Survivor’da 30 Nisan 2026 Perşembe akşamında dokunulmazlık oyunu oynandı. Kıyasıya rekabetin ekranlara geldiği yeni bölümün ardından seyirciler, Survivor’da yaşananların özetini sorgulamaya başladı. Peki Survivor’da eleme adayı kim oldu? 30 Nisan Survivor’da dokunulmazlık oyununu kim kazandı?
178 yıl önce Marx ve Engels ikilisi kaleme aldıkları “Manifesto”nun final sözleri, aslında her şeyi 5 sözcükte anlatırlar:
“Zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok…”
Ve ilave 5 sözcükle devam ederler:
“Ama, kazanacakları koca bir dünya var…”
Emeğin gece gündüz ürettiği ve yarattığı, sömürünün de gece gündüz mütemadiyen “karşıdan saldırdığı” bir dünyayı daha 1848’de çok net özetlemiş, iki sakallı bilge.
Proletaryanın o bitmek tükenmek bilmeyen, kaynağı asla tükenmeyen üretme enerjisine karşı, “çalıştıran ve sömüren” kesim bu acımasız düzenin ayakta tutulduğu her ortamda ve her ülkede, amacına bir şekilde ulaşıyor.
Daha emekleyen bir çocuktum, sevgili babacığımın eve ekmeği nasıl getirdiğine, bunun için nasıl ter döktüğüne, o nasırlı ellerinin ve yüzünün, aynı işi yapmayan yaşıtlarına göre nasıl, neredeyse saatten saate hızla yaşlandığına tanık olmaya başladığımda. O yüzden bugün kendi kendime dahi “yoruldum” demeye utanırım. Aklımdan bile geçirmem.
Daha sonraki yaşlarda, yani hayatı tanımaya başladığım dönemde de, arada bir beni götürdüğü fabrikada isin, tozun, yağın, asbestin, kirin, atığın içinde nasıl debelendiğini, ciğerlerinin ve midesinin ve bilcümle organlarının nasıl hızla “eskidiğini, yıprandığını, kullanılamaz hale getirildiğini” yani tüketildiğini bizzat gördüğümde de daha o zaman anlamıştım.
O “dağ gibi sapasağlam” benim gözümde “Herkül kadar güçlü” adamı, hayattaki en büyük kahramanımı 3 kuruş yevmiye ile nasıl bir makine parçası gibi hoyratça kullanıp, eritip bitirip, posasını çıkarıp hastanelik ettiklerine günbegün tanık olmuştum. Bir tabutun içinde musalla taşına yatırdığımızda yaşı henüz 50’ye yeni varmıştı. Karaciğerini çürütüp o yaşta, adeta “fırlatıp attılar” önümüze. “Alın, götürüp gömün” diyerek.
Bugün, ekmek mücadelesinde hakları gasp edilen, ama gece gündüz birilerini “semirtmeye” zorlanan tüm emekçilere baktığımda, Sait Usta’nın daha 17 – 18 yaşlarında başlayan “bitip tükenme (tüketilme) öyküsünü” hatırlar, onlarla bir yürek birlikteliği hissederim.
Ankara’nın Kurtuluş Parkı’nda sırf alın terinin karşılığını istedikleri için patronu koruyup kollayan, sermayenin safında “çarpışan” kolluk kuvvetlerinin indirdikleri her copu, sıktıkları her bir santimetre küp gazı gördüğümde, o melâneti Sait Usta’ya yapılmış saydım.
Onların baretleri ile asfalta vurarak çıkardıkları sesler, toprağın altında yatan nice Sait Usta’lara yapılan “Bizi en iyi sizler anlarsınız” çağrısıydı sanki.
Soma’da, Ermenek’te, Zonguldak’ta, güzel yurdumun bilcümle fabrika, atölye ve tarlalarında emeği sömürülen, kimi zaman tek tek, kimi zaman topluca iş cinayetlerinde katledilen, çalışırken, sömürgen sermayeden yana kurulu düzenin çarkları arasında öğütülmeye maruz bırakılan milyonlarca işçinin tek bir çıkış yolu var.
Birlikte mücadele ve sınıf dayanışması ile, ama ille de sendikada örgütlenerek hak aramak. Başka çare yok.
Açgözlü hırsız sermaye ve onların arkasındaki iktidar, bunu gayet iyi bildiğinden, örgütlenmenin önündeki duvarı her geçen gün daha da yükseltip tahkim etmenin derdinde.
