“En iyisi babamı bulup ona her şeyi anlatmaktı. Ama o beni aramıyor, bundan da, arasa da bir yardım edemeyeceği sonucunu çıkarıyordum.”
Özneyle yüklemin birbiriyle saçma sapan bir kavgaya tutuştuğu böyle kötü bir tümce gördüğümde, “Acaba Orhan Pamuk mu yazdı?” diye düşünüyorum. Çoğunlukla da öyle olduğu ortaya çıkıyor. Örneğin bu, Kırmızı Saçlı Kadın’dan bir tümce (YKY, 2016, s.79). Nobel Edebiyat Ödülü’nü verenler Pamuk’u Türkçe değil, başta Maureen Freely’nin muhteşem İngilizce çevirileri olmak üzere farklı dillerdeki versiyonlarıyla okudukları, Türkiye tarihini de sanat sosyolojisi açısından değerlendirebilecek kadar iyi bilmedikleri için, bugün kendisi hakkında ‘Nobel ödüllü yazar’ tanımını kullanıyoruz.
Kırmızı Saçlı Kadın’ın tek sorunu, özne-yüklem uyumsuzluğu içeren tümceler değil. Önce konuyu anımsatayım: Annesiyle birlikte İstanbul’da yaşayan Cem adlı 15 yaşında bir lise öğrencisi, 1985 yazını bir kuyu açma ustasının çırağı olarak Büyükçekmece taraflarında geçirir. Bölgedeki panayırda gördüğü ‘kırmızı saçlı kadın’a uzaktan aşık olur -sonradan bu kadının gencin sosyalist bir eczacı olan babasıyla da tanışık olduğu ortaya çıkacaktır. Yetişkin ve evli kadın, henüz reşit olmayan gençle cinsel ilişkiye girer.
Bu arada kuyu açma işi kötü gitmekte, kazılan yerlerden su çıkmamaktadır. Bir gün, ustasının ölümüne yol açtığını sanan Cem, korkuyla trene atlayıp annesinin yanına döner. Suçluluk duygusu ve ‘katil’ olarak yakalanma korkusuyla Mahmut Usta’yı hiç arayıp sormaz.
Sonra geliriz 2015’e: Cem, iktidarla bağlantıları sayesinde İstanbul ve çevresinde birçok proje gerçekleştiren bir jeoloji mühendisi ve ‘müteahhit’ olmuştur. Bu arada, ‘kırmızı saçlı kadın’ın Cem’den hamile kaldığını, Enver adlı bir oğlu olduğunu, şimdi bu Enver’in intikam arzusuyla babasına ulaşmaya çabaladığını öğreniriz.
Roman bizi saçmalığın sınırlarında dolaştırır: Öncelikle, hamile bırakan ilişkinin üstünden 30 yıl geçmesine rağmen Enver 26 yaşındadır -dört yıllık gebelik? İkinci olarak, Enver, Cem’e karşı “Neden beni ve annemi terk edip gittin?” sorusuyla özetlenebilecek bir kin beslemekte, ‘baba’sını öldürme planları yapmaktadır. Yine hiç kimse -ne yazar ve editörü, ne de romandaki karakterler- 15 yaşında bir çocuğun pedofilik bir ilişkinin kurbanı oluşunu sorgulamadığı gibi, kimse de çıkıp “Ne babası yahu? Oğlan 15 yaşında girdiği ve sonrasında olanları hiç bilmediği bir ilişki yüzünden nasıl ‘sorumsuz babalık’la suçlanabilir?” demez.
***
İşin cinsel fanteziler kısmı bir yana, Kırmızı Saçlı Kadın tam bir ‘AKP romanı’dır; AKP iktidarı sırasında yaşananların hiç sorgulanmadığı, olayları ağzından dinlediğimiz -‘özdeşleştiğimiz’- baş karakterin neo-liberal politikalar ve ahbap-çavuş ilişkileri sayesinde zengin olduğu, bu düzenin tümüyle normalleştirildiği bir dönemin ürünüdür.
