Rusya, Ukrayna’ya en büyük saldırılarından birini daha düzenledi…hava saldırılarında UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’nde yer alan 11. yüzyıla ait tarihi katedral hedef alındı. Ülke genelinde 11 kişi hayatını kaybetti 53 kişi ise yaralandı.
Bu ilk okuyuşta anlaşılması hayli güç başlığın ilginç yanı, iki farklı ihtimali aynı anda barındırması. Bir insanın davranışlarının “başkalarına ne hissettirdiğini” gerçekten bilmemesi mümkündür. Ama bir insanın bunu “bilmek istememesi” de mümkündür. Psikolojik ve felsefi açıdan bu ikisi aynı şey değildir. İlkinde “farkındalık eksikliği” vardır. İkincisinde ise, “farkındalıktan kaçınma”. Başkalarının zihnini görememek (okuyamamak), psikolojide “zihinselleştirme […]
Survivor 2026'da büyük final öncesi heyecan zirveye ulaştı. İstanbul'da gerçekleştirilecek büyük finale kalmak isteyen yarışmacılar, ikinci fnalist olabilmek için parkurda bütün güçleriyle savaştı. Seyirciler 15 Haziran akşamında oynanan kritik mücadelelerin ardından ikinci finalistin kim olduğunu merak etmeye başladı. Peki Survivor'da 2. finalist kim oldu? 15 Haziran Survivor'da finale kalan 2. yarışmacı kim oldu? Detaylar haberimizde...
Surbahan'da, 8 Ağustos 1938 günüydü; köyünden, tarlasından, okulundan topladıkları, suçsuz/günahsız doksan yedi canı, saatlerce -aç susuz- yürüterek "yasak bölge"ye getirdiler. Aç, yorgun, telaşlı, korkulu, umutsuz kafile iki günlük bekleyişten sonra, Zini Gediği'nde kurşuna dizildi. En küçüğü lisede, en büyüğü bir ayağı çukurda, tam 97 can, kurda, kuşa, yılanlara yem oldu. Yıllarca bir mezar taşı ve kefene sahip olamadılar.
Bu bölgenin halkından sağ kalanlar -ırkçıların deyimiyle "kılıç artıkları"- sürgüne gönderildiler. Bu yüzden nüfustaki doğum hanesinde "Balıkesir-Sındırgı" yazar. 1947’de, "memnu mıntıka" kararının kaldırılmasıyla birlikte ancak köylerine dönebilirler. Ama ortada artık bir köy yoktur; yanmış, yıkılmış, tarlaları bozulmuş, ekinleri yakılmış bir yıkıntı vardır. Ama insan bu, hem yıkar, hem yapar. O -ötekilere inat- hep "yapanlar"dan olacaktır; hem de bütün ömrü boyunca.
Uzun boyu, heybetli cüssesi, başarılı öğrenciliğiyle, Erzincan Askerî Lisesi’ne girer. Harp Okulu’ndaki askeri törenlerde sancağı taşıyan isimlerdendir. Bir gece, rutin aramalar sırasında yatakhanedeki dolabında "Ehlibeyt" dergisi bulunur. İlk soruşturmasını bu yüzden geçirir. Soruşturma sonunda aklanırsa da, bu olay -okulunu bir yıl geç bitirmesine-, 1966'da mezun olmasına yol açar. Dergiyi hemşerisi Doğan Kılıç'tan almıştır. O da, Şıh Hasanlılardandır. Horasan'dan gelip, Malatya'ya, oradan Mercan teklerindeki Surbahan'a yerleşen kafilelerdendirler.
İlk görev yeri, bir sürgün yeri niteliğindeki Ağrı'dır. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nda savaş pilotu olarak görev yapar ve gazi olur. Artık göğsünde mensubu olduğu ordu tarafından verilmiş bir gazi madalyası taşımaktadır.
