AA muhabirinin Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) verilerinden yaptığı derlemeye göre, AB’de yılın ilk çeyreğinde elektriğin yüzde 45,5’i yenilenebilir kaynaklardan üretildi. Böylece geçen yılın aynı döneminde yüzde 42,7 olan yenilenebilir elektrik üretim payı 2,8 puan artış gösterdi. Yenilenebilir kaynaklardan üretilen elektriğin yüzde 44,9’u rüzgar santrallerinden sağlanırken, hidroelektrik santrallerinin payı yüzde 28, güneş enerjisinin payı ise yüzde […]
NATO’da son gelişmeler Türkiye’yi merkez ülke haline mi getiriyor? Hayır, merkez ülke olmanız için karar alma sürecinde bir ağırlığınız olması gerekir. Bu planın hedefi Türkiye’yi emperyalist savaşın bir cephe ülkesi haline getirmektir. Bu yeni görev geçmişteki NATO’nun jandarma karakolu işlevinden çok daha tehlikeli.
23 Mart 2025'te tutuklanarak Silivri Cezaevi'ne gönderilen ve İçişleri Bakanlığı tarafından İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanlığı görevinden uzaklaştırılan Ekrem İmamoğlu bugün yargılandığı üç ayrı davada hakim karşısına çıkacak.
Omelas, Ursula K. Le Guin’in öyküsü Omelas’ı Bırakıp Gidenler’de anlatılan bir ütopik coğrafya. Dünyanın en mutlu kenti, Omelas; herkes refah içinde, ütopyalara yakışır bir saadet yaşıyor.
Herkes dedim ama, bu doğru değil; Omelas’ta bir binanın mahzeninde karanlık bir oda, bu karanlık odada bir çocuk var. On yaşına basmak üzere, ama mahpusluğundan, kötü beslenme, ilgisizlik ve dayaktan en fazla altı yaşında görünüyor.
“Hepsi, Omelas’ın tüm insanları onun orada olduğunu biliyor. Bazıları görmeye geliyor, diğerleri orada olduğunu bilmekle yetiniyor. Orada olması gerektiğini biliyor hepsi. Bazıları nedenini anlıyor, bazıları anlamıyor; ama hepsi de farkındalar ki mutlulukları, kentlerinin güzelliği, dostluklarının sıcaklığı, çocuklarının sağlığı, alimlerinin bilgeliği, zanaatkarlarının ustalığı, hatta hasatlarının bolluğu ve göklerinin berraklığı tümüyle bu çocuğun dayanılmaz sefaletine bağlı.” (Gülün Günlüğü, Çev: Ümit Altuğ, Ayrıntı Yay. 1995, s.13)
***
Ünlü paradoksal bilmeceyi bilirsiniz: Bir demiryolu makas kolunun yanındasınız. Tren hızla yaklaşıyor. İleride, rayların üstünde beş kişi var. Eğer makası değiştirmezseniz bu beş kişi ölecek. Diğer raylardaysa bir kişi var, eğer makası değiştirirseniz bu sefer o kişi ölecek. Ne yaparsınız?
‘Ahlak ve kolektif faydacılık’ üzerine tartışma açmak amacıyla üretilmiş bu felsefi paradoksla yapılan test sonuçları, genellikle insanların mantıksal olarak iki kötülükten daha az kötü olanı seçmeye, yani ‘ehven-i şer’e eğilimli olduğunu gösteriyor. Bu durumda çoğunluk, beş kişiyi kurtarmak için bir kişiyi feda etmeyi yeğliyor.
Ama bazen tartışmanın sınırları genişletiliyor. Örneğin o bir kişi tanıdıksa, aileden veya sevilen biriyse? Kurtarılacak beş kişiden biri bir diktatör veya katilse? Bu değişkenlerle birlikte sonuçlar da dramatik biçimde değişiyor.
Sonuçta bu tür felsefi paradokslar, toplumsal olaylara genellikle gerçekçi yaklaşmaz. Oysa Omelas öyküsü, çok gerçekçi bir toplumsal tablo eşliğinde ve net biçimde soruyor: O çocuğun acı çekmesi pahasına, mutlu olmaya devam edecek misiniz?
