Cedi Osman'ın güzeller güzeli eşi Ebru Şahin sanal medyayı salladı: 'Allah nazardan korusun'
ABD İran’dan gelen ilk teklifi reddetmişti, yeni teklif gelecek mi?
Keep exploring
‘Krallara hayır’ yol gösterdi: 1 Mayıs’ta okul, iş, alışveriş yok
ABD’de 1 Mayıs için “May Day Strong” (Güçlü 1 Mayıs) koalisyonu altında yüzlerce sendika, sol parti ve örgüt, “İşçiler Milyarderlerden Üstün” sloganıyla ülke çapında 3 binden fazla eylem planlıyor. ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin, milyarderlerin çıkarlarını işçilerin ihtiyaçlarının önüne koyan politikalarına ve göçmenlere yönelik saldırılarına karşı protestoların organizatörleri, “işe gitmeme, okula gitmeme ve alışveriş yapmama” çağrısıyla ülke çapında kapsamlı ekonomik boykota davet ediyor. Protestolara yapılan çağrılarda, savaş harcamalarına son verilmesi, zenginlerden daha yüksek vergi, kamu hizmetlerine daha fazla yatırım, sosyal programların korunması, göçmen hakları ve otoriterliğe karşı demokrasi talepleri öne çıkıyor.
1 Mayıs gösterilerinin organizatörleri, göçmenlere yönelik ICE operasyonlarına karşı Minneapolis ile Los Angeles’taki kitlesel gösterilerden ve 50 eyalette milyonlarca kişinin katıldığı “Krallara Hayır” protestolarından güç aldıklarını belirtiyor. Söz konusu eylemlerde daha önce nadiren sokağa inen kesimlerin katıldığını belirten organizatörler, ABD halkının büyük bölümünün artık “değişim yaratma gücünün elinde olduğunu fark ettiğini” belirtiyor.
Kapitalizm krizde, işçiler 1 Mayıs’a hazırlanıyor: Sermayenin savaşına tek damla ter yok
Bugün caz yapmak serbest
Arap Baharı’ndan tek adam rejimlerine
Yaklaşık 20 yıl sonra, uzun zamandır yeniden gitmek istediğim Tunus’taydım. Doğrusu o yıllarda bu küçük ölçekli Arap ülkesinde karşılaştığım koşullar; öncelikle laik ve ilerici bir halk ile ülkenin otantik ve kültürel özelliklerini özenle koruyan yapılaşma ve turizm yönetimi başlıklarında etkileyiciydi. İki ayrı kez ülkenin daha modern kuzeyi ve çöle indikçe yoksullaşan güneyinde dolaşmıştım. Kırsalda bile kadınların özgürlüğü dikkat çekiciydi.
Daha sonra 2010’da Yasemin Devrimi yaşandığında ve ardından bu halk hareketi diğer Arap ülkelerine sıçradığında da süreci daha farklı bir ilgiyle takip etmiştim. Arap Baharı’nın öncelikle emperyalizmin güç kaybı endişeleriyle manipülasyonuna açık hâle geldiği, yanı sıra siyasal İslam ideolojisinin kıskacında türlü müdahaleyle gölgelendiği; birçok ülkede iç savaş, darbe ve kaosa teslim olduğu, hatta Libya, Suriye, Mısır gibi ülkelerde ABD ve dış güçlerin elinde sömürü ve esarete dönüştüğü bu acılı hüsran öyküsünün domino etkisi tüm coğrafyada sürüp gidiyor. Bu süreci en iyi yöneten ülkelerin en başında Tunus vardı gözümde.
Açıkçası bunu, ölçek ve ekonomik olanaklar olarak çok küçük olmasının yanında kurucu önder Habib Burgiba’nın çağdaşlaşma sürecinde uyguladığı devrimler ve yerleşmiş laiklik ile açıklayabiliriz. Atatürk’e büyük hayranlık duyan Burgiba, 1956 yılında onun aydınlanma devrimlerini bir bir uygularken ironik bir şekilde Türkiye’de Demokrat Parti iktidarında sağ popülist yaklaşım güçleniyor ve otoriterleşiyordu. Köy Enstitüleri kapatılmış, laiklik ilkesi karşısında güç için dinin malzeme edildiği gerici ve çıkar odaklı kadrolaşmalar genç Cumhuriyeti ve kazanımlarını yıpratacak ve ülkemizi bugünlere taşıyacak süreci yönetiyordu.