“Çalıştığım şirketin belediye ve iktidar partisi ile arası iyi olduğu için, imar planı, yani kat yükseklikleri değişecek ve yeni yollar geçecek yerlerden arsalar alıyor, toplu konut kredilerinden rahatça yararlanabiliyorduk. Bir ahlaksızlık yaptığımızı düşünmüyordum. Ama bazan iktidardaki parti yöneticileriyle iyi geçinen, onların zevksiz kültür ve vakıf faaliyetlerine ve hamasi nutuklu törenlerine katılıp işlerini yürüten bir oğlu olduğunu bilseydi, acaba babam benim için ne derdi diye düşünüyordum. Babam kayıplara karıştı diye yıllarca derinden kızmıştım ona. Ama şimdi bundan şikâyetçi olmadığımı, çünkü babamın yaptıklarımdan hoşlanmayacağını hissediyordum.” (S.98)
Bunu ‘AKP romanı’ yapan şey, sadece karakterin 3. köprü ve yeni havalimanı inşaatı gibi sayısız projeden faydalanan bir müteahhit olması değil, örneğin Kuzey Ormanları’yla ilgili protestoların hiçbirinden söz edilmemesi; sık sık ortadan kaybolup yıllarca görünmeyen sosyalist ve sorumsuz babadan söz edilirken, 2013-2015 arasında yazılmış romanda Gezi gibi devasa bir eylemin tek sözcükle, hatta tek anıştırmayla bile anılmaması; ölümcül baba-oğul ilişkileri ele alınırken ‘devlet baba’nın öldürdüğü çocuklardan hiç bahsedilmemesidir.
***
Orhan Pamuk’un sanıldığı kadar iyi bir yazar olmadığını düşünenlerdenim. Elimde bu düşünceyi destekleyen çok sayıda kötü Türkçe örneği ve bazen saçmalığa varacak ölçüde mantıkdışı olay örgüleri var. Ama bu yazının asıl nedeni Pamuk’un AKP romancılığı değil, Halil Ergün’ün geçen hafta bir söyleşide göğsünü gere gere yaptığı “’Yetmez ama evet’ değil, doğrudan evet dedim!” açıklaması -Ergün bunu daha önce de söylemiş, ben duymamışım. Bu ikisi arasında çok rahatsız edici bir zihniyet benzeşmesi olduğunu düşünüyorum.
“Solcu olduğum için, 12 Eylül Anayasası’nı ortadan kaldırmaya yönelik bu girişime doğal olarak ‘evet’ dedim.” şeklinde özetlenebilecek bu söylem, 2010’da bile ikna edici değildi ama -Halil Ergün’ün yerinde olsam, örneğin Fetullah Gülen’in Ağustos 2010’da şu sözleri neden söylemiş olabileceği üstüne biraz düşünürdüm: “İmkan olsa mezardakileri bile kaldırarak ‘evet’ oyu kullandırmak lazım!”-, hiç değilse bir bilişsel yanılmayı göstermesi açısından kabul edilebilirdi.
Oysa bugün, 12 Eylül 2010’da yapılan o referandumun AKP tarafından hangi amaçla tasarlandığı ve bugünkü korkunç baskı aygıtını nasıl beslediği apaçık ortadayken böyle bir şeyi tekrar ve ısrarla söylüyorsanız, Berkin’i, Ali İsmail’i, Abdo’yu ve diğer Gezi çocuklarını siz de en fazla Orhan Pamuk kadar sahipleniyorsunuz demektir.
Bir de, biliyorsunuz, AKP yakında yeni bir anayasa değişikliğini dayatacak, propaganda sırasında da yine 12 Eylül anayasasından ve demokratik değişim ihtiyacından söz edecek. O zaman Pamuk ve Ergün gibi isimlerin nerede duracağını şimdiden merak ediyorum.
Kaynak: BirGün