***
12 Eylül referandumunda, askeri lojmanlarda oyunu açık kullanan az sayıdaki askerden biridir. Darbenin en şiddetli günlerinde -Erzincan’daki görevi sırasında- tıpkı 1938'deki gibi, işkencelere alınmış köyünün gençlerine sahiplik etmek için devreye girer. O kara günlerde, helikopterini köyüne, Surbahan'a indirir.
Bu -üstünde resmi üniforması ve yeşil pilot tulumu ile- kuşatma altındaki köylülerine ve eziyet gören gençlere apaçık bir moral ve "yalnız değilsiniz" mesajıdır. Bu uçuş aynı zamanda -Kıbrıs'tan sonra- onun Surbahan göklerinde bir kartal olarak belirdiği tarihi bir andır. Ve bu hareket ile bu defa halkının kalbinde ona ayrılmış bir "altın madalya" vardır.
Emeklilik sonrası, üç yıl İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde çalışır. O dönemi bilenler, ona, “bulutlara yağmur tohumlama yapan pilot” derler. Bu defa göklere -savaşmak için değil-, insanın, hayvanın ve bitkinin yaşam alanı olan toprak, tarım ve hayat için yükselmiştir. Ancak bu halk kahramanı, gökleri fetheden bu kartalı, yeni bir "ödül" beklemektedir: Tayyip Erdoğan’ın 1994'te İBB Başkanı olmasıyla, görevine son verilen ilk kişilerden olacaktır. Bu aslında, ona ve soyundan gelenlere verilmiş "yeni bir madalya"dır.
***
Emeklilik yıllarında Surbahan'ı ihmal etmez; Kılıçkaya Köy Derneği’ni kurar ve başkanlığını yapar. Ömrünün sonuna kadar köyüne hizmet etmeyi sürdürür, binlerce ağacın dikilmesine öncülük eder. Onun için küçük ya da büyük hizmet yoktur, yalnızca halka hizmet vardır.
Dersim tertelesi için ilk "dava"nın 1960'larda Zini Gediği Katliamı için Erzincan'da açıldığı söylenir. Yıl 1960'lardır. Bu aynı zamanda Dersim ile ilgili tarihteki ilk "hak arama" girişimidir. O dönemde bu meseleyi merak etmek de, bu katliamdan ötürü hesap sormak da çok zor bir iştir. Bunu başaranlar, en az yirmi-otuz yıldır tüm dünyaya egemen olan "tarihle yüzleşme" dalgasını -hem de geçen yüzyılın ortalarında- başlatanlar, Surbahan köylüleridir.
Surbahan'ın Kartalı, adıyla sanıyla Albay İsmail Karadağ, 2026 senesinin, 6 Haziran gününde, Zini Gediği göklerinde son defa uçar. Geride temiz bir ad, borçsuz bir hayat kalır.
Geçen hafta beyaz et sektörüne yönelik gerçekleştirilen ve "örgütlü suç" çerçevesine oturtulan operasyonu ben de herkes gibi merakla takip ediyorum. Ülkenin kronikleşen gıda enflasyonu ve yönetim krizlerinin kesişim noktasında duran bu meselenin değerlendirilmesi hem sermaye mantığını hem de kamunun müdahale araçlarını sorgulamayı zorunlu kılıyor.
Meselenin arka planında, fiyat artışından bağımsız ele alınamayacak bir alım gücü sorunu yatıyor. Enflasyonun hanehalkı bütçelerini yıllardır sistematik biçimde aşındırdığı bu ortamda beyaz et, uzun süre kırmızı etin “uygun fiyatlı alternatifi” olarak işlev gördü. Bu işlevin de sorgulanır hale gelmesi, salt bir sektörel fiyat sorununu değil daha derin bir erişim krizini işaret ediyor. Operasyonu yalnızca hukuki bir müdahale olarak okumak bu gerçekliği görünmez kılıyor.
