Soma Maden Katliamı’nın 12’nci yıldönümü: Yeraltından gelen umut
Meltem AKYOL
Gökay Çakır tıpkı Soma havzasındaki diğer işçiler gibi babadan çiftçiydi. Ülkenin hemen her yerinde çiftçilerin yaşadığı sorunlarla karşı karşıya kaldı. Maliyetler artıyor, ektikleri para etmiyordu. Geçim zorlaştı, artık yalnız değildi, evlenmişti. Sorumluluklar artıyor, geçim zorlaşıyordu. Çakır, böylece çiftçiliğinin yanına maden işçiliğini ekledi. 23’ündeydi. 22 yıl çalıştı madende. Kendi deyimiyle “40 yaşına kadar böyle devam etti hayatına, normal bir vatandaş olarak. Ta ki Soma’ya kadar.”
301 işçinin öldüğü Soma katliamından sonra işçilerin büyük bir cenderenin içinde olduklarını anlamaları ve karşı koyacak güçlerinin olmaması sarsıcı bir etki yarattı amele denizi Soma havzasında. Gökay Çakır sarsılan o işçilerdendi. Soma Katliamı’nın 12’nci yılında Soma’dan Ankara yürüyüşlerine uzanan mücadeleyi anlatan Gökay Çakır’a göre Türkiye’de madencilik hâlâ ölümle yaşam arasında sıkışmış bir ‘mecburiyet’… Çakır’ın hikâyesi yalnızca bir sendikacının hikayesi değil. Aynı zamanda Türkiye’de işçiliğin, göçün ve yoksulluğun hikâyesi… Kulak verelim…
KÖYÜMÜZÜ ALDILAR BİZİ MADENE MECBUR BIRAKTILAR
Maden işçiliğine ne zaman başladınız, daha önce ne iş yapıyordunuz?
Manisa Soma Ularca köyünde yaşayan ilkokul mezunu bir vatandaştım ben. Köylüyüm, köyünde hayvancılık yapan, çiftçilik yapan bir vatandaşıdım. 23 yaşına kadar. Köyümüzde, köylerde yaşayan insanlar çiftçilikten, hayvancılıktan başka bir şey bilmezler. Babam da çiftçiydi. Köylü insanlar siyaseti pek takip etmezler. Devleti çok yormazlar, kendi halinde yaşarlar. Ta ki 2000’li yıllara kadar. 2000’li yıllardan sonra Türkiye’de siyasi konjonktür insanlara şunu yaptı: Dediler ki; “Okulları köylerden taşıyacağız, şehirlerde okutacağız çocuklarınızı”. E çocukların şehre gelmesi o köylüyü, o çiftçiyi zorladı. Öyle olunca oradaki köylü, -çocuğunun kendisi gibi olmasını istemediği için köyü terk etti. Çocukları için şehre göç etti. Ee köylü insan, iş yok, nasıl adapte olacak şehir hayatına? Sonra kendini madende buluyorsun. ‘Nasip, öleceksek ölürüz, kalacaksak kalırız’ diye iniyorsun madene. Ben de onlardan biriyim işte. Askerden geldikten bir sene sonra, 21’inde evlendim. Çiftçilik para etmemeye başladı. Ektiğini satamıyorsun, sattığından para kazanamıyorsun; e artık yalnız da değilsin, yuva kurduğun için, çoluğun çocuğun olduğu için… 2 sene dayandım evlilikten sonra, mecbur kaldık. Şehre geldik. 22 sene çalıştım madende.
Köyüne geri de dönmedi mi kimse?
Kaldıysa dönersin. Seni köyünden aldı, buraya şehre getirdi. Şehirde seni bir daireye hapsetti… Senin köyün de maden sahası olduğu için köydeki evini, tarlalarını da aldılar elinden. Madenden çıkış aldın diyelim, nereye gideceksin. Köyüne de geri dönemiyorsun. O zaman sen mecbursun 365 gün madene gitmeye. Maden sektöründeki o patron ne derse onu yapmak zorunda kalıyorsun. Ben çok çileler çektim madenlerde, çok haklarım yendi. 40 yaşına kadar böyle devam ettim hayatıma. Normal bir vatandaş olarak…
301 İŞÇİ ÖLDÜ KİMSE SAHİP ÇIKMADI
Ne değişti sonra?
