Vurun kahpeye

Published on

spot_img

Aliye, aldığı eğitimi kendine saklamaktansa insanlarla paylaşmaya and içmiş idealist bir öğretmen. Anadolu’nun bağrında bir kasabaya gidip çalışmaya başlar. Çocuklara büyüklere okuma yazma öğretir. Onların ufuklarını açmaya, zihinlerine örülen duvarları yıkmaya girişir. Kasabanın zengini Hüseyin Kenan Efendi ve yobazı Hacı Fettah, Aliye öğretmeni bazen şehvet, bazen dehşetle izlemeye başlarlar. 

O dönemde memleket işgal altında. Her yerde yabancı işgalciler olduğu gibi, yine her yerde örgütlenen direnişçiler var. Yunan ordusu kapıdadır ve çok geçmeden Yunan askerleri kasabaya girerler. Hüseyin Kenan Efendi ve Hacı Fettah Yunan komutanı coşkuyla karşılar. İşgalciler kasabada terör estirirken bu ikisinin keyfi yerindedir. Nihayet, memleket dediğin okazyon arazilerden oluşan bir toprak parçası değil midir? 

Aliye kasabada tutuklanan halkı kurtarmak ve dağlara çekilen direnişçilere bilgi sızdırmak için Yunan komutanın davetlerine katılır. Direnişçiler işgalcileri kasabadan kovmaya başladıkları anda, Hacı Fettah ve yandaşları onları ihbar edecek tek kişi olan Aliye Öğretmen’e karşı halkı galeyana getirir. Aliye’yi hem casusluk hem de namussuzlukla itham edip linç eder ve öldürürler. Hacı Fettah ve yandaşlarının linç sırasındaki haykırışları romana da adını verir. 

Çok geçmeden direnişçiler kasabaya girerler ve Aliye’yi öldüren bu işbirlikçi tüccar ve yobaz ittifakını hak ettikleri gibi cezalandırırlar. 

***

Tarih bize ders vermez ama tarih öğretmenleri ödev verebilir. Ortaokul öğrencisi yeğenim Nehir’e de öğretmeni bu eski romanı okuyup özetleme ödevi vermiş. Sınıf arkadaşlarının bazılarının yaptığı gibi yapay zekadan özet çıkarmayı kendine yediremeyen Nehir romanı okumaya başladı, ben de onla aynı anda onun yaşlarında okuduğum bu romanı tekrar okudum. 

Halide Edip Adıvar bugünün dünyasına bir şey söyleyebilir mi? Tuşlu telefon kullanan yaşlılara boomer diyoruz, bir düşünün, Adıvar’ın tuşlu bir telefonu bile olmamış. Instagram bilmez, Twitter’a girmez, asfalt görmemiş, son model bir elektrikli otomobil alıp o asfaltları bir güzel ezmemiş. Tüm bunlardan hareketle rahatlıkla söyleyebiliriz ki yüz yıl öncesinin insanı Halide Edip Adıvar’ın tahlillerinin de, romanlarının da biz modern insanlar için hiçbir kıymeti yoktur. 

***

Günümüzün tüccarları, müteahhitleri son derece şık Mercedes’lere, Audi’lere sahiptirler. Bu insanlar banyolarına, bakımlarına özen gösterir, evlerinde, ofislerinde ve araçlarında her daim iklimlendirilmiş ortamlarda yaşadıkları için zinhar terlemezler ve bu nedenle her zaman mis gibi kokarlar. Düz mantıkla bu güzel insanların, romandaki Hüseyin Kenan Efendi ile hiçbir benzerlikleri yoktur. 

Keza Hacı Fettah, düşmanla işbirliği yapmışsa ne olmuş? Hem o düşmanın Hacı Fettah ile bir derdi yok ki, onu seviyorlar ve destekliyorlar. Hacı Fettah, Aliye Öğretmen gibi topluma, toplumun kaldıramayacağı özgürlük, bağımsızlık gibi fikirler aşılamıyor. Aksine onların binlerce yıl olduğu gibi, doğduklarında edindirildikleri değerlerini muhafaza etmelerine uğraşıyor. 

