona erdiğini" bildirmişti.
ABD yasalarına göre yönetimin yabancı bir ülkeye yönelik askeri bir eyleme girişmesinden 60 gün sonra Kongre'ye bildirimde bulunması ve operasyona devam edecekse Kongre'nin onayını alması gerekiyor.
Modernleşme sürecinde her ulus devletin öncelikli işlerinden birisi, ulusal kimliğine güçlü kök oluşturacak şekilde bir geçmiş kurmak ve sunmaktı. Bunun için en uygun araçların başında müzeler geliyordu. Bu yüzden modern devletler müze kurmakta adeta yarışıyorlardı. Bu şekilde hem iddia ettikleri ‘tarihe saygı’nın gereğini yerine getiriyor, hem de ulusun geçmişte olduğu varsayılan köklerini ‘ispatlamış’ oluyorlardı. 19. ve 20. yüzyılda en tercih edilen örnekler ise ‘Etnografya Müzeleri’ idi.
Türkiye’nin aynı zamanda ilk devlet müzesi olan Etnografya Müzesi de, bu eğilime uygun olarak Cumhuriyetin ilanını takip eden kısa sürede, Türk ulusal kimliğinin simge mekânı başkent Ankara’da kurulmuştu. Şu sıralar bir yandan hazırlık yapılan Uluslararası Müzeler Günü vesilesiyle, müzecilik ve ulusal kimlik ilişkisinin örneği olan Etnografya Müzesinin inşa öyküsü ve tanıklık ettiği gerilimler ilginçti.
Müze için ilk önce mekân sorunu ele alınmış, 1925’de Ankara’da Namazgâh Tepesi, Bakanlar Kurulu kararı ile Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından, müze yapılması amacıyla Milli Eğitim Bakanlığı’na devredilmişti. Bakanlık, aynı günlerde mimar Arif Hikmet Koyunoğlu’ndan bir müze projesi istemiş; Koyunoğlu da iki hafta gibi kısa bir süre içinde projesini hazırlayıp sunmuştu. Proje aynı hızla kabul edilmiş ve doğrudan Atatürk’ün emri ile 25 Eylül 1925’de törenle temeli atılmıştı. Bunlar yapılırken müzede sergilenecek materyaller de Ankara İmaret Cami’sinin deposuna taşınmıştı. Ardından müzenin inşası başlamış, Macar Türkolog Mészáros’un raporuna uygun olarak 1927’de tamamlanmış ve Hamit Zübeyir Koşay, Müdürlüğe atanmıştı. Müzenin açılışı için tercih edilen tarih de ilginçti. Afgan Kralı Amanullah Han’ın Türkiye’yi ziyaretinde müzeye gelmesi planlanmış, bu ziyaretin gerçekleştiği 27 Mayıs 1928 tarihi, müzenin de açılış tarihi olarak kabul görmüştü. Müzenin halkın ziyaretine açılması ise nedense biraz hız kaybederek, 18 Temmuz 1930 tarihinde gerçekleşmişti.
***
Ulusal müzenin en dikkat çeken deneyimlerinden birisi de on beş yıl gibi uzun zaman faaliyetini durdurmasıydı. Zira 21 Kasım 1938’den, 10 Kasım 1953’e kadar müzedeki Mozole Alanı, Atatürk’ün naaşı için geçici kabir yapılmış, bu süre boyunca müzecilik faaliyeti yapılmamıştı. Ancak naaşın Anıtkabir’e nakledilmesinden sonra Uluslararası Müzeler Günü olan 18 Mayıs 1956’da yeniden halkın ziyaretine açılmıştı.
Müzede toplam on adet teşhir salonu bulunuyordu. Bu salonlarda Beylikler, Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait kapı kanatları, mihrap, minber gibi ahşap işçilik örnekleri, tasavvuf dervişlerinin kullanmış oldukları eşyalar, el yazması eserler, hat levhalar, savaş araç ve gereçleri, çini ve porselen eserler, cam, pişmiş toprak ve metal eserler, halı-kilim örnekleri, takı ve kıyafet kültürüne dair eserler sergilenmişti.