301 kişi iş cinayetinde hayatını kaybettikten, daha doğrusu katledildikten sonra durum değişti. Nasıl? Ben o zaman şu anda İmbat Şirketi’nde çalışıyordum. Bu 301’in 299 tanesi benim arkadaşım, yoldaşım, kardeşimdi. Soma’da, Kınık’ta. Bu arkadaşlarımla ben her gün yüz yüze bakıyordum, bildiğim tanıdığım insanlardı (Sesi çatallanıyor, bir burada bir de Tahir Çetin ve Ali Faik İnter’den bahsederken… Çok az konuşuyor bu konuda, zorlamıyorum). 301 kişi savaşta ölmüyor, bir anda ölüyor. O günden sonra, 47 gün işyerine adımımı atmadım. Bir hafta sokaklara çıkıp arkadaşlarımı defnettikten sonra 40 gün evden çıkmadım. Ben o günleri konuşmak istemiyorum. Tahir Çetin’i de anlat diyorlar. Ben bunları anlattığım zaman bir daha yaşıyorum. O yüzden konuşmuyorum. 26 gün depremde kaldım, onu da anlatmak istemiyorum. Bende kalıyor o.
Biz 301 arkadaşımızı kaybetmişken, işveren bir SMS ile ocakları kapattı, binlerce işçi sokakta kaldı. Tazminatları ödenmedi, ihbar kıdemleri ödenmedi. Özlük hakları, maaşları kaldı içeride. Sendikanın işçisine sahip çıkmadığını gördüm, siyasetçinin bir şey yapmadığını gördüm, patronun ceza almadığını gördüm. O saatten sonra Gökay Çakır’ın beyni 180 derece ters döndü.
Sonra…?
O zaman biz Bağımsız Maden İş Sendikası’nı kurmaya karar verdik. Böyle kısa anlatıyorum ama uzun sürdü. Öyle hemen olmadı yani. Benden önceki önderimiz Tahir Çetin -rahmetlik nur içinde yatsın, mekanı cennet olsun- Başaran abi (Aksu), Kamil abi (Kartal) geldi bize,
“Siz bu işi yapmak isterseniz sendika kuracaksınız” dediler. Karar verdik, sendikayı kuracağız. Sendikayı kurmamız için de yedi arkadaş bulmamız lazım, iki biz, ama beş arkadaş daha lazım. Köylü insanı ya madenci, o yüzden “kurulamaz” korkusu var. Sonunda ikna ettik arkadaşlarımızı. O beş kişiyi yedi ay sonra bulabildik! Sonra da Soma’da SMS ile işten atılan binlerce işçinin tazminatı ve hakları için mücadeleye başladık. Maden ocaklarında, sokaklarda, yollarda, meydanlarda, yollarda, yürüyüşler, eylemler, açıklamalar, yol kesmeler, gözaltılar… Ve sonunda Meclis’te düzenleme yapıldı, dediler ki ’Bu işçiler haklı’, İşçilerin tazminatı aldık.
Uyar Madencilikte çalışan işçiler için mücadeleye başladık sonra. Patron bütün işyerini boşaltmış, sadece 1969 model bir kamyon bırakmış. Bu sendikalar işçinin hakkını savunmadığı için biz başladık bu işe. Ankara’dan dönerken Genel Başkanımız Tahir Çetin ve Ali Faik İnter kardeşimizi trafik kazasında kaybettik. Yorgunluktan, açlıktan bitkin düşmüşler, direksiyon başında uyuyup kalmışlar (Sesi titriyor, çok detaya girmeden geçiyor burayı da). Ben o zaman mali sekreterdim, arkadaşlar ‘Sen genel başkanlığı yaparsın’ dediler. Genel Başkan oldum.
