30 HAZİRAN HAVA DURUMU TAHMİNLERİ: İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa'da havalar nasıl olacak? MGM'den uyarı: Sıcaklıklar artıyor…
TikTok'ta bir beğeni hayatını kararttı
Keep exploring
Gökkuşağını kim boyadı?
Onur Yürüyüşü Türkiye'de yine yasaklandı. Son resmi izinli Onur Yürüyüşü 2014 yılında yapılmıştı. RTE’nin 2002 yılında bir söyleşide eşcinsel hakları için sorulan soruya “Eşcinsellerin de kendi hak ve özgürlükleri çerçevesinde yasal güvence altına alınması şart. Zaman zaman bazı televizyon ekranlarında onların da kendi haklarını arama yönündeki sergiledikleri performansı biz de insani buluyoruz” yanıtının üstünden çok sular aktı. Boyner Grubu, Haziran 2015'teki İstanbul Onur Yürüyüşü döneminde, resmi kurumsal sosyal medya hesaplarından gökkuşağı renkli bir görselle açıkça "Çeşitlilik en büyük zenginliğimizdir. Yürüyoruz" mesajını paylaşmıştı. Şimdilerde sadece “kadın çalışmalarını” destekliyor!
Türkiye’de “Onur”, egemen siyasal İslamcı iktidarın gücü eline alana kadar her alanda özgürlükçü, gücü elde ettikten sonra ise şiddet yoluyla rıza üretme stratejisinin en somut örneklerinden biri oldu. Bugün cinsel kimlik ve haklar iktidarın şiddet dolu bir yasaklama ve suçlulaştırma dalgası ile liberal-seküler orta sınıfın sadece "yaşam tarzı savunusu" zeminine sıkışıp kalmış durumda.
Dünyada ise, özellikle küresel şirketler, milyon dolarlık bütçeler ayırarak yürüyüşün destekçileri olmaya hala devam ediyorlar. HSBC'nin Londra merkezinde Haziran ayı boyunca gökkuşağı bayrağı dalgalanıyor. Aynı bankanın İstanbul şubesinde ise derin bir sessizlik hâkim. Ne ilan, ne logo, ne tek bir paylaşım. HSBC ve Citibank için de durum farklı değil. Üç bankanın, Türkiye şubelerinde çalışan LGBT çalışanları için “bir kuru pasta verip vermedikleri şüpheli” Türkiye pazarını kaybetmemek için kimlik siyaseti coğrafyaya göre ayarlanıyor: Batı'da "kapsayıcı", Doğu'da görünmez.
SINIF MESELESİ
Siyahi sivil haklar geleneğinden, ırksal adaletsizliğe karşı "uyanık olmak" anlamıyla doğan "woke" kavramı, zamanla genişleyerek LGBT hakları, dil politikası ve kültürel temsil alanını kapladı. Bu genişleme kuşkusuz gerçek kazanımlar getirdi; görünürlük arttı, ayrımcılık yasal düzlemde tartışılır oldu. Ancak bu parıltılı dalga, hayatın can damarı olan sınıf meselesini sinsice kenara itti.
1969'da Stonewall'da polise ve devlete ilk taşı atanlar; evsiz gençlerdi, seks işçileriydi, yoksullardı. Hareketin başlangıç çizgisi ezilen sınıftı. Bugünün ana akım söylemi ise sadece orta sınıfın "kültürel temsil" taleplerini konuşuyor. Kirasını ödeyemeyen, güvencesiz fabrikalarda ya da plazalarda sömürülen LGBT ler bu vitrinde kendilerine yer bulamıyor.
Bu durum, kapitalist aklın insanı ve arzuyu metalaştırdığı o büyük "şeyleşme" döngüsünün ta kendisi. Sistem, tehlikeli gördüğü bir isyan mirasını alıp, kurumsal logoların arkasına saklayarak ehlileştiriyor, onu zararsız bir tüketim nişine dönüştürüyor. Adına Gökkuşağı Kapitalizmi diyebileceğimiz bu süreç, ezilenlerin hafızasını kurumsal şirketlerin halkla ilişkiler bütçesine sığdırma çabasından öte değil. Pop-liberal gevezeliklerin iddia ettiği gibi bu bir "özgürleşme söylemi" değil, sistemin muhalif potansiyeli içine alıp ondan bile kar etme stratejisiydi.
