Çağımızın ekonomik, siyasal ve ekolojik krizlerinin tam merkezinde yer alan zorunlu göç, insanlığı yeni ve kalıcı bir varoluş mücadelesiyle karşı karşıya bırakıyor.
Prof. Dr. Yasemin G. İnceoğlu ve Dr. Savaş Çoban, “Yersiz, Yurtsuz, Sınıfsız: Türkiye’de Göçmenlik Halleri” kitaplarıyla göç olgusunu ana akım medyanın ve popülist siyasetin “güvenlik tehdidi” yaklaşımından çıkararak derinlikli bir sınıfsal analize tabi tutuyor.
Göçmenlerin görünmez kılınan emeğini, esnek sömürü düzenini ve medyadaki nesneleştirme pratiklerini masaya yatıran yazarlar, kapitalizmin kriz yönetim araçlarını tartışıyor. Bu bütünlüklü çalışmanın arka planını aktaran İnceoğlu ve Çoban, göçmenliğin yapısal gerçeklerine dair sorularımızı yanıtladı.
Sizi göçmenlerin yaşadıkları sorunları ve zorunlu göçü, aynı zamanda bunun iktisadi, siyasal, sosyal ve ekolojik nedenlerini anlattığınız bu çalışmayı hazırlamaya iten neden neydi?
Yasemin G. İnceoğlu: Göç çoğu zaman yalnızca “sınır güvenliği”, “mülteci krizi”, “demografik tehdit” ya da “insani yardım” başlıkları altında tartışılıyor. Oysa göç dediğimiz olgu, yalnızca insanların bir ülkeden başka bir ülkeye hareket etmesinden ibaret değil. Çağımızın ekonomik, siyasal ve ekolojik krizlerinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir tarihsel sürecin sonucu. Biz de bu çalışmada tam olarak bu bütünlüklü tabloyu görünür kılmak istedik.
Türkiye’nin konumu da bu çalışmayı hazırlamamızda belirleyici oldu. Çünkü Türkiye artık yalnızca transit bir ülke değil, milyonlarca göçmenin yaşadığı, çalıştığı ve hayat kurmaya çalıştığı bir ülke haline geldi. Bizi etkileyen önemli meselelerden biri de göçmenlerin yaşadığı görünmezlikti. Göçmenler gündelik hayatın her yerindeler, inşaatlarda, tekstil atölyelerinde, tarlalarda, restoranlarda, bakım işlerinde çalışıyorlar. Fakat aynı zamanda görünmüyorlar; ne emekleri, ne hakları ne de yaşadıkları sömürü görünüyor.
Oysa göçmenler bugün küresel ekonominin en güvencesiz emek gücünü oluşturuyor. Düşük ücretlerle, uzun saatlerle, çoğu zaman kayıt dışı koşullarda çalıştırılıyorlar. Kapitalizm bugün göçmen emeğine büyük ölçüde bağımlı hale gemiş durumda ama aynı sistem göçmenleri sürekli geçici, kırılgan ve haklardan yoksun bırakıyor. Bu çelişkiyi görünür kılmak istedik.
Ekolojik boyut da bizim için çok önemliydi. Çünkü önümüzdeki yıllarda iklim krizinin yaratacağı zorunlu göçler bugünkünden çok daha büyük boyutlara ulaşacak. Su krizleri, tarımsal çöküş, aşırı sıcaklıklar ve doğal afetler milyonlarca insanı yerinden edecek. Ancak mevcut uluslararası hukuk sistemi hâlâ “iklim mültecisi” kavramını bile tam anlamıyla tanımıyor.
Kitabın alt başlığı “Türkiye’de Göçmenlik Halleri” olsa da ana başlıkta bizi üç vurucu kavram karşılıyor: Yersiz, Yurtsuz, Sınıfsız. Göçmenliği sadece bir mekân değişimi değil, aynı zamanda radikal bir “sınıfsızlaşma” veya “yeniden sınıfsallaşma” süreci olarak mı okumalıyız?
Savaş Çoban: Sorunun cevabı ikisi birden: Göçmenlik hem bir sınıfsızlaşmadır hem de acımasız bir yeniden sınıfsallaşmadır. Bu iki süreç birbirini dışlamıyor, aksine aynı anda ve aynı bedende yaşanıyor. Göçmen, kapitalizmin makinesinde bir yere yerleştiriliyor; ama bu yer, sınıfsal kimliğin getirdiği kolektif güç, dayanışma ve mücadele kapasitesinden kasıtlı olarak yoksun bırakılmış bir yerdir. Kitabın bu kavramsal üçlüsünü — Yersiz, Yurtsuz, Sınıfsız — bir arada okumak, göçün yalnızca sosyal ya da insancıl bir sorun olmadığını; özünde kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretilmesinin bir mekanizması olduğunu anlamamızı sağlıyor.