Doruk Madencilik işçileri, Kurtuluş Parkı’nda Ankara’nın gece ayazına, gündüz de polis copuna ve gazına karşı direnirken, biri şöyle bağırıyordu:
“Bizi buraya gömün bari. Olsun bitsin!..”
Emeğinin karşılığını, insanca koşullarda çalışmayı, örgütlenme hakkını, sendikaya girdiği için işten kovulmama güvencesini istemekten başka “suçları” olmayan insanlara, ödetilmeye çalışılan bedel her zaman aynı oluyordu.
O emekçilerin çocukları da, 23 Nisan törenleri yerine orada babalarının yanında titreyerek bekleşiyorlardı, ne olacağını merak eden küçücük yürekleriyle.
Ama toplumsal dayanışmanın ve kararlılığın ödülünü aldılar.
Tabii ki, sömürgenlerin ve onların destekçisi iktidarın verdiği güvence ile “garantörlük” vaatlerine ne kadar güvenilir, bilinmez. Ancak, patronun var olduğu bilinen imkanlarını ve o işçilerin alın terleriyle yaratılmış muazzam serveti bildiğimizden, en azından “Ödeyemiyorum” deme şansının sıfır olduğu ortadadır.
Daha önce AKP’li bir başka patronun sahibi olduğu Somalı Fernas emekçilerinin de 2024 yılında geçtikleri yoldan ilerleyen madenciler, dişe diş, kora kor mücadeleleri ile Ankara’nın orta yerinde bir destan yazdılar bu hafta.
“Ölmek var, dönmek yok!..” sloganı çınladı Ankara semalarında. Duymak istemeyen kulakların zarlarını patlatırcasına.
Anahtar, “üç çentikli”ydi:
Birlik… Dayanışma… Mücadele…
Bugünü, yani 1 Mayıs’ı en iyi tanımlayan 3 sözcük de bunlar değil mi?
Evine ekmek götürme kavgasında, kendi ve çocuklarının karnını doyurabilme mücadelesinde kimi zaman hayatlarını yitiren, kimi zaman sakat kalan, kimi zaman da akranlarından çok daha hızlı yaşlanan on milyonlarca emekçilerin dillerinden ve yüreklerinden eksik etmemesi gereken 3 sihirli sözcük.
Bir gün mutlaka, bu kentin en büyük meydanlarında o en şanlı elbisesi ile, işçi tulumuyla özgürce dolaşacak Sait Usta’lar.
Başları dik, alınları tertemiz, nasırlı elleriyle tuttukları bayrağı elden hiç düşürmeden.
Bugün 1 Mayıs. Emeğin, dayanışmanın ve insanca yaşama talebinin günü.
Doruk maden işçileri bugünün ne anlama geldiğini en somut biçimde gösterdi. Yer altına kapandılar. Kilometrelerce yürüdüler. Açlık grevine gittiler. Bütün baskılara rağmen geri adım atmadılar. Ve kazandılar.
Peki maden işçileri nasıl kazandı?
Bu başarı bir tesadüf değildir. Bireysel cesaret tek başına yeterli değil. Kazandılar çünkü örgütlüydüler. Kazandılar çünkü yan yana geldiklerinde işverenin onları tek tek susturamayacağını biliyorlardı. Kazandılar çünkü yer altında başlayan dayanışma, yeryüzünde görünür bir güce dönüştü.
Ama bu zafer bizi aynı anda acı bir soruyu da sormak zorunda bırakıyor: Sesini duyuramayan, örgütlenemeyen, hakkını ararken işini kaybetmekten korkan milyonlar ne yapacak?
Türkiye'de sendikalı olmak anayasal bir haktır. Gerçekte ise bu hakkı kullanmaya kalkan işçi çoğu zaman tek başına bırakılır: baskı, dışlanma, kara liste ve işten çıkarılma riskiyle yüzleşir. Sendikaya üye olmak, hakkı kullanmak değil; işverene karşı açık hedef haline gelmek anlamına geliyor.
Üstelik sorun yalnızca işveren baskısıyla da sınırlı değil. Yasal düzenlemeler daha baştan işçinin aleyhine kurulu. İşkolu ve işyeri barajları örgütlenmenin önüne geçiyor. Yetki süreci aylarca, bazen yıllarca sürüncemede kalıyor; bu sürede işçiler baskı altına alınıyor, sendika üyeleri yalnızlaştırılıyor, örgütlenme sessiz sedasız dağıtılıyor.
Ve grev hakkı. İşçinin elindeki en güçlü araç. Grev hakkı olmadan toplu pazarlık, bir tarafın çaresiz oturduğu bir müzakere masasına dönüşür.