Türkiye'de süreç daha da vahşi ve çift taraflı işliyor. Bir yanda devlet, homofobiyi ve muhafazakârlığı kendi rıza üretiminin, hegemonik blokunun harcı olarak kullanıyor. Öte yanda seküler-liberal muhalefet, bu ezilme deneyimini kurumsal dengeleri bozmamak adına sınıfsal ve anti-kapitalist bir hatla buluşturmaktan ödlekçe kaçınıyor. Sonuçta mesele, iki kamplaşmış siyaset kitlesinin birbirine girdiği kültür savaşına sıkışıyor.
AYNI BEDENDE
Bu iki taraflı kuşatma —sağın çıplak şiddeti ile liberalizmin sahte şefkati arasında kalmak— somut bir ruhsal ve siyasi basınç üretiyor. Siyaset "mutlak iyi" ve "mutlak kötü" ikiliklerine hapsediliyor; aydınların ve kitlelerin sınıfsal, yapısal görme kapasitesi törpüleniyor. Fatura sadece bireysel ahlaka kesildiğinde, kapitalist devlet aygıtının rolü perdeleniyor.
Kimlik siyaseti sınıf siyasetinin yerine geçemez; sınıf siyaseti de kimliği paranteze alarak tutarlı bir özgürleşme politikası kuramaz. Kira ödeyemeyen lezbiyen bir kadın hem sınıfsal sömürüyle hem de kimliği üzerinden kurulan ataerkil şiddetle aynı anda, aynı bedende yaşıyor.
Woke dalgasına gelen toplumsal tepkinin büyük bölümü "halkın doğuştan gerici" olmasından değil; hareketin, insanların yakıcı hayat sorunlarıyla konuşmadığına dair haklı bir histen besleniyor. Eşcinsel bir çiftin kağıt üzerinde evlilik hakkı varken barınma ve beslenme hakkı yoksa, bu temsil kimin özgürlüğünü genişletiyor?
Onur Ayı’nı ve cinsel yönelim/kimlik alanını egemen sağın lügatiyle bir "ahlak terörü" olarak kodlamak ne kadar egemen sınıf çıkarına hizmet ediyorsa; bunu sınıfsal çelişkilerden yalıtılmış, AB fonlarına ve kurumsal şirketlerin sponsorluklarına sıkıştırılmış bir liberal "çeşitlilik" projesine indirgemek de o kadar kapitalist yabancılaşmanın ürünü.
Gerçek bir özgürleşme mücadelesi, hayatı parçalara ayıran bu sahte ikilikleri reddetmek zorunda. Kimliklerin ve arzunun özgürleşmesi, kapitalist üretim ilişkilerinin, mülkiyet rejiminin ve onun kurduğu otoriter devlet aygıtının yapısal olarak dönüştürülmesi mücadelesinden bağımsız ele alınamaz.
'Cumhur'da Ne Oluyor' dizisinde yeni bölüm: Akın Gürlek damada karşı
Depolitik söylemler
“En iyisi babamı bulup ona her şeyi anlatmaktı. Ama o beni aramıyor, bundan da, arasa da bir yardım edemeyeceği sonucunu çıkarıyordum.”
Özneyle yüklemin birbiriyle saçma sapan bir kavgaya tutuştuğu böyle kötü bir tümce gördüğümde, “Acaba Orhan Pamuk mu yazdı?” diye düşünüyorum. Çoğunlukla da öyle olduğu ortaya çıkıyor. Örneğin bu, Kırmızı Saçlı Kadın'dan bir tümce (YKY, 2016, s.79). Nobel Edebiyat Ödülü'nü verenler Pamuk'u Türkçe değil, başta Maureen Freely'nin muhteşem İngilizce çevirileri olmak üzere farklı dillerdeki versiyonlarıyla okudukları, Türkiye tarihini de sanat sosyolojisi açısından değerlendirebilecek kadar iyi bilmedikleri için, bugün kendisi hakkında 'Nobel ödüllü yazar' tanımını kullanıyoruz.
Kırmızı Saçlı Kadın'ın tek sorunu, özne-yüklem uyumsuzluğu içeren tümceler değil. Önce konuyu anımsatayım: Annesiyle birlikte İstanbul'da yaşayan Cem adlı 15 yaşında bir lise öğrencisi, 1985 yazını bir kuyu açma ustasının çırağı olarak Büyükçekmece taraflarında geçirir. Bölgedeki panayırda gördüğü 'kırmızı saçlı kadın'a uzaktan aşık olur -sonradan bu kadının gencin sosyalist bir eczacı olan babasıyla da tanışık olduğu ortaya çıkacaktır. Yetişkin ve evli kadın, henüz reşit olmayan gençle cinsel ilişkiye girer.