Bugünden geriye baktığımda, Cumhuriyetimizi ve ülkemizi hâlâ koruyan kuvvetli mayanın, tüm Arap Baharı sürecinde Tunus’u da görece koruyan maya olduğunu görüyorum. Ne yazık ki benzer zehirlenme Tunus’ta, başka partiler ve liderler kimliğinde değil, bizzat Burgiba kimliğinde otoriterleşme ve tek adam iktidarına evrilmiş; Zeynel Abidin döneminde de ülkeyi kendi geleceğinde tıkayan, geriye düşüren, bezdiren bir hükümdarlığa dönüşerek gerçekleşmiş oldu.
Habib Burgiba henüz lise talebesiyken, Sadıkî Koleji’nde, okul defterinin ilk sayfasına “Kahrolsun müstemlekecilik, yaşasın Türkiye…” yazdığını Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı bir konuşmada anlatırken “Bu cümlede bir ret ve bir ümit vardı. Türkiye ümidi temsil etmekteydi.” der. Çağdaşlaşma ve kalkınma yolundaki bu ümit, yıllar içinde bu coğrafyada yerini İslam ideolojisinin ihvancı, cihadist ülküsüne bıraktı. Türkiye ise BOP liderliği hevesinde bir tek adam rejiminde türlü baskı, yoksulluk ve gerileme içinde.
Öte yandan yine de şimdilik savaşların uzağında kalabilmeyi de Burgiba’nın “Bizim sömürgeleşmemiz, sizin yenilginiz olmuştu. Sizin ihtilâliniz ise bizlere maya oldu.” İfadesinde değindiği, tüm olumsuz koşullara rağmen direnen, %50’nin ötesine taşınamayan o mayanın koruyucu ve direnen pratiğine borçlu olduğumuz söylenebilir.
Tunus’ta Yasemin Devrimi’ni gerçekleştiren, Türkiye’de Gezi Direnişi’nde hak ve özgürlük talep eden gençlerin yanında güçlü sendikal hareketler ve sivil toplum insiyatifleri vardı. Arap ülkelerinin çoğunda olmayan bu bilinç ve kadınların toplum içindeki güçlü yeri de aktivizmin, siyasetle sınırlı kalmayan özgürlük talebinin, güçlü bir muhalefet yaklaşımının mayası.
Yıllar içinde birçok müdahaleyle değiştirilen Anayasa’mızın ilk dört maddesi de bu anlamda istikrarın korunabilmesi için dokunulmaz olmalı. Yasemin Devrimi’nin ardından yeni anayasa çalışmasının yürütülmesi için ülkede etkili dört sendika liderinin katılımıyla “Tunus Ulusal Diyalog Dörtlüsü” adıyla bir platform kurulmuştu. Oldukça ilerici bu yaklaşım, farklı siyasi partiler ve temsil ettikleri toplumsal kesimler arasında diyalogun ve eşit temsilin sağlanması için önemliydi. Dörtlünün çalışmaları sonunda mecliste kabul edilen anayasa yürürlüğe girdiğinde; bu kadar kırılgan bir dönemde ulusal mutabakatı sağlayan bu çalışmaya katkılarından ötürü Tunus Ulusal Diyalog Dörtlüsü, 2015 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmüştü.
Bu toplumsal ittifak öyküsünü hatırlamak; Türkiye’de yeni anayasa tartışmaları, iktidar partisinin bazı partilerin desteğini alacak taktik hamlelerle müzakere kapılarını kendi istekleri doğrultusunda araladığı süreçte devam ederken beni yeniden düşündürdü. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Gezi Direnişi’nin toplumsal mesajlarını iyi okuyarak başlattığı Adalet Yürüyüşü ile baş veren, son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde seçimi ikinci tura bırakan oy oranıyla etkisini gösteren ve ardından gelen yerel seçim başarısını sağlayan toplumsal ittifak süreçlerini hatırlamak ve iyi analiz etmek gerektiği düşüncesindeyim. Elbette bu ittifaka sızan ya da bozan siyasi parti liderleri ve yapıların hamlelerini, sürecin yönetimindeki doğru ve yanlışların göz ardı edilmeden yorumlandığı bütüncül bir bakışla…
Nobel Barış Ödülü getiren bu geniş mutabakatlı ve ilerici anayasa çalışmaları da bir kurucu meclis kurularak hazırlanan, sosyal devlet fikrini benimseyen, kurumsal denge ve denetim mekanizmaları ile işçi hareketinin, aydınların, akademisyenlerin taleplerini duyan 1961 Anayasa sürecini hatırlatıyor. Ne yazık ki her iki ülkenin anayasası da bugün baskıcı, özerk tüm kurum ve yapılara keyfi atamalarla müdahale eden, hatta doğrudan kendisini atama fütursuzluğu taşıyan “tek adam” otoritesinde.