BİRİLERİNE SIRTINI DAYARSAN
Gelelim yakın zamanda Türkiye’nin gündemine oturan Doruk madencilik direnişine… Nasıl başladı?
Yıldızlar SSS Holdinge bağlı Doruk Madencilik işçilerinin 2022’den bu yana alamadıkları tazminat ve ücret hakları almak için mücadele ediyordu. Ankara yürüyüşüne başlamadan önce işçilerle toplantılar yaptık. Ben de madenci olduğum için madencinin derdinden çok iyi anlayabiliyorum. Madencinin sofrasında ne olduğunu da yattığı yerin nasıl olduğunu çok iyi bilen insanım. Çünkü ben de onlar gibi madende çalıştım, 22 sene ekmeğimi paylaştım. Toplantıdan sonra bazı arkadaşların kafasında soru işaretleri olduğunu gördüm. İşçi seni tanısa da sana güvenmesi için belli bir zaman geçmesi lazım. 9 gün yollarda yürüdük, yanlışlarımızı doğrularımızı konuştuk, anladılar ki sarı sendikalar boş, siyasetçiler onları hatırlamıyor. İşte işçi bize yolda güvendi. Ankara’ya güçlü bir şekilde geldik.
Direnişin kırıma noktası ne oldu?
İşçi arkadaşlarımız üstünü çıkarmıştı, açlık grevine başlamışlardı. 8 saat bizi orada kaldırıma mahkûm ettiler; bir tarafımızda duvar, diğer tarafımızda araçlar. Ölümle savaş yaptık, eksi 3 derecede oturttular bizi, işçilere karton bile vermediler, battaniyelerimizi içeri sokmadılar, suyumuzu vermediler, dışarıdan su girmedi. Sabaha karşı saat altıda bizi gözaltına aldılar. Bu gözaltı kırılma noktası oldu. Yedi kat yerin altında çalışan işçiler alının terini istedi diye oldu bunlar. Bir de 23 Nisan’da çocuklarımızın işçilerin yanına gelmesi… Bu ülkede birilerine sırtını dayarsan hemi zengin olursun hemi güzel olursun hemi akıllı olursun. İşçi çocuğuna çikolata alamazken işçinin parasını vermeyenlerin şeker alır gibi binlerce ruhsat aldığını gördü işçi. Siyasetin de, sendikanın da bizi umursamadığını gördü. Türkiye’de patronlar, bir avuç insan milyonları yönetiyorlar ama pervasızca yönetiyorlar. Bunu siyasetle yapıyorlar, sendikalarla yapıyorlar. Sendikalar işçilerden aldığı gücü patrona veriyor, siyaset de. Patron da sırtını dağlara dayadım zannediyor ama halk daha kalabalık. Halkın sesi daha gür çıkabiliyor yan yana geldiği zaman. Bağımsız Maden İş de bunu görüyor, gösteriyor. Kazanım da kaçınılmaz oluyor.
KEFENİ CEBİMİZE KOYUP İNDİK MADENE
Başaran Aksu, Tahir Çetin ve Ali Faik İnter’i anlattığı ‘Ruhu Olan Yollar’ kitabında “Son ana kadar madene inmeye devam ettiler. Hep madenciyle beraberdiler” diyordu. Siz de”Böyle sendika başkanı olur mu” sorusunu sorduruyorsunuz işçilere. Çizmesine taş kaçan işçinin halinden anlamanın masa başı sendikacılıktan farkı ne sizce?
Madende çalışıyorsun, kelleni torbaya, kefeni cebine koyuyorsun. Maden işçisi olmak demek, dünya ile ilişkiyi kesmek demek. “Evet ölebilirim” diye iner madene, çocuklarına bakmak için. 22 sene her gün ailemle helalleştim. Geldiğin yeri unutmamam lazım. Madende çalışan işçinin çizmesine taş kaçtığını biliyorsam, çizmesinin içinin terden su dolduğunu biliyorsam, baretinin kafasını sıktığını biliyorsam, evinde ne yediğini biliyorsam ve unutmazsam ona göre davranırım.