Bu arada kuyu açma işi kötü gitmekte, kazılan yerlerden su çıkmamaktadır. Bir gün, ustasının ölümüne yol açtığını sanan Cem, korkuyla trene atlayıp annesinin yanına döner. Suçluluk duygusu ve 'katil' olarak yakalanma korkusuyla Mahmut Usta'yı hiç arayıp sormaz.
Sonra geliriz 2015'e: Cem, iktidarla bağlantıları sayesinde İstanbul ve çevresinde birçok proje gerçekleştiren bir jeoloji mühendisi ve 'müteahhit' olmuştur. Bu arada, 'kırmızı saçlı kadın'ın Cem'den hamile kaldığını, Enver adlı bir oğlu olduğunu, şimdi bu Enver'in intikam arzusuyla babasına ulaşmaya çabaladığını öğreniriz.
Roman bizi saçmalığın sınırlarında dolaştırır: Öncelikle, hamile bırakan ilişkinin üstünden 30 yıl geçmesine rağmen Enver 26 yaşındadır -dört yıllık gebelik? İkinci olarak, Enver, Cem'e karşı “Neden beni ve annemi terk edip gittin?” sorusuyla özetlenebilecek bir kin beslemekte, 'baba'sını öldürme planları yapmaktadır. Yine hiç kimse -ne yazar ve editörü, ne de romandaki karakterler- 15 yaşında bir çocuğun pedofilik bir ilişkinin kurbanı oluşunu sorgulamadığı gibi, kimse de çıkıp “Ne babası yahu? Oğlan 15 yaşında girdiği ve sonrasında olanları hiç bilmediği bir ilişki yüzünden nasıl 'sorumsuz babalık'la suçlanabilir?” demez.
***
İşin cinsel fanteziler kısmı bir yana, Kırmızı Saçlı Kadın tam bir 'AKP romanı'dır; AKP iktidarı sırasında yaşananların hiç sorgulanmadığı, olayları ağzından dinlediğimiz -'özdeşleştiğimiz'- baş karakterin neo-liberal politikalar ve ahbap-çavuş ilişkileri sayesinde zengin olduğu, bu düzenin tümüyle normalleştirildiği bir dönemin ürünüdür.
“Çalıştığım şirketin belediye ve iktidar partisi ile arası iyi olduğu için, imar planı, yani kat yükseklikleri değişecek ve yeni yollar geçecek yerlerden arsalar alıyor, toplu konut kredilerinden rahatça yararlanabiliyorduk. Bir ahlaksızlık yaptığımızı düşünmüyordum. Ama bazan iktidardaki parti yöneticileriyle iyi geçinen, onların zevksiz kültür ve vakıf faaliyetlerine ve hamasi nutuklu törenlerine katılıp işlerini yürüten bir oğlu olduğunu bilseydi, acaba babam benim için ne derdi diye düşünüyordum. Babam kayıplara karıştı diye yıllarca derinden kızmıştım ona. Ama şimdi bundan şikâyetçi olmadığımı, çünkü babamın yaptıklarımdan hoşlanmayacağını hissediyordum.” (S.98)
Bunu 'AKP romanı' yapan şey, sadece karakterin 3. köprü ve yeni havalimanı inşaatı gibi sayısız projeden faydalanan bir müteahhit olması değil, örneğin Kuzey Ormanları'yla ilgili protestoların hiçbirinden söz edilmemesi; sık sık ortadan kaybolup yıllarca görünmeyen sosyalist ve sorumsuz babadan söz edilirken, 2013-2015 arasında yazılmış romanda Gezi gibi devasa bir eylemin tek sözcükle, hatta tek anıştırmayla bile anılmaması; ölümcül baba-oğul ilişkileri ele alınırken 'devlet baba'nın öldürdüğü çocuklardan hiç bahsedilmemesidir.
***
Orhan Pamuk'un sanıldığı kadar iyi bir yazar olmadığını düşünenlerdenim. Elimde bu düşünceyi destekleyen çok sayıda kötü Türkçe örneği ve bazen saçmalığa varacak ölçüde mantıkdışı olay örgüleri var. Ama bu yazının asıl nedeni Pamuk'un AKP romancılığı değil, Halil Ergün'ün geçen hafta bir söyleşide göğsünü gere gere yaptığı “'Yetmez ama evet' değil, doğrudan evet dedim!” açıklaması -Ergün bunu daha önce de söylemiş, ben duymamışım. Bu ikisi arasında çok rahatsız edici bir zihniyet benzeşmesi olduğunu düşünüyorum.