12 milyon nüfuslu Tunus’ta 1 milyon üyesiyle ülkenin en köklü ve örgütlü yapısı işçi sendikası. Tunus’u hâlâ coğrafyasında farklı kılan önemli unsurlardan biri de bu kanımca. Ülkemizde emekçiler dört yanda grevde. Grevler orantısız şiddetle dağıtılmak isteniyor, sendikalar ve meslek örgütlerinin seçimlerine iktidarın müdahalesi sürüyor. Çalışma pratikleri ve üye yapıları değişiyor. Temel Conta işçileri, tekstil ve sanayi işçileri, lojistik ve depo işçileri, kuryeler ve madenciler direniyor. Halktan da geniş destek gören Doruk Maden işçileri kararlı yürüyüşlerini, açlık grevi ve çıplak bedenleriyle tüm müdahalelere rağmen sürdürdüler ve haklarını kazandılar. Bu kazanım birçok açıdan önemli.
Her zaman üzerinde durduğum bütüncül bakışla “nasılsa değişmez” algısını yıkan, üst üste gelen kazanımların eriştiği, görünürleştiği bir örnek hareket. Beraberinde siyasi partilerin, muhaliflerin hatta DİSK’in bile eksikliğini sorgulatan bir kavrayışla gelen ve “değişim mümkün” algısını yerleştiren şanlı bir kazanım.
Arap Baharı’nın yarattığı kaos, ülkelerin kaderini yalnızca dış müdahalelerle değil, kendi tarihsel ve sosyopolitik birikimleriyle de yeniden yazdı. Tunus’ta ise, bahsettiğim ilerici birikime rağmen özellikle turizm sektörünü hedef alan IŞİD saldırıları ve ardından gelen ekonomik kriz, ülkenin en güçlü damarlarından birini zayıflattı. Yıllar sonra yeniden dolaştığım bu topraklarda, aklımdan geçenleri sizinle paylaşmak istedim.
Özellikle güneyde molozlar, yarım kalmış evler ve çöp yığınları çarpıcıydı. Oysa mavi-beyaz kafesli, cumbalı, iç avlulu kaç-göç mimarisinin büyüsü; otantik kahvehaneler, palmiyeler, hurmalar, sonsuz çöl ve deniz manzaraları hâlâ yerli yerinde. Ama hayalete dönen şehirler bu güzelliğin üzerine ağır bir gölge düşürüyor. Buna rağmen Tunus, benim için hâlâ davetkâr.
Umarım bir sonraki ziyaretim, özgürlüklerin ve refahın yeniden yükseldiği günlere denk gelir.
Tunus sokaklarında dolaşırken gördüğüm her şey, aslında bize ait olanı da yeniden düşünmeme neden oldu: Kaybettiğimizin ne olduğunu değil, hâlâ kaybetmemiş olduğumuzun ne kadar değerli olduğunu.
Teknoloji ilerledi ama erişim sorunu bitmedi
Haber Merkezi
Onkolojide teknoloji hızla ilerlerken, hastaların tedaviye erişiminde yaşanan sorunlar gündemdeki yerini koruyor. Ülkede özellikle kamu sağlık sistemindeki yapısal sorunlar nedeniyle her geçen gün daha ölümcül bir tabloya dönüşen kanserde randevu krizleri, onkoloji servislerindeki yoğunluk, kür aralarının açılması ve hayati ilaçlara erişimde yaşanan aksaklıklar hastaları mağdur ediyor. Hekimler bilimsel gelişmelere rağmen sağlık sistemindeki aksaklıkların çözülmediğine dikkat çekerek önlem alınması çağrısı yapıyor. Türk Tıbbi Onkoloji Derneği’nin (TTOD) Antalya’da geçen günlerde düzenlediği 13. Türk Tıbbi Onkoloji Kongresi'nde kanserle mücadeledeki güncel gelişmeler ve sağlık sistemine dair yapısal sorunlar birlikte ele alındı. Kongrede yalnızca yeni tedavi yöntemleri değil, ilaç geri ödeme süreçleri, mediko-legal başlıklar, klinik uygulamadaki zorluklar da tartışmaya açıldı. TTOD Başkanı Prof. Dr. Nuri Karadurmuş, onkoloji alanındaki hızlı ilerlemelere rağmen kanserin dünya genelinde önemli bir halk sağlığı sorunu olmayı sürdürdüğünü belirterek “Hem sağkalım hem de yaşam kalitesini artırmaya yönelik çalışmalarımızı sürdürüyoruz” diye konutu.