Türkiye'de bu hak kâğıt üzerinde var. Uygulamada ise "millî güvenlik" ya da "genel sağlık" gerekçesiyle ertelenen bir grev, fiilen yasaklanmış grevdir. Altmış günlük ertelemenin ardından işçi greve dönemez; süreç Yüksek Hakem Kurulu'na taşınır, bağlayıcı kararla kapanır. Silah daha kullanılmadan elinden alınmıştır.
Bugün milyonlarca işçi asgari ücret civarında gelir elde ediyor. Bu bir tesadüf değil, bir sonuç. Asgari ücret, en düşük ücret olması gerekirken ortalama ücret haline geldi. Bu durum pazarlık gücü elinden alınmış bir emek düzeninin kaçınılmaz sonucudur.
Sendikasız işçi işveren karşısında tek başınadır. İş güvencesinden yoksun, geçim baskısı altında, dayatılan koşulları çoğu zaman kabul etmek zorunda kalır. Sendikasızlık yalnızca düşük ücret değildir; güvencesizliktir, uzun çalışma saatleridir, değersizleştirilen emektir.
O maden işçileri bize şunu da gösterdi: Türkiye'de emek sessiz değildir. Uzun süredir bastırılmıştır, yalnızlaştırılmıştır; ama susturulamamıştır. Maden işçilerindeki irade yalnızca bir işçi grubunun değil, bu topraklarda hakkını arayan herkesin ortak sesinin yükselmesiydi.
Kalıcı bir değişim için o sesin örgütlü zeminde yükselmesi gerekiyor. Doruk maden işçileri bunu yapabildi. Yapabildiği için kazandı.
Örgütlenmeyen emekçiler istatistiklerde kaybolur.
Örgütlü emek tarihin akışına müdahale eder.
Hakların kâğıt üzerinde kalmadığı, grevlerin yasaklanmadığı, emeğin karşılığını aldığı bir ülke mümkün.
1 Mayıs eylemlerinde Taksim'e yürümek istediği için tutuklanan üniversite öğrencisine 300 bin TL tazminat ödenmesine karar verildi. Tutuklamanın, “Meşru amacı bulunmadığının” ve “Tutukluluğun hukuki olmadığının” altını çizen AYM, öğrencinin toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğine hükmetti.
İşsizlik Fonu’na aktarılan devlet katkısı %1’den %0,5’e düşürüldü. Ocak-Mart döneminde fon gelirinin sadece %17’si işsizlere verildi, %21’i işverene aktarıldı.
178 yıl önce Marx ve Engels ikilisi kaleme aldıkları “Manifesto”nun final sözleri, aslında her şeyi 5 sözcükte anlatırlar:
“Zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok…”
Ve ilave 5 sözcükle devam ederler:
“Ama, kazanacakları koca bir dünya var…”
Emeğin gece gündüz ürettiği ve yarattığı, sömürünün de gece gündüz mütemadiyen “karşıdan saldırdığı” bir dünyayı daha 1848’de çok net özetlemiş, iki sakallı bilge.
Proletaryanın o bitmek tükenmek bilmeyen, kaynağı asla tükenmeyen üretme enerjisine karşı, “çalıştıran ve sömüren” kesim bu acımasız düzenin ayakta tutulduğu her ortamda ve her ülkede, amacına bir şekilde ulaşıyor.
Daha emekleyen bir çocuktum, sevgili babacığımın eve ekmeği nasıl getirdiğine, bunun için nasıl ter döktüğüne, o nasırlı ellerinin ve yüzünün, aynı işi yapmayan yaşıtlarına göre nasıl, neredeyse saatten saate hızla yaşlandığına tanık olmaya başladığımda. O yüzden bugün kendi kendime dahi “yoruldum” demeye utanırım. Aklımdan bile geçirmem.
Daha sonraki yaşlarda, yani hayatı tanımaya başladığım dönemde de, arada bir beni götürdüğü fabrikada isin, tozun, yağın, asbestin, kirin, atığın içinde nasıl debelendiğini, ciğerlerinin ve midesinin ve bilcümle organlarının nasıl hızla “eskidiğini, yıprandığını, kullanılamaz hale getirildiğini” yani tüketildiğini bizzat gördüğümde de daha o zaman anlamıştım.