Süreç, beyaz et üretiminde faaliyet gösteren üreticilerin “kartelleşme” ve fiyat manipülasyonu iddialarıyla mercek altına alınmasıyla başladı. Rekabet Kurumu’nun geçmişteki cezai yaptırımlarının ötesine geçilerek, bu kez meselenin ticari bir ihlalden ziyade "suç örgütü" faaliyeti olarak kodlanması dalgayı büyüttü. Şirket yöneticilerine yönelik gözaltılar ve üretim tesislerine denetim kayyımı atanması olayı yeni bir boyuta taşıdı.
Sektör temsilcileri ve şirket savunmaları, soya, mısır gibi ithal yem hammaddelerinin fiyatlarını, döviz kurunu, işçilik ve enerji girdi maliyetlerindeki muazzam artışı öne sürerek fiyatları rasyonalize etmeye çalışıyor. Elbette makroekonomik gerçeklikler fiyat artışlarında yadsınamaz bir öneme sahip. Ancak bu rasyonelleştirme çabası, sermayenin kâr marjlarını koruma güdüsünü ve oligopolistik eğilimlerini gizlemeye yetmiyor.
***
Şirketlerin bu türden mağduriyet söylemi, halkın geniş kesimlerinin besin kaynaklarına erişemediği bir sosyolojik gerçeklikte toplumsal bir karşılık da bulmuyor. Dolayısıyla bu denklemde sermayeyi tamamen masum ve sadece dışsal faktörlerin kurbanı olarak görmek, piyasa içi asimetrik yapıyı görmezden gelmekten başka bir işe yaramayacaktır. Kaldı ki Türkiye beyaz et sektöründeki yoğunlaşma başlı başına bir tartışma konusu.
Öte yandan, kamunun müdahale biçimi de büyük bir soru işareti. Şeffaf olmayan yargı süreçleri ve operasyonların arka planındaki idari tasarruflar, ortada gerçekten teknik bir denetim mi yoksa mülkiyet transferi veya siyasi bir dizayn mı olduğu gibi soruları ortaya çıkarıyor. Denetim kayyımı incelemesinden ne çıkacağını, iddiaların somut delillere mi yoksa konjonktürel ihtiyaçlara mı dayandığını bilemiyoruz. Dolayısıyla müdahalenin biçimi, müdahalenin gerekli olup olmadığından bağımsız olarak, kendi meşruiyetini başlı başına bir sorunsala dönüştürüyor.
Fiyat istikrarının piyasanın insafına bırakılmayacak kadar kırılgan olduğu yadsınamaz ama bu tür polisiye yöntemlerin fiyatları kalıcı olarak düşürmediğini, aksine arz güvenliğini riske atarak üretimi baltalayacağını geçmiş deneyimlerden biliyoruz. Kaldı ki ortada beyaz etten büyük ve kronikleşmiş bir finansallaşmış tarım-gıda sistemi sorunu var. Bu açıdan üretim planlaması, girdi destekleri veya gümrük politikaları gibi onlarca araç varken, işi "örgüt suçlamasına" vardırmak, tarımdaki mutlak politikasızlığın da itirafı niteliğinde.
***
Bunun yerine küçük ölçekli üreticilerin tutunabilmesi için destek mekanizmaları devreye alınabilirdi. Kamu kuruluşları piyasa dengeleyici bir aktöre dönüştürülebilirdi. Uzun vadede ise yem bağımlılığını azaltacak tarım politikaları geliştirilebilirdi. Bunlar ilk akla gelen örnekler… Tüm bu alternatiflerin masada durduğu bir ortamda operasyonun bu biçimde tasarlanmış olması konunun ciddiyetine de gölge düşürüyor.