Hacı Fettah son derece pragmatik bir insan. İşgalciler yerleşse, tedarik zinciri bir an önce kurulsa, ticaret gelişse çok hoş olmaz mı? Fettah kendi konforundan başka bir şey düşünmeyen bir toplum hayalini seçmiş, doğal olarak böyle bir toplumun da tedarik zincirinin başına geçmesi için onu seçeceği de açık değil mi? Demek bir zamanlar işler böyle yürüyormuş. Hacı Fettah’ın at arabasıyla gezdiğini, hayatı boyunca hiç televizyon izlemediğini ve evinde jakuzisi bile olmadığını hesaba katarsak onu da günümüz dünyası için anlamlı bir örnek olarak değerlendiremeyiz elbette. 

***

Bu romanda en rahatsız edici tipleme bence Aliye. Kuzum düzenli maaşın var, kupon emlaklarla dolu bir kasabaya gitmişsin. Kasaba meydanında çiçek gibi taş binalar duruyor, bunları kapatıp bir cafe aç mesela. Kasabanın en zengini sana göz koymuş, başına toto vurmuş, ne diye elin anarşistleriyle bir olup anarşistlik yapıyorsun? Sen kimsin ki bu halkı uyandırmaya, kışkırtmaya kalkıyorsun? Aliye o pastoral kasabaya gitmiş de bir kez olsun yöresel lezzetleri mi tanıtmış? O kasabada ne yenir ne içilir, nerede kalınır? Lafa bakarsan öğretmen ama roman boyunca bize bu konularda hiçbir şey öğretmiyor. Niye? Çünkü o da başka bir çağın insanı, bu dünyada karşılığı yok. 

Hacı Fettah zehir gibi zekaya sahip. Demiyor ki, “Bu Aliye benim ipliğimi pazara çıkardı, ne mal olduğumu anlattı, söz edilmesinden bile hoşlanmadığım, aslında herkesin bildiği ama korkudan konuşamadığı benle ilgili geçmişleri deşti.” Böyle demiyor, ne diyor? “Bu Aliye dini değerleri küçümsedi, bu Aliye casusluk yaptı…” Casus olan da, dini değerleri kendi çıkarı için kullanan da, düşmanla işbirliği yapan da kendisi olduğu halde, Aliye’yi bunlarla suçluyor. Vay çakal vay, şimdi yok böyle insanlar, tarihte neler olmuş. 

Ölü Aliye, Anadolu’da bir yerde yatıyor. Onun sesini duyamıyoruz ama o kafada tipler hâlâ var diye duyuyoruz. Bunlar aslında epey kalabalık ama Aliye’nin sesi bir türlü yankılanamıyor. NATO ile işbirliği içinde, Tom Barrack adlı bir komutanın himayesinde gül gibi yaşıyoruz. Dolar’da ufak kıpırdanmalar olabilir, mevduat sahiplerine altının yanı sıra gümüş piyasasını da takip etmelerini öneririm. Sıcak havalar turizm yatırımcılarına yeni arazi fırsatları sunabilir. Yeraltı zenginliklerimiz küresel yatırımcılardan komisyon ve yöre halkına yeni iş imkanları gibi olanaklar yaratıyor. Çocuklar, ödev yapmanıza gerek yok, o iş yapay zekada. Anne babalar, A+++ sınıfı klimalarla hem cüzdanınızı hem de poponuzu serinletebilirsiniz. 