***
Sergilerle ilgili en çarpıcı çelişki ise,‘milli hedeflere’ uygun olmadığı için kapatılan ‘Tekke ve Zaviyeler’de el konulmuş ‘milli materyaller’in Etnografya Müzesi’nde sunulmasıydı. Mesela Hacıbektaş Dergâhı 1925’de 677 sayılı Kanun ile kapatılmış ve buradan alınan pek çok materyal, Etnografya Müzesi’ne gönderilmişti. Bunlar, önce dergâhta bir odada toplanmış, daha sonra Ankara’dan görevlendirilen bir heyet tarafından kayıt altına alınarak başkente sevk edilmişti. Materyallerin bir kısmı önce Ankara Kalesi’nde bir depoya konulmuş ve bir süre sonra Etnografya Müzesine ve Umumi Kütüphaneye devredilmişti. Hacı Bektaş Dergâhı’ndan o kadar çok materyal getirilmişti ki bunların bir kısmı daha sonra başka müzelere konulacaktı.
Bütün bu müzecilik deneyimlerine ve özellikle ulusal kimlik ilişkisi bakımından pek çok soru sorulabilir. Ama herhalde yanıtlanması gereken en kritik soru şudur: Mademki Hacıbektaş Dergâhı başta olmak üzere Tekke ve Zaviyeler yasal olarak kapatılırken, buralardaki materyaller ‘Türk kültürünün kıymetli birer unsuru’ olarak Etnografya Müzesi’nde sergilendi ve hatta bütün bu sergi alanları da ‘Türk kültürünün’ müstesna mekânları olarak sunuldu, o halde bu materyallerin asıl yuvası olan Tekke ve Zaviyeler yani dergâhlar neden kapatıldı?
Bilal Erdoğan’ın EYT’liler ve emekliler hakkında yaptığı açıklamalar, Türkiye’de iktidarın emeklilik meselesini nasıl okuduğunu göstermesi açısından önemli. Bilal Erdoğan, 45 yaşında emekli olan insanların “devletten geçinecek maaş beklemesini” eleştirirken Batı ülkelerinde insanların 60-70 yaşına kadar çalıştığını söyledi ve Türkiye’nin temel sorununun “tembellik” olduğunu ima etti. Oldukça problemli bir bakış açısı. Sorunu da emekliliği bir sosyal güvenlik hakkı olarak değil, bütçe üzerinde yük oluşturan bir maliyet kalemi gibi okuması ve Türkiye’de emeklilerin içine sürüklendiği yoksullaşma sürecini bireysel ahlak tartışmasına indirgemesi.
Öncelikle emekli devletten “maaş” değil “aylık”alır. Aylığı, devletin karşılıksız biçimde dağıttığı bir sosyal yardım değildir. Çalışanların yıllarca ücretlerinden kesilen primler üzerinden oluşturulan sosyal güvenlik sisteminin karşılığıdır. Dolayısıyla emeklilik, iktidarın dilediğinde verdiği bir ayrıcalık değil; çalışma hayatı boyunca ödenmiş primlerin sonucunda kazanılmış bir sosyal hak niteliği taşır. Bu nedenle emeklilik tartışmasını “devlet bakıyor”, “devlet para veriyor” düzlemine çekmek, sosyal güvenlik sisteminin kurumsal mantığını bilinçli biçimde çarpıtmaktır.
Üstelik Bilal Erdoğan’ın işaret ettiği tablo, verilerle de uyumlu değil. Türkiye’de ortalama emeklilik yaşı kamuoyunda yaratılan algının aksine 45 değil, AKP’nin kanunlaştırdığı EYT düzenlemesiyle 53 civarında. 45 yaşındaki emeklilerin toplam emekliler içindeki payı yaklaşık yüzde 13. Sistemin tamamını, sınırlı bir kesim üzerinden tarif etmek ve milyonlarca emekliyi “erken yaşta çalışmadan geçinmek isteyen insanlar” gibi göstermek, ekonomik gerçeklikten çok siyasi bir söylem tercihi.