***
Best Wishes to All (Herkese En İyi Dileklerimle, 2023) adlı ilginç bir Japon filmi var: Hemşirelik okuyan bir genç kız, tatil için taşradaki ninesiyle dedesinin yanına gider. Bir süre sonra annesi, babası ve erkek kardeşi de onlara katılacaktır. Kızın, evin üst katındaki bir odadan gelen sesler hakkında çocukluğundan beri yanıtını bulamadığı sorular vardır. Bu tatil sırasında gerçekler ortaya çıkar: O odada, gözkapakları ve dudakları dikilerek kapatılmış yaşlı bir adam yaşamaktadır -buna yaşamak denirse... Ailenin mutluluk ve sağlığı, nineyle dedenin sanki bir gün bile yaşlanmadan yaşamaları, tıpkı Omelas’taki çocuk gibi, bu adamın mahkumluğu sayesindedir.
Bu gerçek karşısında büyük bir şok yaşayan kız, çocukluğundan beri tanıdığı bir genç adamdan yardım ister. İkisi birlikte ‘refah mahkumu’nu serbest bırakırlar. Dikişlerini kesip evden çıkardıkları adamcağız, özgürlüğün tadına doyamadan bir kamyonetin çarpmasıyla ölür. Ailesi genç kıza durumu şöyle açıklar: “Dünyadaki mutluluk sınırlı. İnsanlar da çağlar boyu bu mutluluğu diğerlerinin elinden almak için çabalamıştır.” Yani her mutlu evde, hayatını yaşamasına izin verilmeyen bir insan bulunmaktadır.
Ailenin mutluluk ve refahı hızla dağılır, dede ve nine aniden yaşlarına uygun biçimde tükenirken kızın kardeşi de ölümcül hastalık belirtileri göstermeye başlar. Geleneklere göre kız yeni birini bulmalı, gözleriyle dudaklarını dikerek o odaya hapsetmelidir. Kız direnir, reddeder, evden kaçar, ama sonunda bu korkunç ‘saadet yamyamlığı’na teslim olur.
Böyle bir durumda siz ne yapmayı tercih ederdiniz?
***
Ursula diyor ki, bazı Omelaslılar bunu insanlıklarına yakıştıramaz, ama kentteki herkesin kabullendiği düzeni de değiştiremeyecekleri için Omelas’ı bırakıp giderlermiş: “Kimi zaman daha yaşlı bir adam ya da kadın bir-iki gün susar kalır, sonra evini terk eder. Bu insanlar sokağa çıkar, sokakta bir başlarına yürürler. Yürüdükçe yürürler ve güzel kapılardan Omelas kentinin dışına çıkarlar. ...Gittikleri yer çoğunuz için mutluluk kentinden bile daha zor tahayyül edilebilir bir yerdir. Onu hiç betimleyemem. Belki de yoktur. Ama nereye gittiklerini biliyor gibiler, Omelas’ı bırakıp gidenler.” (s.15)
***
Başta Sovyetler olmak üzere tüm olumsuz tarihsel deneyimlere rağmen, ‘planlamacı ekonomik sistem’ hâlâ en mantıklı, en eşitlikçi, en vicdanlı yöntem gibi geliyor bana. Teorideki gibi bir topluma giden yolu açamasa bile, varlığın ortaklaşa üretimiyle adil ve eşitlikçi dağıtımı, yokluğun azalmasını sağlama potansiyelini barındırıyor hâlâ...
Yanılıyor olabilirim tabii, ama eğer önümüzde sadece bu üç yol varsa (çocuğu mahzende tutmaya devam etmek; bu zulme ortak olmayı reddederek alıp başını gitmek; toplum ve devletin kabullerini değiştirerek mahzenlerin yıkılması için çabalamak) siz makası hangi yöne çevirirsiniz?
Aliye, aldığı eğitimi kendine saklamaktansa insanlarla paylaşmaya and içmiş idealist bir öğretmen. Anadolu’nun bağrında bir kasabaya gidip çalışmaya başlar. Çocuklara büyüklere okuma yazma öğretir. Onların ufuklarını açmaya, zihinlerine örülen duvarları yıkmaya girişir. Kasabanın zengini Hüseyin Kenan Efendi ve yobazı Hacı Fettah, Aliye öğretmeni bazen şehvet, bazen dehşetle izlemeye başlarlar.
O dönemde memleket işgal altında. Her yerde yabancı işgalciler olduğu gibi, yine her yerde örgütlenen direnişçiler var. Yunan ordusu kapıdadır ve çok geçmeden Yunan askerleri kasabaya girerler. Hüseyin Kenan Efendi ve Hacı Fettah Yunan komutanı coşkuyla karşılar. İşgalciler kasabada terör estirirken bu ikisinin keyfi yerindedir. Nihayet, memleket dediğin okazyon arazilerden oluşan bir toprak parçası değil midir?