O “dağ gibi sapasağlam” benim gözümde “Herkül kadar güçlü” adamı, hayattaki en büyük kahramanımı 3 kuruş yevmiye ile nasıl bir makine parçası gibi hoyratça kullanıp, eritip bitirip, posasını çıkarıp hastanelik ettiklerine günbegün tanık olmuştum. Bir tabutun içinde musalla taşına yatırdığımızda yaşı henüz 50’ye yeni varmıştı. Karaciğerini çürütüp o yaşta, adeta “fırlatıp attılar” önümüze. “Alın, götürüp gömün” diyerek.
Bugün, ekmek mücadelesinde hakları gasp edilen, ama gece gündüz birilerini “semirtmeye” zorlanan tüm emekçilere baktığımda, Sait Usta’nın daha 17 – 18 yaşlarında başlayan “bitip tükenme (tüketilme) öyküsünü” hatırlar, onlarla bir yürek birlikteliği hissederim.
Ankara’nın Kurtuluş Parkı’nda sırf alın terinin karşılığını istedikleri için patronu koruyup kollayan, sermayenin safında “çarpışan” kolluk kuvvetlerinin indirdikleri her copu, sıktıkları her bir santimetre küp gazı gördüğümde, o melâneti Sait Usta’ya yapılmış saydım.
Onların baretleri ile asfalta vurarak çıkardıkları sesler, toprağın altında yatan nice Sait Usta’lara yapılan “Bizi en iyi sizler anlarsınız” çağrısıydı sanki.
Soma’da, Ermenek’te, Zonguldak’ta, güzel yurdumun bilcümle fabrika, atölye ve tarlalarında emeği sömürülen, kimi zaman tek tek, kimi zaman topluca iş cinayetlerinde katledilen, çalışırken, sömürgen sermayeden yana kurulu düzenin çarkları arasında öğütülmeye maruz bırakılan milyonlarca işçinin tek bir çıkış yolu var.
Birlikte mücadele ve sınıf dayanışması ile, ama ille de sendikada örgütlenerek hak aramak. Başka çare yok.
Açgözlü hırsız sermaye ve onların arkasındaki iktidar, bunu gayet iyi bildiğinden, örgütlenmenin önündeki duvarı her geçen gün daha da yükseltip tahkim etmenin derdinde.
Doruk Madencilik işçileri, Kurtuluş Parkı’nda Ankara’nın gece ayazına, gündüz de polis copuna ve gazına karşı direnirken, biri şöyle bağırıyordu:
“Bizi buraya gömün bari. Olsun bitsin!..”
Emeğinin karşılığını, insanca koşullarda çalışmayı, örgütlenme hakkını, sendikaya girdiği için işten kovulmama güvencesini istemekten başka “suçları” olmayan insanlara, ödetilmeye çalışılan bedel her zaman aynı oluyordu.
O emekçilerin çocukları da, 23 Nisan törenleri yerine orada babalarının yanında titreyerek bekleşiyorlardı, ne olacağını merak eden küçücük yürekleriyle.
Ama toplumsal dayanışmanın ve kararlılığın ödülünü aldılar.
Tabii ki, sömürgenlerin ve onların destekçisi iktidarın verdiği güvence ile “garantörlük” vaatlerine ne kadar güvenilir, bilinmez. Ancak, patronun var olduğu bilinen imkanlarını ve o işçilerin alın terleriyle yaratılmış muazzam serveti bildiğimizden, en azından “Ödeyemiyorum” deme şansının sıfır olduğu ortadadır.
Daha önce AKP’li bir başka patronun sahibi olduğu Somalı Fernas emekçilerinin de 2024 yılında geçtikleri yoldan ilerleyen madenciler, dişe diş, kora kor mücadeleleri ile Ankara’nın orta yerinde bir destan yazdılar bu hafta.
“Ölmek var, dönmek yok!..” sloganı çınladı Ankara semalarında. Duymak istemeyen kulakların zarlarını patlatırcasına.
Anahtar, “üç çentikli”ydi:
Birlik… Dayanışma… Mücadele…
Bugünü, yani 1 Mayıs’ı en iyi tanımlayan 3 sözcük de bunlar değil mi?
Evine ekmek götürme kavgasında, kendi ve çocuklarının karnını doyurabilme mücadelesinde kimi zaman hayatlarını yitiren, kimi zaman sakat kalan, kimi zaman da akranlarından çok daha hızlı yaşlanan on milyonlarca emekçilerin dillerinden ve yüreklerinden eksik etmemesi gereken 3 sihirli sözcük.
Bir gün mutlaka, bu kentin en büyük meydanlarında o en şanlı elbisesi ile, işçi tulumuyla özgürce dolaşacak Sait Usta’lar.