Dahası, tohumdan üretime, üretimden depoya, depodan dağıtıma ve son olarak tezgâha uzanan zincirin her halkasının ele alınması gerekir. Bu bağlamda zincir marketlerin rolü de ayrıca sorgulanmalıdır. Büyük perakende zincirleri, tedarik süreçlerindeki pazar güçleri sayesinde üreticiden düşük fiyatla alım yaparken tüketiciye yüksek fiyatla satmakta ve böylece fiyat farkını kendi bünyelerinde eritmektedir. Raf fiyatları üzerindeki bu tekele karşı etkin bir düzenleme mekanizması olmaksızın, tek bir sektördeki operasyonun kalıcı bir fiyat düşüşü sağlaması mümkün olmayacaktır.
Geçen haftaya kadar memlekette derin bir yoksulluk ve açlık sınırında yaşam mücadelesi verilirken, gündemin yapay tartışmalar veya ünlülere yönelik operasyonlarla meşgul etmesi eleştiriliyordu. Bu açıdan beyaz et operasyonu, tam da bu "halkın gerçek sorunlarından kaçılıyor" algısını kırmak istemiş gibi duruyor. Ancak gerçek anlamda olumlu etkisi olması olası görünmüyor. Zira gıda enflasyonu verileri incelendiğinde, beyaz et fiyatlarındaki artış oranının gıda sepetinin genel ortalamasından çok da radikal bir şekilde sapmadığı görülüyor. Yani ortada sektörel bir anomaliden ziyade, sistemik bir çöküş var. Sonuçta, fiyatların düşüp düşmeyeceğini hep birlikte göreceğiz, ancak bu operasyonun yapısal sorunlara çare olamayacağı şimdiden ortada.
Bu ilk okuyuşta anlaşılması hayli güç başlığın ilginç yanı, iki farklı ihtimali aynı anda barındırması. Bir insanın davranışlarının “başkalarına ne hissettirdiğini” gerçekten bilmemesi mümkündür. Ama bir insanın bunu “bilmek istememesi” de mümkündür. Psikolojik ve felsefi açıdan bu ikisi aynı şey değildir. İlkinde “farkındalık eksikliği” vardır. İkincisinde ise, “farkındalıktan kaçınma”. Başkalarının zihnini görememek (okuyamamak), psikolojide “zihinselleştirme […]
Survivor 2026'da büyük final öncesi heyecan zirveye ulaştı. İstanbul'da gerçekleştirilecek büyük finale kalmak isteyen yarışmacılar, ikinci fnalist olabilmek için parkurda bütün güçleriyle savaştı. Seyirciler 15 Haziran akşamında oynanan kritik mücadelelerin ardından ikinci finalistin kim olduğunu merak etmeye başladı. Peki Survivor'da 2. finalist kim oldu? 15 Haziran Survivor'da finale kalan 2. yarışmacı kim oldu? Detaylar haberimizde...
Surbahan'da, 8 Ağustos 1938 günüydü; köyünden, tarlasından, okulundan topladıkları, suçsuz/günahsız doksan yedi canı, saatlerce -aç susuz- yürüterek "yasak bölge"ye getirdiler. Aç, yorgun, telaşlı, korkulu, umutsuz kafile iki günlük bekleyişten sonra, Zini Gediği'nde kurşuna dizildi. En küçüğü lisede, en büyüğü bir ayağı çukurda, tam 97 can, kurda, kuşa, yılanlara yem oldu. Yıllarca bir mezar taşı ve kefene sahip olamadılar.
Bu bölgenin halkından sağ kalanlar -ırkçıların deyimiyle "kılıç artıkları"- sürgüne gönderildiler. Bu yüzden nüfustaki doğum hanesinde "Balıkesir-Sındırgı" yazar. 1947’de, "memnu mıntıka" kararının kaldırılmasıyla birlikte ancak köylerine dönebilirler. Ama ortada artık bir köy yoktur; yanmış, yıkılmış, tarlaları bozulmuş, ekinleri yakılmış bir yıkıntı vardır. Ama insan bu, hem yıkar, hem yapar. O -ötekilere inat- hep "yapanlar"dan olacaktır; hem de bütün ömrü boyunca.
