Vicdanın Çıkmazı
Ahlaki Yaralanma ve Tanıklığın Çağı Üzerine
Geçen yazımda çağımızın en belirgin özelliklerinden birinin, sistematik bir maruz bırakılma hâli olduğunu; acının, öfkenin ve felaketin sürekli dolaşıma sokulduğu bir görünürlük düzeni içinde yaşadığımızdan bahsetmiştim fakat o yazının ardından zihnimde başka bir soru takılı kaldı: İnsan, bütün bu tanıklıkla ne yapar? Bilmek, insana nasıl bir sorumluluk yükler? Ve bu sorumluluğu yerine getiremediğinde vicdanına ne olur?
İnsan zihni ne kadar kötülüğe tanıklık edebilir?
Belki de asıl soru bu değildir.
Asıl soru şudur:
Bir insan, tanık olduğu kötülüğün ne kadarına gerçekten müdahale edebilir?
Bu iki soru arasındaki mesafe, çağımızın en görünmez yaralarından birini oluşturuyor.
İnsanlık tarihi boyunca kötülük hep vardı. Savaşlar, kıtlıklar, sömürü, şiddet, ayrımcılık, istismar… Bunların hiçbiri yeni değil. Yeni olan, insanın bunların neredeyse tamamına aynı anda tanıklık edebilmesi. Bir önceki yazımda da buna değinmiştim.
Uzun yıllar boyunca insanın ahlaki sorumluluğu büyük ölçüde ulaşabildiği dünyayla sınırlıydı. Mahallesi, ailesi, komşuları, iş arkadaşları… Vicdan çoğunlukla elin uzanabildiği yerlerle sınırlıydı.
Bugün ise vicdanın sınırları genişledi.
Artık dünyanın öbür ucundaki bir savaşın görüntülerine, açlıktan ölen çocuklara, zorunlu göçe, çocuk işçiliğine, işkenceye, iş yerinde sistematik mobbinge, aile içinde yıllarca gizlenmiş cinsel şiddet hikâyelerine ya da görünmez bırakılmış yalnızlıklara tanıklık ediyoruz. Kötülüğün sınırı olmadığını sadece görüyoruz da değil.
Biliyoruz.
Belki de insanlık tarihinde ilk kez bu kadar çok şey biliyoruz.
Fakat bilgi arttıkça gücümüz aynı ölçüde artmadı.
Tam tersine, çoğu zaman ne kadar çok şey görürsek o kadar küçük hissediyoruz.
Psikolojide “ahlaki yaralanma” olarak adlandırılan kavram ilk kez savaş gazilerini anlamaya çalışırken ortaya çıktı. Kişinin yalnızca maruz kaldığı travmayla değil, vicdanıyla yaşayamadığı çatışmayla da yaralanabileceğini anlatıyordu.
Bugün ise bu kavram yalnızca savaş alanına ait görünmüyor.
Çünkü artık insanı yaralayan yalnızca kötülüğün varlığı değil.
Kötülüğü görmesine rağmen ona engel olamamak.
Üstelik bu yalnızca küresel felaketler için geçerli değil.
Bazen aynı evin içinde yaşanıyor.
Bir iş yerinde bir çalışanın sistematik olarak aşağılandığını görüyorsunuz. Konuşursanız dışlanabilir, işinizi kaybedebilirsiniz.
Bir ailede yıllarca süren istismarı biliyorsunuz. Konuştuğunuzda size inanılmayabilir ya da ailenin düzenini bozmakla suçlanabilirsiniz.
Bir kurumdaki adaletsizliğe tanıklık ediyorsunuz. Sesinizi yükseltiyorsunuz ama yalnız bırakılıyorsunuz.
Bazen mesele cesaret değildir.
Bazen mesele, cesaretin tek başına bırakılmasıdır.
Çünkü her toplum yalnızca neyi ödüllendirdiğiyle değil, neyi susturduğuyla da kendini inşa eder.
İnsan çoğu zaman kötülüğe ortak olduğu için değil, kötülük karşısında etkisiz bırakıldığı için yaralanır.
Vicdan eylem ister.
Fakat dünya her zaman eyleme izin vermez.
İşte ahlaki yaralanma tam da bu boşlukta büyür.
Belki bu yüzden birçok insan açıklayamadığı bir suçluluk duygusuyla yaşıyor.
Yeterince yardım etmediği için.
Yeterince konuşmadığı için.
Yeterince değiştiremediği için.
Oysa bazen mesele istememek değildir.
Yapamamak da değildir.
Yapmanın bedelinin tek bir insanın omuzlarına yüklenmesidir.
Belki de çağımızın en büyük paradoksu burada yatıyor.
Hiç bu kadar çok şeyin farkında olmamıştık.
Hiç bu kadar çok tanıklık etmemiştik.
Hiç bu kadar geniş bir vicdani ufka sahip olmamıştık.
Ama aynı zamanda hiç bu kadar güçsüz hissetmemiştik.
Çünkü vicdanımız küreselleşti.
Eylem kapasitemiz ise çoğu zaman yerel, sınırlı ve kırılgan kaldı.
Üstelik yalnızca gücümüzün yetmediği durumlarda değil; gücümüzün yetebileceği yerlerde de çoğu zaman yalnız bırakılıyoruz.
Konuştuğumuz için cezalandırılıyor, itiraz ettiğimiz için dışlanıyor, dayanışma aradığımızda sessizlikle karşılaşıyoruz.
Böylece insan yalnızca dünyadaki kötülükle değil, kendi etkisizliğiyle de mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bu güçsüzlük zamanla yalnızca umutsuzluk üretmiyor.
İnsanı pasifleştiriyor.
Çünkü sürekli sonuç alamayan bir vicdan, kendini koruyabilmek için geri çekilmeye başlıyor.
Belki bugün duyarsızlık dediğimiz şeyin bir kısmı da budur.
Kötülüğü önemsememek değil.
Kötülüğün ağırlığını sürekli taşıyamamak.
Şefkat de tükenebilen bir kaynaktır.
İnsan yalnızca gördüğü acılar yüzünden yorulmaz; sürekli müdahale etmesi gerektiğini hissedip bunu başaramadığı için de yorulur. Vicdan eyleme dönüşemediğinde, kendi içinde dönmeye başlar. Önce suçluluğa, sonra çaresizliğe, en sonunda sessizliğe dönüşebilir.
Belki de pasiflik çoğu zaman ahlaki bir zayıflık değildir.
Tekrarlanan çaresizliğin sonucudur.
Bu yüzden belki de çağımızın asıl sorunu farkındalık eksikliği değildir.
Tam tersine.
Farkındalığımız hiç olmadığı kadar büyük.
Sorun, bu farkındalığı ortak eyleme dönüştürebilecek toplumsal güveni, dayanışmayı ve kurumları aynı ölçüde inşa edememiş olmamızdır.
Belki insanı tüketen şey dünyanın kötülüğü değildir.
Vicdanının sürekli harekete geçmek istemesi ama çoğu zaman harekete geçebileceği bir zemin bulamamasıdır.
Bu yüzden belki de sormamız gereken soru, “İnsanlar neden duyarsızlaştı?” değildir.
Asıl soru şudur:
Vicdanının erişebildiği ama eyleminin erişemediği bir dünyada insan, insan kalmayı nasıl başarır?
Belki de çağımızın en derin yarası, kötülüğün varlığı değildir.
Vicdan ile eylem arasına yerleşen o görünmez mesafedir.
Vicdanın Çıkmazı was originally published in Türkiye Yayını on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.
To read the full story from the source: Medium Türkiye Yayını






