Silahlanmanın faturasını kim ödüyor?
Haber Merkezi
Yazı dizisinin "Grevlerden savaş ekonomisine: Avrupa'da silahlanmaya gelince kaynak nasıl bulunuyor?" başlıklı ilk yazısının ardından bu yazı Hollanda, Almanya, Danimarka ve Britanya’da verilen yanıtlara odaklanıyor: Hollanda’da gelir, Britanya’da kalkınma yardımı, Danimarka’da bir günlük tatil, Almanya’da çalışma süresi… Ülkeler aynı yöntemi kullanmıyor; fakat savunma bütçesinin dışında nelerin değişmeye başladığına bakıldığında yeniden silahlanmanın toplumsal maliyeti daha görünür hale geliyor.
Avrupa düzeyinde alınan yeniden silahlanma kararları ulusal bütçelere indiğinde büyük rakamların arkasındaki tercih daha kolay görülüyor. Aynı program Hollanda’da vergiye, Britanya’da kalkınma yardımına, Danimarka’da bir tatil gününe, Almanya’da ise çalışma süresi tartışmasına dokunuyor.Hollanda’da ‘özgürlük katkısı’nın hesabıHollanda hükümeti savunma için yaratılacak yeni kaynağa politik olarak oldukça işlevli bir isim verdi: “özgürlük katkısı” (vrijheidsbijdrage).2026-2030 koalisyon anlaşmasının bütçe ekine göre yurttaşlardan alınacak katkı 2027’de 1,5 milyar avro olacak ve 2028’den itibaren yılda 3,4 milyar avroya çıkacak. Kaynak, gelir vergisindeki endeksleme mekanizmasının sınırlandırılmasıyla yaratılacak.Şirketler için öngörülen katkı ise 2027’de 1,5 milyar, 2028’den itibaren yıllık 1,7 milyar avro. Bu tutar doğrudan kurumlar vergisinin artırılmasıyla değil, işverenlerin İş Göremezlik Fonu’na (Arbeidsongeschiktheidsfonds, Aof) yaptığı ödemeler üzerinden tahsil edilecek.Tam uygulamada ortaya çıkacak 5,1 milyar avronun 3,4 milyarı yurttaşlardan gelecek. “Özgürlük” toplumun tamamının ortak ihtiyacı olarak sunulurken maliyeti aynı ölçüde ortaklaştırılmıyor.Dahası aynı hükümet programında işsizlik ödeneğinin süresinin bir yıla indirilmesi, hak kazanma koşullarının sıkılaştırılması ve iş göremezlik sisteminin daha fazla “aktivasyon” temelinde yeniden düzenlenmesi de bulunuyor. Aynı programda bir alan için kalıcı yeni gelir yaratılırken başka bir alanda hakların daraltılması, bütçenin teknik bir muhasebe işi olmadığını yeterince açık gösteriyor.Britanya’da kaynak kalkınma yardımındanBritanya’da bağlantı daha doğrudan kuruluyor. Keir Starmer hükümeti Şubat 2025’te savunma harcamalarını artıracağını açıklarken kısa vadeli finansman kaynaklarından birini de ilan etti: Uluslararası kalkınma yardımlarının milli gelir içindeki payı yüzde 0,5’ten yüzde 0,3’e indirilecekti.2027-28 için bu kesintinin yaratacağı yaklaşık 6,5 milyar sterlinlik alan, aynı dönem için planlanan savunma bütçesi artışıyla neredeyse aynı büyüklükte.Burada fatura yalnızca Britanya toplumuna çıkmıyor. Savaşların, açlığın ve yoksulluğun sonuçlarıyla mücadele için ayrılan kaynağın azaltılması, yeniden silahlanmanın maliyetini Avrupa sınırlarının dışına da taşıyor.Danimarka’da hesabın içine zaman da giriyorDanimarka Parlamentosu 2023’te yüzyıllardır resmî tatil olan Büyük Dua Günü’nü (Store Bededag) kaldırdı ve 2024’ten itibaren normal çalışma gününe dönüştürdü. Hükümet düzenlemeyi daha fazla işgücü arzı yaratmanın ve artan savunma harcamalarının finansmanına katkı sağlamanın bir yolu olarak sundu; hesaplamalara göre tatilin kaldırılması yaklaşık 8 bin 500 tam zamanlı çalışan eşdeğerinde ek işgücü yaratacaktı.Maliye Bakanı Nicolai Wammen de tatilin kaldırılmasını yaklaşan savunma anlaşmasının finansmanına “belirleyici bir katkı” olarak tanımladı.Ancak Danimarka’daki tablo burada donmuş değil. Haziran 2026’da kurulan yeni hükümet, kaldırılan Büyük Dua Günü’nü 2030’dan itibaren yeniden resmî tatil haline getirmeyi programına aldı. Bunun için tatilin kaldırılmasıyla yaratılan ek istihdamın başka yollarla telafi edilmesi koşulu getirildi.Bu geri dönüş, 2023’te alınan kararın anlamını ortadan kaldırmıyor. Bir tatil gününün savunma finansmanıyla ilişkilendirilerek çalışma gününe çevrilmiş olması, yeniden silahlanmanın maliyetinin yalnızca vergi ve bütçe kalemleri üzerinden okunamayacağını gösteriyor. Çalışanın zamanı da ekonomik bir kaynak olarak hesaba katılmıştı.Almanya’da borç freni esniyor, işçiye daha fazla çalışma düşüyorAlmanya’da ise başka bir çelişki öne çıkıyor. Mart 2025’te yapılan anayasa değişikliğiyle savunma ile belirli güvenlik harcamalarının nominal gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 1’ini aşan bölümü borç freni hesabının dışında bırakıldı. Böylece devletin savunma ve güvenlik alanındaki borçlanma kapasitesi genişletildi.Aynı dönemde Almanya’nın ekonomik sorunları giderek insanların