Başları dik, alınları tertemiz, nasırlı elleriyle tuttukları bayrağı elden hiç düşürmeden.
Bugün 1 Mayıs. Emeğin, dayanışmanın ve insanca yaşama talebinin günü.
Doruk maden işçileri bugünün ne anlama geldiğini en somut biçimde gösterdi. Yer altına kapandılar. Kilometrelerce yürüdüler. Açlık grevine gittiler. Bütün baskılara rağmen geri adım atmadılar. Ve kazandılar.
Peki maden işçileri nasıl kazandı?
Bu başarı bir tesadüf değildir. Bireysel cesaret tek başına yeterli değil. Kazandılar çünkü örgütlüydüler. Kazandılar çünkü yan yana geldiklerinde işverenin onları tek tek susturamayacağını biliyorlardı. Kazandılar çünkü yer altında başlayan dayanışma, yeryüzünde görünür bir güce dönüştü.
Ama bu zafer bizi aynı anda acı bir soruyu da sormak zorunda bırakıyor: Sesini duyuramayan, örgütlenemeyen, hakkını ararken işini kaybetmekten korkan milyonlar ne yapacak?
Türkiye'de sendikalı olmak anayasal bir haktır. Gerçekte ise bu hakkı kullanmaya kalkan işçi çoğu zaman tek başına bırakılır: baskı, dışlanma, kara liste ve işten çıkarılma riskiyle yüzleşir. Sendikaya üye olmak, hakkı kullanmak değil; işverene karşı açık hedef haline gelmek anlamına geliyor.
Üstelik sorun yalnızca işveren baskısıyla da sınırlı değil. Yasal düzenlemeler daha baştan işçinin aleyhine kurulu. İşkolu ve işyeri barajları örgütlenmenin önüne geçiyor. Yetki süreci aylarca, bazen yıllarca sürüncemede kalıyor; bu sürede işçiler baskı altına alınıyor, sendika üyeleri yalnızlaştırılıyor, örgütlenme sessiz sedasız dağıtılıyor.
Ve grev hakkı. İşçinin elindeki en güçlü araç. Grev hakkı olmadan toplu pazarlık, bir tarafın çaresiz oturduğu bir müzakere masasına dönüşür.
Türkiye'de bu hak kâğıt üzerinde var. Uygulamada ise "millî güvenlik" ya da "genel sağlık" gerekçesiyle ertelenen bir grev, fiilen yasaklanmış grevdir. Altmış günlük ertelemenin ardından işçi greve dönemez; süreç Yüksek Hakem Kurulu'na taşınır, bağlayıcı kararla kapanır. Silah daha kullanılmadan elinden alınmıştır.
Bugün milyonlarca işçi asgari ücret civarında gelir elde ediyor. Bu bir tesadüf değil, bir sonuç. Asgari ücret, en düşük ücret olması gerekirken ortalama ücret haline geldi. Bu durum pazarlık gücü elinden alınmış bir emek düzeninin kaçınılmaz sonucudur.
Sendikasız işçi işveren karşısında tek başınadır. İş güvencesinden yoksun, geçim baskısı altında, dayatılan koşulları çoğu zaman kabul etmek zorunda kalır. Sendikasızlık yalnızca düşük ücret değildir; güvencesizliktir, uzun çalışma saatleridir, değersizleştirilen emektir.
O maden işçileri bize şunu da gösterdi: Türkiye'de emek sessiz değildir. Uzun süredir bastırılmıştır, yalnızlaştırılmıştır; ama susturulamamıştır. Maden işçilerindeki irade yalnızca bir işçi grubunun değil, bu topraklarda hakkını arayan herkesin ortak sesinin yükselmesiydi.
Kalıcı bir değişim için o sesin örgütlü zeminde yükselmesi gerekiyor. Doruk maden işçileri bunu yapabildi. Yapabildiği için kazandı.
Örgütlenmeyen emekçiler istatistiklerde kaybolur.
Örgütlü emek tarihin akışına müdahale eder.
Hakların kâğıt üzerinde kalmadığı, grevlerin yasaklanmadığı, emeğin karşılığını aldığı bir ülke mümkün.
1 Mayıs eylemlerinde Taksim'e yürümek istediği için tutuklanan üniversite öğrencisine 300 bin TL tazminat ödenmesine karar verildi. Tutuklamanın, “Meşru amacı bulunmadığının” ve “Tutukluluğun hukuki olmadığının” altını çizen AYM, öğrencinin toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğine hükmetti.