Bugün toplumun derin sorunu çalışanların emekli olduktan sonra nasıl yaşadığı. AKP’nin yarattığı yüksek enflasyon, özellikle sabit gelirli kesimlerin satın alma gücünde dramatik bir erime yarattı. Emekli aylıkları nominal olarak artsa bile, gıda, kira, enerji ve sağlık harcamalarındaki yükseliş karşısında reel olarak ciddi biçimde geriledi. Türkiye Emekliler Derneği’nin yayımladığı veriler bu çöküşü çok net biçimde ortaya koyuyor. 2020 başında en düşük işçi emeklisi aylığı açlık sınırının yüzde 95’ini karşılarken bugün bu oran yüzde 60’larda. Bu, yalnızca altı yılda emekli gelirinin reel olarak yaklaşık üçte bir oranında erimesi demek. Üstelik TÜED’in değerlendirmesine göre bugün ortalama emekli aylıkları yaklaşık 25 bin TL ile bile açlık sınırının altında. Dolayısıyla Türkiye’de sorun artık yalnızca düşük gelirli emeklilerin yoksullaşması değil; emeklilik sisteminin bütünsel olarak yaşam güvencesi üretme kapasitesini kaybetmesi.
Hafta başında Forum Enstitü tarafından açıklanan “Türkiye’de Emekli Yoksulluğu” araştırması da bu dönüşümün yapısal niteliğini anlatıyor. Araştırmaya göre emekli aylıkları özellikle 19-22 bin TL bandında yoğunlaşıyor ve ortalama emekli aylığı yaklaşık 25 bin 600 TL seviyesinde bulunuyor. Bu gelir de tek başına yaşamı sürdürmeye yetmiyor. Emeklilerin önemli bir bölümü ya yeniden çalışmak zorunda ya aile desteğine bağımlı ya da borçlanmayla hayatını sürdürmeye çalışıyor. Araştırmanın en kritik sonucu ise emekliliğin artık çalışma hayatının sonu olmaktan çıkması. Raporda emeklilik açık biçimde “yoksullaşma baskısı altında uzayan bir çalışma mecburiyeti” olarak tanımlanıyor. Bu ifade aslında Türkiye’de sosyal güvenlik sisteminin halinin özeti.
Nitekim SGK verileri de bunu doğruluyor. 2020 yılında yaklaşık 746 bin olan “çalışan emekli”sayısı, 2026 itibarıyla 2,13 milyonla yalnızca altı yılda yüzde 185 arttı. Kayıt dışı çalışan emekliler dahil edildiğinde gerçek tablo çok daha ağır. Kısaca Türkiye’de ileri yaşta sosyal devlet güvencesi esasta fiilen işlemiyor.
Bu durumun en önemli nedenlerinden biri de barınma krizi. Emekli yoksulluğu araştırmasına göre emeklilerin yaklaşık üçte biri kiracı. Sadece kira ile emekli aylığı daha ele geçtiği anda büyük ölçüde eriyor. Araştırma, kira giderinin birçok emekli için maaşı işlevsiz hale getiren temel harcama kalemine dönüştüğünü ortaya koyuyor. Bu nedenle emekli yoksulluğu yalnızca düşük gelir meselesi değil; aynı zamanda konut piyasası, sağlık harcamaları, enerji maliyetleri ve sosyal koruma sisteminin aşınmasıyla bağlantılı çok boyutlu bir yapısal sorun artık.
Nitekim araştırmanın bir diğer dikkat çekici bulgusu da temel yaşam koşullarındaki bozulma. Emeklilerin yüzde 60’la çok büyük bir bölümü kış aylarında evini yeterince ısıtamadığını ifade ediyor.
Dolayısıyla bugün Türkiye’de tartışılması gereken mesele, insanların neden emekli olduktan sonra yeniden çalışmak zorunda kaldığı ve emeklilik sisteminin insanlara neden asgari yaşam güvencesi sağlayamadığı.