Kaynak: BirGün

Latest articles

Heidegger’in das Man’ı ve Türk İnsanının Hâl-i Pür Melâli: Antropolojik bir deneme

Muayenehanemde, yıllar içinde, garip bir şeye alışmaya başladım. Karşımda oturan insanın klinik olarak sınır kişilik örgütlenmesiyle hiçbir alâkası olmadığını biliyorum — testi de yapmışımdır, öyküsü de bellidir, yapısı sağlamdır. Nörotik bir düzeyde, hatta çoğu zaman ondan da olgun bir yerde durur. Ama anlattığı hayata kulak verdikçe, aynı manzarayı görürüm: bir hafta göklere çıkardığı patronunu ertesi […]

Wimbledon’da Sadece Tenis İzlemiyorum, Hayatı İzliyorum

Wimbledon Tenis Turnuvası tüm heyecanıyla devam ediyor. Her sabah All England Club’ın kapısından içeri girerken dünyanın en iyi tenisçilerinin mücadelesini izleyeceğimi biliyorum. Ama günün sonunda elimde kalan şey, çoğu zaman maç sonuçlarından çok daha fazlası oluyor. Yıllardır Wimbledon’da bir gazeteci olarak maçları takip ediyorum. İlk yıllarda ben de herkes gibi skorları izliyordum. Kim kazandı, kim […]

Zamanında Çekilmeyi Bilmek: Koltuğa Tutunmak mı, İz Bırakmak mı?

Son yıllarda zihnimi en çok meşgul eden sorulardan biri şu: İnsan neden bırakmayı bu kadar zor öğreniyor? Bu soruyu yalnızca siyaset için sormuyorum. Aynı manzarayı iş dünyasında, aile şirketlerinde, üniversitelerde, spor kulüplerinde, sivil toplum kuruluşlarında ve hatta aile içinde görüyorum. Görevler uzuyor. Devir teslimler erteleniyor. Koltuklar ise zamanla kimliğin yerine geçiyor. Oysa hiçbir makam insanın […]

İnsanın ölümü ve Nietzsche

“İnsan bir denemedir” Nietzsche’ye göre. Ereksiz, tanrısız insan boyuna geriye doğru, yana her yöne doğru çekilir. Nietzsche bir ereği, ve böylece sınırı, en azından bir ufuk çizgisini göstermek ister.  O tanrının öldüğünü ilan etmesinden sonra Foucault insanın da öldüğünü duyurdu. Bu nedenledir ki  Foucault insana baktığında insanın yerine özneleştirme kiplerini görür. ‘Olmuş olmayan , ama […]

More like this

Heidegger’in das Man’ı ve Türk İnsanının Hâl-i Pür Melâli: Antropolojik bir deneme

Muayenehanemde, yıllar içinde, garip bir şeye alışmaya başladım. Karşımda oturan insanın klinik olarak sınır kişilik örgütlenmesiyle hiçbir alâkası olmadığını biliyorum — testi de yapmışımdır, öyküsü de bellidir, yapısı sağlamdır. Nörotik bir düzeyde, hatta çoğu zaman ondan da olgun bir yerde durur. Ama anlattığı hayata kulak verdikçe, aynı manzarayı görürüm: bir hafta göklere çıkardığı patronunu ertesi […]

Wimbledon’da Sadece Tenis İzlemiyorum, Hayatı İzliyorum

Wimbledon Tenis Turnuvası tüm heyecanıyla devam ediyor. Her sabah All England Club’ın kapısından içeri girerken dünyanın en iyi tenisçilerinin mücadelesini izleyeceğimi biliyorum. Ama günün sonunda elimde kalan şey, çoğu zaman maç sonuçlarından çok daha fazlası oluyor. Yıllardır Wimbledon’da bir gazeteci olarak maçları takip ediyorum. İlk yıllarda ben de herkes gibi skorları izliyordum. Kim kazandı, kim […]

Zamanında Çekilmeyi Bilmek: Koltuğa Tutunmak mı, İz Bırakmak mı?

Son yıllarda zihnimi en çok meşgul eden sorulardan biri şu: İnsan neden bırakmayı bu kadar zor öğreniyor? Bu soruyu yalnızca siyaset için sormuyorum. Aynı manzarayı iş dünyasında, aile şirketlerinde, üniversitelerde, spor kulüplerinde, sivil toplum kuruluşlarında ve hatta aile içinde görüyorum. Görevler uzuyor. Devir teslimler erteleniyor. Koltuklar ise zamanla kimliğin yerine geçiyor. Oysa hiçbir makam insanın […]