Aliye kasabada tutuklanan halkı kurtarmak ve dağlara çekilen direnişçilere bilgi sızdırmak için Yunan komutanın davetlerine katılır. Direnişçiler işgalcileri kasabadan kovmaya başladıkları anda, Hacı Fettah ve yandaşları onları ihbar edecek tek kişi olan Aliye Öğretmen’e karşı halkı galeyana getirir. Aliye’yi hem casusluk hem de namussuzlukla itham edip linç eder ve öldürürler. Hacı Fettah ve yandaşlarının linç sırasındaki haykırışları romana da adını verir.
Çok geçmeden direnişçiler kasabaya girerler ve Aliye’yi öldüren bu işbirlikçi tüccar ve yobaz ittifakını hak ettikleri gibi cezalandırırlar.
***
Tarih bize ders vermez ama tarih öğretmenleri ödev verebilir. Ortaokul öğrencisi yeğenim Nehir’e de öğretmeni bu eski romanı okuyup özetleme ödevi vermiş. Sınıf arkadaşlarının bazılarının yaptığı gibi yapay zekadan özet çıkarmayı kendine yediremeyen Nehir romanı okumaya başladı, ben de onla aynı anda onun yaşlarında okuduğum bu romanı tekrar okudum.
Halide Edip Adıvar bugünün dünyasına bir şey söyleyebilir mi? Tuşlu telefon kullanan yaşlılara boomer diyoruz, bir düşünün, Adıvar’ın tuşlu bir telefonu bile olmamış. Instagram bilmez, Twitter’a girmez, asfalt görmemiş, son model bir elektrikli otomobil alıp o asfaltları bir güzel ezmemiş. Tüm bunlardan hareketle rahatlıkla söyleyebiliriz ki yüz yıl öncesinin insanı Halide Edip Adıvar’ın tahlillerinin de, romanlarının da biz modern insanlar için hiçbir kıymeti yoktur.
***
Günümüzün tüccarları, müteahhitleri son derece şık Mercedes’lere, Audi’lere sahiptirler. Bu insanlar banyolarına, bakımlarına özen gösterir, evlerinde, ofislerinde ve araçlarında her daim iklimlendirilmiş ortamlarda yaşadıkları için zinhar terlemezler ve bu nedenle her zaman mis gibi kokarlar. Düz mantıkla bu güzel insanların, romandaki Hüseyin Kenan Efendi ile hiçbir benzerlikleri yoktur.
Keza Hacı Fettah, düşmanla işbirliği yapmışsa ne olmuş? Hem o düşmanın Hacı Fettah ile bir derdi yok ki, onu seviyorlar ve destekliyorlar. Hacı Fettah, Aliye Öğretmen gibi topluma, toplumun kaldıramayacağı özgürlük, bağımsızlık gibi fikirler aşılamıyor. Aksine onların binlerce yıl olduğu gibi, doğduklarında edindirildikleri değerlerini muhafaza etmelerine uğraşıyor.
Hacı Fettah son derece pragmatik bir insan. İşgalciler yerleşse, tedarik zinciri bir an önce kurulsa, ticaret gelişse çok hoş olmaz mı? Fettah kendi konforundan başka bir şey düşünmeyen bir toplum hayalini seçmiş, doğal olarak böyle bir toplumun da tedarik zincirinin başına geçmesi için onu seçeceği de açık değil mi? Demek bir zamanlar işler böyle yürüyormuş. Hacı Fettah’ın at arabasıyla gezdiğini, hayatı boyunca hiç televizyon izlemediğini ve evinde jakuzisi bile olmadığını hesaba katarsak onu da günümüz dünyası için anlamlı bir örnek olarak değerlendiremeyiz elbette.
***
Bu romanda en rahatsız edici tipleme bence Aliye. Kuzum düzenli maaşın var, kupon emlaklarla dolu bir kasabaya gitmişsin. Kasaba meydanında çiçek gibi taş binalar duruyor, bunları kapatıp bir cafe aç mesela. Kasabanın en zengini sana göz koymuş, başına toto vurmuş, ne diye elin anarşistleriyle bir olup anarşistlik yapıyorsun? Sen kimsin ki bu halkı uyandırmaya, kışkırtmaya kalkıyorsun? Aliye o pastoral kasabaya gitmiş de bir kez olsun yöresel lezzetleri mi tanıtmış? O kasabada ne yenir ne içilir, nerede kalınır? Lafa bakarsan öğretmen ama roman boyunca bize bu konularda hiçbir şey öğretmiyor. Niye? Çünkü o da başka bir çağın insanı, bu dünyada karşılığı yok.