Ben bu sendikanın genel başkanıyım, hiçbir zaman maddi düşünmemişimdir. O işçiler sana bir ceket vermiş, ne için vermiş, haklarını savunman için. O ceketi taşıman lazım. Biz bütün işçilere, “Sendikanın genel başkanı olabilirsiniz” diyebiliyoruz. Hiçbir sendikacı bunu teklif edemez işçisine. Ama biz işçiler olarak bu ülkede hep seçen olmuşuz, hiç seçilen olmamışız. Herkesin seçme ve seçilme hakkı varsa, o zaman bu madenci niye seçilmiyor?
YER ALTINDA BİRLİK YER ÜSTÜNDE DAĞINIK
Neden olmuyor?
Bize yeşili gösterdiler, maviyi gösterdiler, kırmızıyı gösterdiler, beyazı göstermiyorlar. İşçiler, yerin altıda hepsi aynı yerde çalışıyor, yerin üstüne çıkıldığı gibi arı gibi dağılıveriyor. Hepsi ayrı bir yere gidiyor. Sendika işçiyi aydınlatmıyor çünkü, sendika hakkını, hukukunu, sınıf bilincini hiç bir şey göstermiyor işçisine. O zaman yönetmesi daha kolay oluyor. Patron diyor ki “Sendika başkanı bu olacak, biz bununla yol yürüyeceğiz.”
Siyaset de “Bu partiye oy verecekseniz, daha güzel kazanırız” diyor. Ama sonuçta hep onlar kazanıyor. Hepi işçi kaybediyor. Biz hepi işçi kazansın diye mücadele ediyoruz.
ÖLESİYE KADAR KİMSE HATIRLAMIYOR
Yeni iş cinayetlerinin önüne geçmek için nasıl bir sendikalı örgütlenme lazım ve bunun önündeki en büyük engel nedir sizce?
Aslında sendika işçinin yer altında da avukatı, yer üstünde de avukatı. İşçinin eğitimi güzel verilecek, malzemesi, ekipmanı… İşyerinde denetimi yapılacak. Sendika da yapılmayan her şey için mücadele edecek. Şimdi bu ülkede devletin kamudaki bir denetleme mühendisi, bir
iş yerini denetlemeye gelirken o iş yerinin bir ay önceden haberi oluyorsa -bu sendika aracılığıyla, siyaset aracılığıyla oluyorsa- burada sendikanın da, siyasetin de suçu var. Herkes suç işliyor ama hiç kimse görmüyor. Bizim ülkemizde unutturmayı çok seviyorlar. Ölesiye kadar seni kimse hatırlamıyor.
301 kişi savaşta ölmüyor, bir anda ölüyor. 42 kişi bir anda ölüyor. 9 kişi bir anda ölüyor. 18 kişi bir anda ölüyor. Sadece madencinin değil ki. Türkiye işçi sınıfının, Türkiye emekçilerinin kaderi bu zaten. Bak çocuklar ölüyor çalışırken 70 yaşını aşmış insanlar çalışırken ölüyor. Ölesiye kadar çalışmazsanız muhtaç olursunuz. Geçinemiyorsunuz çünkü. Türkiye’de kölelik sitemi var var. Durum bu.
Son söz… İşçi sınıfına da çağrısı var. Bir an evvel sarı sendikalardan kopsunlar, sararmış solmuş o sendikalar. Bizim gibi bağımsız sendikalara yönelsinler. Onlar çürümüş, 30 senelik genel başkan olmaz, patronla kol kola sendikacılık olmaz. İşçi sınıfı bir an evvel bu sendikalardan
kopmalıdır.
To read the full story from the source: BirGün






