Türkiye’nin ikinci yüzyılı için bir rekabet manifestosu
Son kırk yılda dünyanın farklı coğrafyalarında aynı soruyla karşılaştım:
Bir ülke gerçekten nasıl zenginleşir?
Bu sorunun peşinden diplomat olarak Ankara, Pekin, Brüksel ve Paris’te; OECD ve Uluslararası Enerji Ajansı’nda; uluslararası şirketlerin yönetim kurullarında ve yatırımcılarla yaptığım sayısız görüşmede koştum.
Şunu gördüm: Kalıcı refahın tek bir sihirli formülü yok.
Ama başarısızlığın ortak bir nedeni var.
Parçalı düşünmek.
Sanayiyi konuşurken enerjiyi unutuyoruz.
Enerjiyi konuşurken finansmanı.
Finansmanı konuşurken hukuku.
Hukuku konuşurken eğitimi.
Eğitimi konuşurken yapay zekayı.
İklim değişikliğini konuşurken rekabet gücünü.
Sonunda herkes kendi alanında haklı oluyor fakat ülke bir bütün olarak istediği sıçramayı gerçekleştiremiyor.
Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu temel mesele de budur.
Dünya yeni bir rekabet dönemine giriyor
Küresel ekonomi yeni bir döneme adım atıyor.
Serbest ticaretin yerini giderek ekonomik güvenlik, tedarik zinciri dayanıklılığı ve jeoekonomik rekabet alıyor.
ABD stratejik sektörlerini yeniden ayağa kaldırıyor.
Avrupa sanayisini korumaya çalışıyor.
Çin teknoloji ve üretimde küresel liderlik hedefini büyütüyor.
Hindistan yeni üretim merkezi olmayı hedefliyor.
Körfez ülkeleri petrol gelirlerini yapay zekaya, lojistiğe ve ileri teknolojiye dönüştürüyor.
Artık ülkeler yalnızca mal ihraç etmiyor.
Teknoloji ihraç ediyor.
Standart ihraç ediyor.
Veri ihraç ediyor.
Güven ihraç ediyor.
Bu yeni dünyada rekabet yalnızca fabrikalarda değil; laboratuvarlarda, veri merkezlerinde, üniversitelerde ve finans piyasalarında kazanılıyor.
Türkiye’nin güçlü bir temeli var
Karamsarlığa gerek yok.
Türkiye son yirmi yılda küçümsenmeyecek başarılar elde etti.
Savunma sanayiinde ulaşılan seviye uluslararası saygı görüyor.
İhracat önemli ölçüde arttı.
Otomotiv, beyaz eşya ve makine sanayii küresel değer zincirlerine entegre oldu.
Karadeniz doğal gazı enerji güvenliği açısından stratejik bir kazanım oldu.
Yenilenebilir enerji yatırımları hızlandı.
Nükleer enerji programı geleceğe yönelik önemli bir adımdır.
Ulaşım ve lojistik altyapısında büyük yatırımlar yapıldı.
Bütün bunlar inkâr edilemez kazanımlardır.
Ancak mesele yalnızca bugüne kadar yapılanlar değildir.
Mesele, bunların üzerine nasıl daha rekabetçi bir ekonomi inşa edeceğimizdir.
Artık yeni bir sıçrama dönemine ihtiyaç var.
Sanayi 5.0 ve erken sanayisizleşme riski
Yeni çağın adı yalnızca dijital dönüşüm değildir.
Bu, Sanayi 5.0 dönemidir.
İnsan ile yapay zekanın, üretim ile verinin, enerji ile sürdürülebilirliğin birlikte yönetildiği yeni bir üretim modeli.
Fabrikalar artık sadece üretim yapmıyor.
Veri topluyor.
Kendi süreçlerini optimize ediyor.
Enerjiyi daha verimli kullanıyor.
Karbon ayak izini azaltıyor.
Yapay zeka ile karar alıyor.
Türkiye bu dönüşümün dışında kalamaz.
Çünkü aynı anda başka bir riskle de karşı karşıyayız:
Erken sanayisizleşme.
İmalat sanayisinin ekonomideki ağırlığı henüz yüksek gelir seviyesine ulaşmadan gerilerse, ülkeler orta gelir tuzağından çıkmakta zorlanıyor.
Bu nedenle Türkiye’nin daha az değil, daha akıllı sanayiye ihtiyacı var.
Daha fazla teknoloji.
Daha yüksek katma değer.
Daha güçlü markalar.
Daha fazla araştırma ve geliştirme.
Rekabet gücü enerjiyle başlıyor
Enerji artık yalnızca bir maliyet kalemi değildir.
Rekabet gücünün belirleyicisidir.
Rakibiniz elektriği sizden yüzde yirmi daha ucuza kullanıyorsa, çoğu zaman vergi teşviklerinden çok daha büyük bir avantaja sahiptir.
Bugün Almanya’nın yaşadığı deneyim bunun önemli bir örneğidir.
Yükselen enerji maliyetleri, Avrupa sanayisinin rekabet gücü üzerinde ciddi baskı oluşturdu.
Enerji fiyatları artık yalnızca faturaları değil; yatırım kararlarını, fabrika yer seçimlerini ve ihracat kapasitesini de belirliyor.