ne kadar ve ne kadar uzun süre çalıştığı üzerinden tartışılmaya başlandı. Friedrich Merz dört günlük çalışma haftası ve “iş-yaşam dengesi” (work-life balance) anlayışıyla Almanya’nın mevcut refah düzeyinin sürdürülemeyeceğini savundu ve Almanların daha fazla çalışması gerektiği yönündeki çıkışlarını sürdürdü.Oysa Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (Organisation for Economic Co-operation and Development, OECD) verileri ülkedeki düşük ortalama çalışma süresinin önemli ölçüde yarı zamanlı istihdamla bağlantılı olduğunu gösteriyor. OECD’ye göre yarı zamanlı çalışanların toplam istihdam içindeki payı 2000’de yüzde 19 iken 2023’te yüzde 29’a yükseldi. Eğilim sonraki yıllarda da sürdü: Almanya Federal İstatistik Dairesi’ne göre 2025’te bağımlı çalışanların yüzde 31,9’u yarı zamanlı çalışıyordu; kadınlarda bu oran yüzde 50,6’ya ulaştı.Özellikle kadınlarda görülen yüksek yarı zamanlı çalışma oranı çocuk ve yaşlı bakımının nasıl örgütlendiği, vergi sistemi ve bakım hizmetlerine erişim gibi yapısal sorunlarla yakından ilişkili.Dolayısıyla istatistikteki düşük ortalamayı çekip “Almanlar yeterince çalışmıyor” sonucuna dönüştürmek verinin kendisinden çıkmıyor. Daha dikkat çekici olan tartışmanın zamanlaması: Devletin savunma ve stratejik yatırımlar için borçlanma kapasitesi genişletilirken çalışanlardan daha fazla zaman talep ediliyor.Bir zamanlar üretkenlik artışının daha kısa çalışma süresine dönüşmesi tartışılırken bugün aynı teknolojik gelişmişlik içinde daha uzun çalışma yaşamı gündeme getiriliyor.Hollanda’da gelir, Britanya’da kalkınma yardımı, Danimarka’da bir günlük tatil, Almanya’da çalışma süresi… Ülkeler aynı yöntemi kullanmıyor; fakat savunma bütçesinin dışında nelerin değişmeye başladığına bakıldığında yeniden silahlanmanın toplumsal maliyeti daha görünür hale geliyor.SAFE: Hazır para değil, ortak borçlanmaBu ulusal örneklerin Avrupa düzeyindeki zemini Avrupa için Güvenlik Eylemi (Security Action for Europe, SAFE) mekanizmasında açık biçimde görülüyor. Kamuoyunda sık sık “150 milyar avroluk Avrupa savunma fonu” diye anılan SAFE, Brüksel’de hazır bekleyen büyük bir para havuzu değil. Avrupa Birliği finans piyasalarından borçlanacak ve elde ettiği kaynağı üye devletlere savunma yatırımlarında kullanmaları için kredi olarak aktaracak.Koronavirüs hastalığı 2019 (Coronavirus Disease 2019, COVID-19) salgını sonrasında olağanüstü koşullarla ilişkilendirilen ortak borçlanma kapasitesi, birkaç yıl sonra yeniden silahlanmanın finansmanında kullanılıyor.SAFE yalnızca kredi anlamına da gelmiyor. Ortak satın almaların artırılması ve şirketlere uzun vadeli sipariş verilmesi yoluyla yeni üretim kapasitesinin önceden güvence altına alınması hedefleniyor. Devlet böylece yalnızca silah satın alan müşteri olmaktan çıkıp finansmanı bulan, talebi örgütleyen ve şirketlerin yatırım riskinin bir bölümünü üstlenen aktöre dönüşüyor.Bütçe kuralı kimin için değişmez?Savunma harcamalarının önünde bir başka engel Avrupa Birliği’nin bütçe kurallarıydı. Özellikle borç düzeyi yüksek ülkelerin savunma bütçelerini hızla artırması mevcut mali kurallara takılabilirdi.Ulusal Kaçış Maddesi (national escape clause) devreye sokuldu ve Avrupa Birliği Konseyi Temmuz 2025’te 15 ülke için savunma harcamalarına yönelik esnekliği onayladı.Kararın en öğretici tarafı belki de burada. Sağlık, eğitim, konut ya da sosyal hizmet söz konusu olduğunda değişmez ekonomik sınırlar gibi anlatılan kurallar savunmada yeniden yorumlanabiliyor.Buradan “sağlık bütçesi kesildi, para doğrudan silaha verildi” sonucuna atlamak yine de doğru olmaz. Avrupa Birliği belgelerinde böyle bir karar yok; kamu bütçeleri de çoğu zaman bir kalemden diğerine doğrudan para taşıyarak çalışmıyor.Bir hastanenin personel ihtiyacı karşılanmayabilir, sosyal konut yatırımı ertelenebilir, öğretmen açığına rağmen kadro sınırlanabilir ya da bakım hizmetlerinde bekleme süresi uzayabilir. Ortak nokta paranın fiziksel olarak bir bütçe satırından diğerine taşınması değil, neyin ertelenebileceğine ve neyin ertelenemeyeceğine karar verilmesidir.Savunma söz konusu olduğunda hükümetler “kaynak var mı?” sorusuyla başlamıyor; kaynağın nasıl yaratılacağını konuşuyor. Aradaki fark tam da burada.Üçüncü yazıda ise başka bir tarafa bakacağız: Bu politikaların karşısında farklı sektörlerde mücadele ortaklaşmaya başlarken bunun neden daha genel bir siyasal hatta aynı hızla dönüşmediğine bakacağız.soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
To read the full story from the source: soL Haber