Uzun boyu, heybetli cüssesi, başarılı öğrenciliğiyle, Erzincan Askerî Lisesi’ne girer. Harp Okulu’ndaki askeri törenlerde sancağı taşıyan isimlerdendir. Bir gece, rutin aramalar sırasında yatakhanedeki dolabında "Ehlibeyt" dergisi bulunur. İlk soruşturmasını bu yüzden geçirir. Soruşturma sonunda aklanırsa da, bu olay -okulunu bir yıl geç bitirmesine-, 1966'da mezun olmasına yol açar. Dergiyi hemşerisi Doğan Kılıç'tan almıştır. O da, Şıh Hasanlılardandır. Horasan'dan gelip, Malatya'ya, oradan Mercan teklerindeki Surbahan'a yerleşen kafilelerdendirler.
İlk görev yeri, bir sürgün yeri niteliğindeki Ağrı'dır. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nda savaş pilotu olarak görev yapar ve gazi olur. Artık göğsünde mensubu olduğu ordu tarafından verilmiş bir gazi madalyası taşımaktadır.
***
12 Eylül referandumunda, askeri lojmanlarda oyunu açık kullanan az sayıdaki askerden biridir. Darbenin en şiddetli günlerinde -Erzincan’daki görevi sırasında- tıpkı 1938'deki gibi, işkencelere alınmış köyünün gençlerine sahiplik etmek için devreye girer. O kara günlerde, helikopterini köyüne, Surbahan'a indirir.
Bu -üstünde resmi üniforması ve yeşil pilot tulumu ile- kuşatma altındaki köylülerine ve eziyet gören gençlere apaçık bir moral ve "yalnız değilsiniz" mesajıdır. Bu uçuş aynı zamanda -Kıbrıs'tan sonra- onun Surbahan göklerinde bir kartal olarak belirdiği tarihi bir andır. Ve bu hareket ile bu defa halkının kalbinde ona ayrılmış bir "altın madalya" vardır.
Emeklilik sonrası, üç yıl İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde çalışır. O dönemi bilenler, ona, “bulutlara yağmur tohumlama yapan pilot” derler. Bu defa göklere -savaşmak için değil-, insanın, hayvanın ve bitkinin yaşam alanı olan toprak, tarım ve hayat için yükselmiştir. Ancak bu halk kahramanı, gökleri fetheden bu kartalı, yeni bir "ödül" beklemektedir: Tayyip Erdoğan’ın 1994'te İBB Başkanı olmasıyla, görevine son verilen ilk kişilerden olacaktır. Bu aslında, ona ve soyundan gelenlere verilmiş "yeni bir madalya"dır.
***
Emeklilik yıllarında Surbahan'ı ihmal etmez; Kılıçkaya Köy Derneği’ni kurar ve başkanlığını yapar. Ömrünün sonuna kadar köyüne hizmet etmeyi sürdürür, binlerce ağacın dikilmesine öncülük eder. Onun için küçük ya da büyük hizmet yoktur, yalnızca halka hizmet vardır.
Dersim tertelesi için ilk "dava"nın 1960'larda Zini Gediği Katliamı için Erzincan'da açıldığı söylenir. Yıl 1960'lardır. Bu aynı zamanda Dersim ile ilgili tarihteki ilk "hak arama" girişimidir. O dönemde bu meseleyi merak etmek de, bu katliamdan ötürü hesap sormak da çok zor bir iştir. Bunu başaranlar, en az yirmi-otuz yıldır tüm dünyaya egemen olan "tarihle yüzleşme" dalgasını -hem de geçen yüzyılın ortalarında- başlatanlar, Surbahan köylüleridir.
Surbahan'ın Kartalı, adıyla sanıyla Albay İsmail Karadağ, 2026 senesinin, 6 Haziran gününde, Zini Gediği göklerinde son defa uçar. Geride temiz bir ad, borçsuz bir hayat kalır.