SÜRECİ HIZLANDIRIYOR
Kongrenin öne çıkan başlıklarından biri ise onkolojide yapay zekâ uygulamaları oldu. TTOD Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Bülent Karabulut ise teknoloji ile sağlık bilimlerinin giderek daha iç içe geçtiğine dikkat çekerek, yapay zekânın erken teşhis ve tedavi süreçlerinde belirleyici bir rol üstlendiğini ifade etti. Karabulut, yapay zekâ destekli sistemlerin görüntüleme tekniklerinde insan gözünün ayırt etmekte zorlandığı detayları analiz edebildiğini belirterek, özellikle meme kanseri, akciğer nodülleri, beyin tümörlerinde yüksek doğruluk oranlarına ulaşıldığını söyledi. Yapay zekânın yalnızca tanı değil, tedavi planlamasında da etkili olduğunu vurgulayan Karabulut, “Amaç, kanseri en erken evrede yakalamak, hastaların yaşam kalitesini artırmak” dedi.
Sağlıkta büyük yağma
Muhalefetten ‘öne alınmış seçim’ yorumu: ‘Adaylık sorununu çözen’ olmayız
Haksız kazançlar düzeninde her zerresi hak edilmiş bir zafer
Doruk Madencilik’te çalışan Bağımsız Maden İş Sendikası’nda örgütlü emekçilerin tavizsiz direnişi kazanımla sonuçlandı. Uzun bir yürüyüşün devamında 9 gün boyunca Ankara’daki Kurtuluş Parkı’nda açlık grevinde olan madenciler tüm taleplerini kabul ettirmelerinin ardından dün eylemlerini noktaladılar.
113 maden işçisinin sergilediği kararlı duruş memleketin dört bir yanına umut saçarken, verilen mücadele ilk gününden son gününe takdire şayandı. 13 Nisan’da Eskişehir’den Ankara’ya doğru yürüyüşe geçtiklerinde emekçilerin talepleri netti: İşten atılan arkadaşları işe geri alınacak, aylarca ödenmeyen ücret alacakları ödenecek, yıllardır verilmeyen tazminat hakları verilecek, rızaları olmadan dayatılan ücretsiz izin uygulaması kaldırılacak, iş güvenliği standartlarına uygun bir çalışma ortamı oluşturulacak ve emekçilerin iş güvenceleri teminat altına alınacak.
Kim karşı çıkabilir bu taleplere? Bu hakların olmadığı bir emek rejimi olabilir mi? AKP iktidarının yönettiği Türkiye’de olur anca. İşte bu son derece meşru taleplerle yolu arşınlamaya başladı madenciler. Her detayı düşünülmüş, tüm ekipmanları profesyonelce hazır edilmiş konforlu bir yürüyüşten bahsetmiyoruz. İşçiler onca engelleme ve zorluğa rağmen yaklaşık 200 kilometreyi adımladıktan sonra 20 Nisan’da Ankara’nın merkezine ulaştılar.
Burada zorluk daha da katlandı. Üstelik açlık grevine başladılar. Konuşlandıkları Kurtuluş Parkı’ndan Enerji Bakanlığı’na yürümek istediler ama karşılarında çevik kuvvet polislerini buldular. Biber gazı yediler, soğuk betona çıplak bedenleriyle yattılar, açlıktan fenalaştılar, gözaltına alındılar ama asla yılmadılar. Güçlerini haklılıklarından ve örgütlülüklerinden aldılar. Sonunda haksız kazançlar düzeninde, her zerresi hak edilmiş bir zafer kazandılar.