Hacı Fettah zehir gibi zekaya sahip. Demiyor ki, “Bu Aliye benim ipliğimi pazara çıkardı, ne mal olduğumu anlattı, söz edilmesinden bile hoşlanmadığım, aslında herkesin bildiği ama korkudan konuşamadığı benle ilgili geçmişleri deşti.” Böyle demiyor, ne diyor? “Bu Aliye dini değerleri küçümsedi, bu Aliye casusluk yaptı...” Casus olan da, dini değerleri kendi çıkarı için kullanan da, düşmanla işbirliği yapan da kendisi olduğu halde, Aliye’yi bunlarla suçluyor. Vay çakal vay, şimdi yok böyle insanlar, tarihte neler olmuş.
Ölü Aliye, Anadolu’da bir yerde yatıyor. Onun sesini duyamıyoruz ama o kafada tipler hâlâ var diye duyuyoruz. Bunlar aslında epey kalabalık ama Aliye’nin sesi bir türlü yankılanamıyor. NATO ile işbirliği içinde, Tom Barrack adlı bir komutanın himayesinde gül gibi yaşıyoruz. Dolar’da ufak kıpırdanmalar olabilir, mevduat sahiplerine altının yanı sıra gümüş piyasasını da takip etmelerini öneririm. Sıcak havalar turizm yatırımcılarına yeni arazi fırsatları sunabilir. Yeraltı zenginliklerimiz küresel yatırımcılardan komisyon ve yöre halkına yeni iş imkanları gibi olanaklar yaratıyor. Çocuklar, ödev yapmanıza gerek yok, o iş yapay zekada. Anne babalar, A+++ sınıfı klimalarla hem cüzdanınızı hem de poponuzu serinletebilirsiniz.
NATO’da son gelişmeler Türkiye’yi merkez ülke haline mi getiriyor? Hayır, merkez ülke olmanız için karar alma sürecinde bir ağırlığınız olması gerekir. Bu planın hedefi Türkiye’yi emperyalist savaşın bir cephe ülkesi haline getirmektir. Bu yeni görev geçmişteki NATO’nun jandarma karakolu işlevinden çok daha tehlikeli.
23 Mart 2025'te tutuklanarak Silivri Cezaevi'ne gönderilen ve İçişleri Bakanlığı tarafından İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanlığı görevinden uzaklaştırılan Ekrem İmamoğlu bugün yargılandığı üç ayrı davada hakim karşısına çıkacak.
Omelas, Ursula K. Le Guin’in öyküsü Omelas’ı Bırakıp Gidenler’de anlatılan bir ütopik coğrafya. Dünyanın en mutlu kenti, Omelas; herkes refah içinde, ütopyalara yakışır bir saadet yaşıyor.
Herkes dedim ama, bu doğru değil; Omelas’ta bir binanın mahzeninde karanlık bir oda, bu karanlık odada bir çocuk var. On yaşına basmak üzere, ama mahpusluğundan, kötü beslenme, ilgisizlik ve dayaktan en fazla altı yaşında görünüyor.
“Hepsi, Omelas’ın tüm insanları onun orada olduğunu biliyor. Bazıları görmeye geliyor, diğerleri orada olduğunu bilmekle yetiniyor. Orada olması gerektiğini biliyor hepsi. Bazıları nedenini anlıyor, bazıları anlamıyor; ama hepsi de farkındalar ki mutlulukları, kentlerinin güzelliği, dostluklarının sıcaklığı, çocuklarının sağlığı, alimlerinin bilgeliği, zanaatkarlarının ustalığı, hatta hasatlarının bolluğu ve göklerinin berraklığı tümüyle bu çocuğun dayanılmaz sefaletine bağlı.” (Gülün Günlüğü, Çev: Ümit Altuğ, Ayrıntı Yay. 1995, s.13)
***
Ünlü paradoksal bilmeceyi bilirsiniz: Bir demiryolu makas kolunun yanındasınız. Tren hızla yaklaşıyor. İleride, rayların üstünde beş kişi var. Eğer makası değiştirmezseniz bu beş kişi ölecek. Diğer raylardaysa bir kişi var, eğer makası değiştirirseniz bu sefer o kişi ölecek. Ne yaparsınız?
‘Ahlak ve kolektif faydacılık’ üzerine tartışma açmak amacıyla üretilmiş bu felsefi paradoksla yapılan test sonuçları, genellikle insanların mantıksal olarak iki kötülükten daha az kötü olanı seçmeye, yani ‘ehven-i şer’e eğilimli olduğunu gösteriyor. Bu durumda çoğunluk, beş kişiyi kurtarmak için bir kişiyi feda etmeyi yeğliyor.