İktidar ekonomik krizin sonuçlarını giderek daha fazla bireysel ahlak tartışmasına çevirmekte. Yoksulluk “çok tüketmekle”, işsizlik “iş beğenmemekle”, geçim sıkıntısı ise “çalışmamakla” açıklanmaya çalışılıyor. Şimdi buna bir de “emekliler tembelleşti” anlatısı eklendi… Oysa Türkiye’de yaşanan şey tembellik değil; emeğin sistematik biçimde değersizleşmesi ve sosyal güvenlik sisteminin reel olarak aşınması.

Amerikan NBC News kanalının ABD'li yetkililere dayandırdığı haberine göre Pentagon, İran'a yönelik saldırıların yeniden başlaması halinde yürütülecek "operasyona" yeni bir isim vermeyi değerlendiriyor.
Habere göre ABD savunma yetkilileri, 60 günlük Kongre'ye bildirim sürecine takılmamak için "Destansı Öfke" (Epic Fury) adıyla yürütülen operasyona "Çekiç" (Sledgehammer) adını vermeyi düşünüyor.
Söz konusu durumun gerçekleşmesi halinde ABD ordusu, İran'a yönelik olası askeri "operasyonlarını" resmi olarak "Çekiç Operasyonu" olarak adlandıracak.
ABD Başkanı Donald Trump'ın "ateşkesin en zayıf durumunda olduğu" yönündeki açıklamasının hemen ardından gündeme gelen isim değişikliği iddiası, Amerikan ordusunun İran'a yönelik saldırılara devam etme ihtimaline hazırlandığı şeklinde yorumlandı.
Destansı Öfke Operasyonu, Trump'ın talimatıyla 28 Şubat 2026'da başlamış ve ABD yönetimi mayıs ayı başında Kongre'ye yaptığı resmi bildirimde "operasyonun sona erdiğini" bildirmişti.
ABD yasalarına göre yönetimin yabancı bir ülkeye yönelik askeri bir eyleme girişmesinden 60 gün sonra Kongre'ye bildirimde bulunması ve operasyona devam edecekse Kongre'nin onayını alması gerekiyor.
Modernleşme sürecinde her ulus devletin öncelikli işlerinden birisi, ulusal kimliğine güçlü kök oluşturacak şekilde bir geçmiş kurmak ve sunmaktı. Bunun için en uygun araçların başında müzeler geliyordu. Bu yüzden modern devletler müze kurmakta adeta yarışıyorlardı. Bu şekilde hem iddia ettikleri ‘tarihe saygı’nın gereğini yerine getiriyor, hem de ulusun geçmişte olduğu varsayılan köklerini ‘ispatlamış’ oluyorlardı. 19. ve 20. yüzyılda en tercih edilen örnekler ise ‘Etnografya Müzeleri’ idi.
Türkiye’nin aynı zamanda ilk devlet müzesi olan Etnografya Müzesi de, bu eğilime uygun olarak Cumhuriyetin ilanını takip eden kısa sürede, Türk ulusal kimliğinin simge mekânı başkent Ankara’da kurulmuştu. Şu sıralar bir yandan hazırlık yapılan Uluslararası Müzeler Günü vesilesiyle, müzecilik ve ulusal kimlik ilişkisinin örneği olan Etnografya Müzesinin inşa öyküsü ve tanıklık ettiği gerilimler ilginçti.