Kitapta “kapitalist devletler sistemi içinde yeni sınırların nasıl şekillendiği” üzerine duruluyor. Küreselleşen dünyada sermaye sınır tanımadan dolaşırken, emeğin ve insanın önüne örülen bu yeni “görünmez/görünür sınırlar” kapitalizmin hangi krizlerine çare üretmeye çalışıyor?
Yasemin G. İnceoğlu: Yeni sınır politikalarını yalnızca güvenlik meselesi olarak değil, kapitalizmin kriz yönetim araçlarından biri olarak görmek gerekiyor. Çünkü neoliberal kapitalizm derin bir çelişki içinde işliyor. Bir yandan ucuz ve esnek emeğe sürekli ihtiyaç duyarken öte yandan bu emeğin tam hak sahibi yurttaşlara dönüşmesini istemiyor. Göçmen emeği tam da bu çelişkinin merkezinde duruyor. Bugün Avrupa’dan Körfez ülkelerine, Amerika’dan Türkiye’ye kadar pek çok ekonomi göçmen emeğine büyük ölçüde bağımlı. Tarım, inşaat, lojistik, bakım sektörü, tekstil, gıda ve hizmet sektörleri göçmen işçiler olmadan büyük ölçüde işleyemez hale gelmiş durumda.

Yeni sınır rejimlerinin bir diğer önemli işlevi de kapitalizmin ekonomik krizlerini yönetmek. Çünkü neoliberal politikalar dünya genelinde büyük eşitsizlikler yarattı. İşsizlik, güvencesizlik, barınma krizi ve yoksullaşma giderek derinleşiyor. Ancak siyasal iktidarlar bu yapısal sorunların nedenlerini tartışmak yerine çoğu zaman göçmenleri hedef gösteriyor. Böylece ekonomik sorunların gerçek sorumluları görünmez hale gelirken toplumsal öfke en kırılgan kesimlere yönlendiriliyor.
Yeni sınır rejimleri aslında kapitalizmin çok katmanlı krizlerini yönetme çabası. Ekonomik krizleri, emek krizlerini, güvenlik krizlerini, ekolojik krizleri ve siyasal meşruiyet krizlerini aynı anda düzenlemeye çalışıyorlar. Ancak bunu yaparken de milyonlarca insanı sürekli güvencesizlik içinde yaşamaya mahkûm ediyorlar.
Ana akım siyaset ve medyanın göçü sürekli bir “ulusal güvenlik tehdidi” ya da “kriz” olarak kodlaması, toplumdaki göçmen karşıtlığını nasıl besliyor? Artan göçmen karşıtlığı yerlerinden ve yurtlarından edilen göçmenleri nasıl etkiliyor?
Savaş Çoban: Ana akım medyanın ve popülist siyasetin göçü belirli kavramlarla çerçeveleme biçimi, salt bir habercilik tercihi değil, ideolojik bir operasyondur. “Ulusal güvenlik tehdidi”, “kriz”, “işgal”, “istila”, “ekonomik yük” gibi kodların sistematik biçimde kullanılması, göçmenleri toplumun normal düzenine yabancı ve tehlikeli bir unsur olarak inşa eder.
Nedensel boyutuyla bakıldığında, bu çerçeveleme yapısal sorunları gizlemenin en etkin aracıdır. Medya göçün asıl nedenlerine değil, görünür semptomlarına odaklanır. Bir toplumda işsizlik artıyorsa, ücretler düşüyorsa, kamu hizmetleri bozuluyorsa, bu sorunların yapısal kaynaklarını tartışmak ideolojik açıdan risklidir.
Bunun yerine “göçmenler işleri çalıyor”, “göçmenler kaynakları tüketiyor”, “göçmenler güvenliği tehdit ediyor” söylemleri öne çıkarılır. Halkın öfkesi, sistemi sorgulayacağı yerde, sistemin yarattığı kurbanları hedef alır hale gelir.
Göçmenlerin bu süreçten nasıl etkilendiğine bakıldığında, zararın birden fazla boyutta aynı anda işlediği görülüyor. Fiziksel güvenlik tehlikesi en görünür boyutudur; ancak bunun yanı sıra psikolojik yıkım da son derece derin izler bırakır. “Yasa dışı”, “işgalci”, “geçici” gibi etiketler, göçmenin bulunduğu topluma aidiyet duygusunu temelden zedeler. Böylece toplumun göçmenden beklediği “entegre olma” hedefi, bizzat o toplumun medyası ve siyaseti tarafından sabote edilmiş olur.
Türkiye’deki ana akım medya pratiklerinin göçmeni “özne” olmaktan çıkarıp nasıl birer “nesneye” ya da sadece “sayıya” dönüştürdüğünü düşünüyorsunuz Türkiye’de göçmenlere yönelik yükselen ırkçı tepkilerin inşasında ekonomik güvencesizlik ve sınıfsal kaygılar nasıl bir kaldıraç olarak kullanılıyor?