Ama bazen tartışmanın sınırları genişletiliyor. Örneğin o bir kişi tanıdıksa, aileden veya sevilen biriyse? Kurtarılacak beş kişiden biri bir diktatör veya katilse? Bu değişkenlerle birlikte sonuçlar da dramatik biçimde değişiyor.
Sonuçta bu tür felsefi paradokslar, toplumsal olaylara genellikle gerçekçi yaklaşmaz. Oysa Omelas öyküsü, çok gerçekçi bir toplumsal tablo eşliğinde ve net biçimde soruyor: O çocuğun acı çekmesi pahasına, mutlu olmaya devam edecek misiniz?
***
Best Wishes to All (Herkese En İyi Dileklerimle, 2023) adlı ilginç bir Japon filmi var: Hemşirelik okuyan bir genç kız, tatil için taşradaki ninesiyle dedesinin yanına gider. Bir süre sonra annesi, babası ve erkek kardeşi de onlara katılacaktır. Kızın, evin üst katındaki bir odadan gelen sesler hakkında çocukluğundan beri yanıtını bulamadığı sorular vardır. Bu tatil sırasında gerçekler ortaya çıkar: O odada, gözkapakları ve dudakları dikilerek kapatılmış yaşlı bir adam yaşamaktadır -buna yaşamak denirse... Ailenin mutluluk ve sağlığı, nineyle dedenin sanki bir gün bile yaşlanmadan yaşamaları, tıpkı Omelas’taki çocuk gibi, bu adamın mahkumluğu sayesindedir.
Bu gerçek karşısında büyük bir şok yaşayan kız, çocukluğundan beri tanıdığı bir genç adamdan yardım ister. İkisi birlikte ‘refah mahkumu’nu serbest bırakırlar. Dikişlerini kesip evden çıkardıkları adamcağız, özgürlüğün tadına doyamadan bir kamyonetin çarpmasıyla ölür. Ailesi genç kıza durumu şöyle açıklar: “Dünyadaki mutluluk sınırlı. İnsanlar da çağlar boyu bu mutluluğu diğerlerinin elinden almak için çabalamıştır.” Yani her mutlu evde, hayatını yaşamasına izin verilmeyen bir insan bulunmaktadır.
Ailenin mutluluk ve refahı hızla dağılır, dede ve nine aniden yaşlarına uygun biçimde tükenirken kızın kardeşi de ölümcül hastalık belirtileri göstermeye başlar. Geleneklere göre kız yeni birini bulmalı, gözleriyle dudaklarını dikerek o odaya hapsetmelidir. Kız direnir, reddeder, evden kaçar, ama sonunda bu korkunç ‘saadet yamyamlığı’na teslim olur.
Böyle bir durumda siz ne yapmayı tercih ederdiniz?
***
Ursula diyor ki, bazı Omelaslılar bunu insanlıklarına yakıştıramaz, ama kentteki herkesin kabullendiği düzeni de değiştiremeyecekleri için Omelas’ı bırakıp giderlermiş: “Kimi zaman daha yaşlı bir adam ya da kadın bir-iki gün susar kalır, sonra evini terk eder. Bu insanlar sokağa çıkar, sokakta bir başlarına yürürler. Yürüdükçe yürürler ve güzel kapılardan Omelas kentinin dışına çıkarlar. ...Gittikleri yer çoğunuz için mutluluk kentinden bile daha zor tahayyül edilebilir bir yerdir. Onu hiç betimleyemem. Belki de yoktur. Ama nereye gittiklerini biliyor gibiler, Omelas’ı bırakıp gidenler.” (s.15)
***
Başta Sovyetler olmak üzere tüm olumsuz tarihsel deneyimlere rağmen, ‘planlamacı ekonomik sistem’ hâlâ en mantıklı, en eşitlikçi, en vicdanlı yöntem gibi geliyor bana. Teorideki gibi bir topluma giden yolu açamasa bile, varlığın ortaklaşa üretimiyle adil ve eşitlikçi dağıtımı, yokluğun azalmasını sağlama potansiyelini barındırıyor hâlâ...
Yanılıyor olabilirim tabii, ama eğer önümüzde sadece bu üç yol varsa (çocuğu mahzende tutmaya devam etmek; bu zulme ortak olmayı reddederek alıp başını gitmek; toplum ve devletin kabullerini değiştirerek mahzenlerin yıkılması için çabalamak) siz makası hangi yöne çevirirsiniz?