“Solcu olduğum için, 12 Eylül Anayasası'nı ortadan kaldırmaya yönelik bu girişime doğal olarak 'evet' dedim.” şeklinde özetlenebilecek bu söylem, 2010'da bile ikna edici değildi ama -Halil Ergün'ün yerinde olsam, örneğin Fetullah Gülen'in Ağustos 2010'da şu sözleri neden söylemiş olabileceği üstüne biraz düşünürdüm: “İmkan olsa mezardakileri bile kaldırarak 'evet' oyu kullandırmak lazım!”-, hiç değilse bir bilişsel yanılmayı göstermesi açısından kabul edilebilirdi.
Oysa bugün, 12 Eylül 2010'da yapılan o referandumun AKP tarafından hangi amaçla tasarlandığı ve bugünkü korkunç baskı aygıtını nasıl beslediği apaçık ortadayken böyle bir şeyi tekrar ve ısrarla söylüyorsanız, Berkin'i, Ali İsmail'i, Abdo'yu ve diğer Gezi çocuklarını siz de en fazla Orhan Pamuk kadar sahipleniyorsunuz demektir.
Bir de, biliyorsunuz, AKP yakında yeni bir anayasa değişikliğini dayatacak, propaganda sırasında da yine 12 Eylül anayasasından ve demokratik değişim ihtiyacından söz edecek. O zaman Pamuk ve Ergün gibi isimlerin nerede duracağını şimdiden merak ediyorum.
“Kara kutu” açıldı: Milyarlar elde etti
Özkan Yalım ek ifade verdi! Dikkat çeken 'helikopter' iddiası
15 yaşındaki sürücü motosiklete çarptı. Metrelerce havaya uçtu
Yol haritası netleşti
Ülke NATO baskısına boğuldu
HABER MERKEZİ
Ankara’da 7-8 Temmuz tarihleri arasında düzenlenecek NATO Zirvesi’ne sayılı günler kala baskılar tam gaz sürerken ülkede adeta "olağanüstü hal" ilan edildi. Özellikle Ankara’da dün itibarıyla yürürlüğe giren yasaklar başkenti resmen "açık hava hapishanesine" dönüştürdü.
Ankara Valiliği tarafından açıklanan plan, dün resmen uygulamaya konuldu. Tüm eylemlere yasak getirildi. Valilik, zirve gerekçesiyle 28 Haziran saat 00.00’dan 10 Temmuz saat 23.59’a kadar tam 13 gün süreyle kent genelinde her türlü açık ve kapalı alan toplantısını, gösteri yürüyüşünü, basın açıklamasını, açlık grevini, oturma eylemini, protestoyu ve mitingi yasakladı.
Zirve için tüm imkanlar seferber edilirken bildiri dağıtmak, afiş asmak, stant açmak, çadır kurmak, el ilanı ya da pankart asmak yasaklandı.
Zirve için "Ankara Havalimanı" hazır edildi, açılışı AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan yaptı. Çukurlu yollar zirve için apar topar asfaltlanırken, yabancıların gözünden saklanmak istenen gecekondu mahallelerinin önüne dev setler çekildi. Kamu personeli idari izinli ilan edildi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un sabah koşusu yapabilmesi için halka açık parkların kapatılması kararı alındı. Birçok kurumsal firma, Ankara operasyonlarına ara verme kararı aldı. Uygulanan gayriresmi OHAL'in en çarpıcı yanlarından biri de basına oldu. Zirveyi takip etmek isteyen Türk gazetecilerin büyük çoğunluğuna akreditasyon verilmedi.
Valiliğin dün gönderdiği yazıda ise NATO Zirvesi kapsamında yola cephesi olan taksi durakları önünde, kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler, AVM’ler, marketlerin otoparklarında, araç tamir servislerinde, işyerlerinin otoparkları ve önlerinde bulunan araç ve karavanların park etmesi yasaklandı.
Öte yandan baskılar da hız kesmedi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yürütülen operasyonlar ile dün 58 kişi daha tutuklandı. Zirve öncesi tutuklu sayısı 236'ya çıktı.
Dün sabah 'Turkuaz' operasyonları kapsamında gözaltına alınan 58 kişi tutuklanarak cezaevine gönderildi. Emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edilen 58 kişi, çıkarıldıkları mahkemece tutuklanarak cezaevine gönderildi. Geçtiğimiz perşembe günü tutuklananlar arasında TEMA Vakfı gönüllüleri, Kaos GL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar, Ankara Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Emel Memiş gibi isimler de yer alıyor.