Yasemin G. İnceoğlu: Türkiye’de ana akım medyanın göçmenleri temsil etme biçimi, modern medyanın genel işleyişine dair çok temel bir sorunu görünür kılıyor: Karmaşık toplumsal deneyimlerin sadeleştirilerek yönetilebilir imgelere dönüştürülmesi. Göçmenler çoğu zaman yaşayan, çalışan, düşünen, gündelik hayat kuran bireyler olarak değil; ya “mağduriyet nesnesi” ya da “güvenlik sorunu” olarak temsil ediliyor.
Özellikle haber dilinde göçmenler çoğu zaman isimleriyle değil sayılarla ifade ediliyor. Bu dil, göçmenleri tek tek insan olmaktan çıkarıp anonim bir kalabalığa dönüştürüyor. Oysa her rakamın arkasında son derece somut hayatlar var. Benzer bir sorun görsellikte de ortaya çıkıyor. Kalabalık sınır geçişleri, şişme botlar, tel örgüler, polis müdahaleleri ve toplu hareket eden kalabalıklar gibi tekrar eden imgeler, göçmenleri birey olmaktan çıkarıp “hareket eden kitleler” olarak kodluyor. Bir diğer önemli mesele göçmenlerin kendi seslerinin medyada neredeyse hiç yer bulamamasıdır. Onların yerine siyasetçiler, güvenlik uzmanları ve yorumcular konuşuyor.
Tam da bu noktada göçmen karşıtlığının yükselişi devreye giriyor. Arka planda çok daha derin bir ekonomik güvencesizlik ve sınıfsal kaygı vardır. Neoliberal politikaların yarattığı işsizlik, düşük ücretler, barınma krizi ve geleceksizlik hissi arttıkça, toplumdaki öfke çoğu zaman en görünür ve en kırılgan gruplara yöneltilir. Göçmenler bu süreçte bir tür “kriz tamponu” işlevi görür.
Bu noktada sermaye açısından işlevsel bir mekanizma oluşur: Yerli ve göçmen işçiler birbirinin rakibiymiş gibi konumlandırılır. Oysa her iki grup da aynı güvencesizlik rejiminin içinde. Fakat bu ortak gerçek görünmez kılındığında sınıfsal dayanışma zayıflar ve emekçi kesimler arasındaki öfke yatay düzeyde bölünür.
Bununla birlikte çok temel bir çelişki var. Türkiye ekonomisi birçok sektörde göçmen emeğine bağımlı. Tarım, inşaat, tekstil ve hizmet sektörleri göçmen işçiler olmadan ciddi biçimde aksayabilir.
Yani sistem bir yandan göçmen emeğini kullanırken diğer yandan göçmen karşıtlığını besliyor.

İklim krizi, derinleşen ekonomik eşitsizlikler ve bitmeyen bölgesel çatışmalar düşünüldüğünde, önümüzdeki çeyrek asırda “göçmenlik halleri” daha da yapısal bir norm haline gelecek gibi görünüyor. Kalıcı bir “birlikte yaşam” pratiği için ne yapılmalı?
Savaş Çoban: İklim krizi, ekonomik eşitsizliklerin derinleşmesi ve bölgesel çatışmaların süreklileşmesi, göçü istisnai bir durum olmaktan çıkarıp kalıcı bir insanlık hali haline getiriyor. Önümüzdeki çeyrek asırda bu tablo daha da ağırlaşacak çünkü antroposen çağındayız ve işler geri dönülmez şekilde kötüye gidiyor. Bu bağlamda “birlikte yaşam” artık romantik bir ideal değil, insanlığın önündeki zorunlu ve varoluşsal bir siyasi meydan okumadır.
Atılması gereken ilk adım, medyanın etik sorumluluğunu üstlenmesidir. İnsan onurunu merkeze alan, göçmenlerin başarı hikâyelerini, topluma katkılarını, ekonomik ve kültürel zenginliklerini görünür kılan bir habercilik anlayışı hem mümkün hem de zorunludur.
Medya okuryazarlığının toplumsal ölçekte yaygınlaştırılması ise belki de en uzun vadeli ama en kalıcı müdahaledir. Dijital çağda nefret söylemi artık ağırlıklı olarak sosyal medya algoritmaları aracılığıyla yayılıyor. Bizim düşüncemize göre en köklü çözüm, sınıfsal farkındalık ve işçi dayanışmasıdır. Göçmen karşıtlığının ideolojik temeli, göçmenleri ve yerli işçileri birbirinin rakibi olarak konumlandırmaktır.
Oysa her ikisi de aynı yapısal güçlerin kurbanıdır: Sermayenin emeği mümkün olduğunca ucuzlatma ve parçalama mantığının. Göçmen ve yerli işçi ayrımını körükleyen her söylem, sermayenin emek üzerindeki iktidarını pekiştirir.
Kaynak: BirGün