Türkiye’nin yenilenebilir enerji, doğal gaz, nükleer enerji ve enerji verimliliği alanlarında attığı adımlar doğru yöndedir.
Şimdi hedef, enerjiyi yalnızca güvenli değil, aynı zamanda rekabetçi maliyetle sunabilmektir.
Sermayenin maliyeti de rekabet gücüdür
Yüksek faiz sadece Merkez Bankası’nın konusu değildir.
Yüksek risk primi sadece finans piyasalarının sorunu değildir.
Yüksek borçlanma maliyeti, sanayicinin yatırım iştahını azaltır.
Girişimcinin büyümesini yavaşlatır.
İnovasyonu sınırlar.
Yatırımcı artık yalnızca getiriye bakmıyor.
Kurumsal kaliteye bakıyor.
Hukukun üstünlüğüne bakıyor.
Öngörülebilirliğe bakıyor.
Ucuz sermaye ile ucuz enerji birlikte düşünüldüğünde gerçek rekabet avantajı ortaya çıkıyor.
Yapay zeka ve yeşil dönüşüm aynı hikâyedir
Yapay zeka yalnızca teknoloji şirketlerinin meselesi değildir.
Tarımdan çeliğe…
Sağlıktan lojistiğe…
Finanstan enerjiye…
Bütün sektörleri yeniden şekillendiriyor.
Aynı şekilde iklim değişikliği de artık yalnızca çevrecilerin gündemi değildir.
Karbon vergileri…
Sınırda karbon düzenlemeleri…
Yeşil finansman…
Temiz üretim…
Bunların tamamı artık rekabet gücünün bir parçasıdır.
Ekolojik büyüme ile ekonomik büyüme birbirine rakip değil; birbirini tamamlayan iki hedeftir.
Sanayi 5.0’ın özü de budur.
Neden “Öğütçü Rekabet Güçlendirme Stratejisi”?
Yıllardır enerji, jeoekonomi, uluslararası yatırım ve rekabet üzerine çalışırken ulaştığım sonuç şudur:
Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir teşvik paketi değil ortak bir rekabet mimarisidir.
Bu nedenle önerdiğim çerçeveyi “Öğütçü Rekabet Güçlendirme Stratejisi” olarak adlandırıyorum.
Bu isim kişisel bir iddia değil, fikirlerin tartışılmasını kolaylaştıran kavramsal bir çerçevedir.
Porter denildiğinde rekabet stratejisi akla gelir.
Nye denildiğinde yumuşak güç.
Benim amacım da Türkiye’nin rekabet meselesini sanayi, enerji, finans, teknoloji, eğitim ve jeoekonomiyi aynı potada buluşturan bütüncül bir bakış açısıyla ele almaktır.
İlk 10 adım
Bu çerçevenin ilk 10 önceliği şunlardır:
- Rekabet gücünü devletin ortak stratejik hedefi hâline getirmek.
- Sanayi 5.0 dönüşümünü hızlandırmak.
- Erken sanayisizleşmeyi tersine çevirmek.
- Enerji maliyetlerini rekabet avantajına dönüştürmek.
- Borçlanma ve yatırım maliyetlerini düşürmek.
- Yapay zekayı üretimin merkezine yerleştirmek.
- İnsan sermayesini güçlendirmek.
- Ekolojik büyümeyi sanayi politikasıyla bütünleştirmek.
- Jeoekonomiyi dış politikanın temel araçlarından biri yapmak.
- Güçlü kurumlar ve ölçülebilir hedeflerle ilerlemek.
Ancak asıl mesele bu başlıkların her birini ayrı ayrı uygulamak değildir.
Asıl mesele, bunları birbirini tamamlayan bütünleşik bir millî rekabet stratejisinin parçaları hâline getirmektir.
Bir sonuç değil, bir başlangıç
Bugün Ege Bölgesi Sanayi Odası’nda ilk kez ana hatlarını paylaşacağım bu yaklaşım tamamlanmış bir model değildir.
Tam tersine…
Bu bir davettir.
Sanayiciye…
Üniversitelere…
Kamu kurumlarına…
Sendikalara…
Genç girişimcilere…
Türkiye’nin ortak aklına…
Bu on başlık zaman içinde geliştirilecek, zenginleştirilecek ve somut politika önerileriyle desteklenecektir.
Amacım bir slogan üretmek değil; Türkiye’nin ikinci yüzyılında uzun vadeli rekabet gücünü artıracak ortak bir düşünce zemini oluşturmaktır.
Cumhuriyet’in ilk yüzyılı devletin ve sanayinin inşa edildiği dönemdi.
İkinci yüzyıl ise rekabet kapasitesinin inşa edildiği dönem olmalıdır.
Türkiye’nin insan kaynağı var.
Sanayi geleneği var.
Girişimcilik ruhu var.
Jeostratejik avantajı var.
Şimdi bunları ortak bir vizyon etrafında birleştirme zamanı.
Eğer bu çalışma Türkiye’nin rekabet gücü üzerine daha nitelikli, daha uzun vadeli ve daha bütüncül bir tartışmanın başlamasına katkı sağlayabilirse, Öğütçü Rekabet Güçlendirme Stratejisi amacına ulaşmış olacaktır.
To read the full story from the source: Forbes Türkiye