Doruk Madencilik işçilerinin yaşadıkları bir istisna değil. Türkiye’nin siyasal ve ekonomik düzeni, emeğin ucuzlaşması ve emekçinin yoksullaşıp bu yoksulluğu çoluğuna çocuğuna devretmesi üzerine kurulu. Dolayısıyla bu direnişe, bir şirkette yaşanan haksızlıkların sonucu olarak değil, bir düzenin yol açtığı adaletsizliğe güçlü ve etkili bir itiraz olarak bakmak gerekiyor. Bağımsız Maden İş Sendikası Başkanı Gökay Çakır’ın sözlerine kulak verelim:
“Bizleri bir avuç insana köle yaptılar. Önce köylerimizden okullarımızı aldılar. Bu madenci çocukların hiçbiri lise mezunu değildir, hepsi ilkokul mezunu, köylü çocuklarıdır. Bu çocukların köyden okulunu aldılar. Köyden şehre getirdiler, maden ruhsatı verdikleri bu kişilerin kölesi yaptılar. Şimdi maaşlarını da ödemiyorlar. Bu işçi arkadaşlara sorun bakayım, çocuklarına her gün bir çikolata alabiliyorlar mı? Ama bu zat arkadaş [patron], her gün bir tane maden ruhsatı alıyor Türkiye’de. Sorun bakalım, 3 bin tane ruhsat nasıl almış.”
İşte bu sözler, sömürü çarkının kusursuz bir anlatımı. Bu neoliberal kapitalist karakterdeki AKP düzeni devletiyle, holdingleriyle, medya organlarıyla, sarı sendikalarıyla ve hatta üniversiteleriyle çalışıyor. İktidarın kontrolündeki gazeteler, ajanslar, televizyon kanalları sömürülenin sesini duymuyor, isyanını göstermiyor. Ancak devlet muhatap alırsa ekranlar açılıyor. Bağımsız Maden İş’in yöneticilerinden Başaran Aksu da mutabakat sonrası yaptığı açıklamada bunun altını çizdi; “Burada görmediğimiz mikrofonları görüyoruz. Direnişin başından bu yana yoktu” dedi. Çünkü düzen, direneni sevmiyor; düzenin medyası da direneni, itiraz edeni, hakkını arayanı haberleştirmiyor.
Tam da bu yüzden mücadelenin hedefine tüm unsurlarıyla AKP düzenini koymak gerekir. Doruk Madencilik işçilerini açta açıkta bırakan sadece Yıldızlar SSS Holding’in ve patronu Sebahattin Yılmaz’ın kâr hırsı değil, sermayeye uçsuz bucaksız bir sömürü evreni yaratan AKP düzenidir.
Bu düzen, 2020 yılında II. Abdülhamid’in altın cep saatini koleksiyonuna katmak için 1 milyon liradan fazla parayı gözden çıkaran, devletten 2500’e yakın maden arama ruhsatı koparan, bu yılın başında şirketinin sermayesini 80 milyon liradan 300 milyon liraya yükselten patron Yılmaz’ın konu işçinin alın terine gelince “para yok” diyebildiği düzendir. Bu düzen bir avuç sermayedarı güldüren, fabrikalardan plazalara emeğiyle geçinen insanları ise süründüren düzendir.
Memleket insanının iç sıkıntısını, memnuniyetsizliğini ve karamsarlığını buradan bakarak anlamlandırmak gerekir. Madencilerin kazanımla sonuçlanan direnişi, yarattığı umudun yanında muhalefetin izlemesi gereken yol haritasına ilişkin dersler sundu. Sınıfı, AKP’nin sınıfsal eşitsizliğe dayalı düzenine meydan okuyacak şekilde mücadelenin merkezine örgütlü bir kuvvet olarak taşımadan, bu dönemi sona erdirmenin imkânı yok.
Toplumsal itirazın tabanını emek mücadelesiyle büyütüp kutuplaşmayı iktidarın istediği eksenden çıkararak siyasal gerilimi sınıfsal hatta çekmek, ihmal edilemez bir görev olarak muhalefetin önünde duruyor. Daha fazla direniş, daha fazla umut, daha fazla zafer… Türkiye’nin ihtiyacı olan enerji burada.
Resmi Gazete'de yayımlandı! 4 ilin valisi değişti
Cumhurbaşkanı Erdoğan'a Erivan daveti
Fahiş site aidatlarına fren: TBMM’de ilk 5 madde kabul edildi

Son dönemde site aidatlarındaki fahiş artışlar vatandaşın tepkisini çekerken, TBMM Genel Kurulu’nda bu soruna yönelik kritik adım atıldı. Meclise gelen Tapu Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı...Devamı için tıklayınız