Müze için ilk önce mekân sorunu ele alınmış, 1925’de Ankara’da Namazgâh Tepesi, Bakanlar Kurulu kararı ile Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından, müze yapılması amacıyla Milli Eğitim Bakanlığı’na devredilmişti. Bakanlık, aynı günlerde mimar Arif Hikmet Koyunoğlu’ndan bir müze projesi istemiş; Koyunoğlu da iki hafta gibi kısa bir süre içinde projesini hazırlayıp sunmuştu. Proje aynı hızla kabul edilmiş ve doğrudan Atatürk’ün emri ile 25 Eylül 1925’de törenle temeli atılmıştı. Bunlar yapılırken müzede sergilenecek materyaller de Ankara İmaret Cami’sinin deposuna taşınmıştı. Ardından müzenin inşası başlamış, Macar Türkolog Mészáros’un raporuna uygun olarak 1927’de tamamlanmış ve Hamit Zübeyir Koşay, Müdürlüğe atanmıştı. Müzenin açılışı için tercih edilen tarih de ilginçti. Afgan Kralı Amanullah Han’ın Türkiye’yi ziyaretinde müzeye gelmesi planlanmış, bu ziyaretin gerçekleştiği 27 Mayıs 1928 tarihi, müzenin de açılış tarihi olarak kabul görmüştü. Müzenin halkın ziyaretine açılması ise nedense biraz hız kaybederek, 18 Temmuz 1930 tarihinde gerçekleşmişti.
***
Ulusal müzenin en dikkat çeken deneyimlerinden birisi de on beş yıl gibi uzun zaman faaliyetini durdurmasıydı. Zira 21 Kasım 1938’den, 10 Kasım 1953’e kadar müzedeki Mozole Alanı, Atatürk’ün naaşı için geçici kabir yapılmış, bu süre boyunca müzecilik faaliyeti yapılmamıştı. Ancak naaşın Anıtkabir’e nakledilmesinden sonra Uluslararası Müzeler Günü olan 18 Mayıs 1956’da yeniden halkın ziyaretine açılmıştı.
Müzede toplam on adet teşhir salonu bulunuyordu. Bu salonlarda Beylikler, Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait kapı kanatları, mihrap, minber gibi ahşap işçilik örnekleri, tasavvuf dervişlerinin kullanmış oldukları eşyalar, el yazması eserler, hat levhalar, savaş araç ve gereçleri, çini ve porselen eserler, cam, pişmiş toprak ve metal eserler, halı-kilim örnekleri, takı ve kıyafet kültürüne dair eserler sergilenmişti.
***
Sergilerle ilgili en çarpıcı çelişki ise,‘milli hedeflere’ uygun olmadığı için kapatılan ‘Tekke ve Zaviyeler’de el konulmuş ‘milli materyaller’in Etnografya Müzesi’nde sunulmasıydı. Mesela Hacıbektaş Dergâhı 1925’de 677 sayılı Kanun ile kapatılmış ve buradan alınan pek çok materyal, Etnografya Müzesi’ne gönderilmişti. Bunlar, önce dergâhta bir odada toplanmış, daha sonra Ankara’dan görevlendirilen bir heyet tarafından kayıt altına alınarak başkente sevk edilmişti. Materyallerin bir kısmı önce Ankara Kalesi’nde bir depoya konulmuş ve bir süre sonra Etnografya Müzesine ve Umumi Kütüphaneye devredilmişti. Hacı Bektaş Dergâhı’ndan o kadar çok materyal getirilmişti ki bunların bir kısmı daha sonra başka müzelere konulacaktı.
Bütün bu müzecilik deneyimlerine ve özellikle ulusal kimlik ilişkisi bakımından pek çok soru sorulabilir. Ama herhalde yanıtlanması gereken en kritik soru şudur: Mademki Hacıbektaş Dergâhı başta olmak üzere Tekke ve Zaviyeler yasal olarak kapatılırken, buralardaki materyaller ‘Türk kültürünün kıymetli birer unsuru’ olarak Etnografya Müzesi’nde sergilendi ve hatta bütün bu sergi alanları da ‘Türk kültürünün’ müstesna mekânları olarak sunuldu, o halde bu materyallerin asıl yuvası olan Tekke ve Zaviyeler yani dergâhlar neden kapatıldı?
Aenean mollis odio augue, sit amet sollicitudin augue ullamcorper eget. Praesent tincidunt et neque congue efficitur.
To get email updates from Today News.
© Newspaper WordPress Theme by TagDiv
