Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

Saklanmak, bulunmak ve ait hissetmek: Saklambaç bize ne anlatıyor?

Saklanmak, bulunmak ve ait hissetmek: Saklambaç bize ne anlatıyor?

Sizinkini bilmem ama benim küçükken oynamayı en sevdiğim oyun saklambaçtı. Kalabalık arkadaş buluşmalarında oynanan bilimum istop, yakantop, yerden yüksek, körebe gibi oyunlardan sıra ne zaman saklambaca gelecek diye dört gözle beklerdim. Bu yazımda saklambaçı neden bu kadar çok sevdiğimin yanı sıra bu enfes oyunun biraz adı gibi saklı kalmış psikolojik tarafını da işlemeyi ve en nihayetinde de oyunun yoga pratiği ile bağlantılı boyutlarını sizlerle paylaşmayı niyet ediyorum. 

Haydi gelin oyunun temel öğelerini bir hatırlayalım. Öncelikle grup toplandıktan sonra bir ebe seçilirdi. Ebe duvara karşı dönüp ve gözlerini kapatıp saymaya başlardı ki geride kalan ekip saklanabilsin. Sonunda da “önüm arkam sağım solum sobe” diyerek saymanın bittiğini, saklanmayanın ebeleneceğini ve aramaya başlayacağının işaretini verirdi. Önüne dönüp gözlerini açtığında mekanda görüntüsel olarak hiçbir şey değişmemiş gibi dururdu ama buna ya mutlak bir sessizlik ya da hafiften kulağa gelen heyecanlı kıkırdaşmalar eşlik ederdi. Saklananları ararken ben parmak ucunda yürürdüm ki geldiğim anlaşılmasın. Saklananı yakalar yakalamaz da var gücümle yumduğum yere koşardım. Artık o esnada birbirine çelme takmak, tutup çekmek herşey caizdi çünkü ne kadar çok insanı sobelersen bu sana sıra geldiğinde saklanabilme fırsatı verirdi. Zaten bana göre işin en eğlenceli kısmı aramaktan ziyade saklanmaktı. Hep daha önce düşünülmemiş ve girilmemiş yerleri bulmaya çalışırdım. Saklandıktan sonraki bekleyiş adeta bedenime adrenalin pompalardı. Ebeyle aynı odada olmak ve içerde gümbür gümbür atan kalp atışlarının duyulmaması için nefes sesini en minimuma indirgemek ve ebeden önce sobeleme yerine koşabilme potansiyalin olduğunu farketmenin anlık zevki paha biçilmezdi. Hele ki yerin tespit edilememişse…

Bir kere hiç unutmam babam ve kuzenlerimle saklambaç oynarken babamı saatlerce arayıp bulamamış ve sonunda pes etmiştik. Dolap üstlerinden tut, içlerine kadar her yere bakmıştık. Hiç bir yerde yoktu, yer yarılmış o içine girmişti. Aradan bi zaman geçti, biz oyunumuza devam ettik. Derken kapı çaldı. Kapıyı açtım, karşımda babam, sırıtıyor! Ne o? Dışarı çıkıp gezinmiş. Oyunun kurallarını başından koymamış olduğumuz için her şey onun için uygunmuş. Ayıkla pirincin taşını. O günden sonra bizim oyunun kuralları elbette ki güncellendi, evden çıkıp gitmek yasaklandı. E yani bir zahmet!

Bu uzunca giriş ve anlatımın bir kaç sebebi var; bir kere şunu hemen söyleyeyim (ki zaten tahmin etmişsinizdir) bugün saklambaca bir davet alsam hemen değerlendiririm. Zaten genel anlamda oyun oynamanın içinde barındırdığı yaratıcılık oyuna kendiliğinden bir katma değer katıyor. Bunun yanısıra o an başka hiçbir şey düşünmeden kendini oyuna kaptırmak müthiş bir farkındalık pratiği. Saklambacın tüm arama, bulma, yakalama, yetişme heyecanlarının üzerine oyunun psikolojik boyutunu da eklersek karşımıza son derece etkileyici bir tablo çıkıyor. Şimdi işin biraz bu tarafından bahsetmek istiyorum.

Alandaki çalışmalarını yakinen takip ettiğim ve beğendiğim psikolog Winnicott’un anlamlı bir cümlesi var; kendisi diyor ki “çocuğun en sevdiği şey saklanmaktır, ancak eğer o çocuk bulunamazsa bu çok büyük bir trajediye dönüşebilir”. Yani saklanmak evet çok eğlencelidir ama bulunmakta bir o kadar değerli ve gereklidir. Bulunduğunda yakaladığın o minik ve anlık göz teması ya da tutulma hissi, hele ki seni seven ve kollayan biri tarafından geliyorsa bunun tadı başkadır.

Çocuk doğduğu andan itibaren bakılmaya, tutulmaya muhtaç, aciz bir varlıktır. Hayatta kalabilmesi için ebeveyn ya da bakımvereni her kim ise onun yakınlığına ihtiyaç duyar. Çocuğun hem duygusal, hem fiziksel hem de zihinsel gelişimini tamamlayabilmesi için bir bağlanma figürünün olması önemlidir. Ebeveyni ile kurduğu hassas, samimi ve sağlam ilişki onun duygusal yetkinliğini güçlendirip kişilerarası ilişkilerinin temelini atar. Olumsuz durumlara karşı mücadele yeteneğini ve hayata bakış açısını şekillendirir. Kısacası hayat yolculuğu güvenli ve sağlam bir zemine kurulmuş olur.

Bağlanma davranışları en belirgin şekilde çocukluk döneminde görülse de kişi yetişkin olduğunda da bunlar devam eder. Özellikle strese maruz kaldığında yakınında hemen ilişki kurabileceği, kendini güvende ve korunaklı hissedebileceği figürler arar. Bunlar mentor, yakın arkadaş ya da romantik partner olabilir. Ancak her birimiz yakınlık ve samimiyet arasak da zaman zaman görünmez olmak, kendi başımıza kalmak, hatta belki saklanmak isteyebiliriz. Sonuçta insan temas ve mesafe arasında gidip gelen bir varlıktır ama her ne kadar arada sırada tek başına kalmak istesede bunun arkasında hep yeniden buluşma ve bulunma arzusu yatar çünkü saklanmak aslında bir çeşit test etmedir; seni arayacak, soracak, yokluğunu fark edecek birinin var olup olmadığını anlamanın bir yoludur. 

Bir diğer soru ve veya sorun ise kim tarafından bulunacağımız ve ortamın güvenli olup olmadığıdır. Yani büyüklerimiz hep derdi ya “doğru zaman, doğru mekan, doğru insan”. İşte en temel konu budur. 

Günümüz gerçekliği çerçevesinden bakacak olursak samimi ve çıkarsız ilişkiler yerlerini biraz menfaat ilişkilerine bıraktı. Güvenli dediğimiz ortamlar her an her şeyin değişebileceği ve tehdidin oluşabileceği yerler haline dönüşmeye başladı. Zaman dediğimiz şey hızlandı da hızlandı. Herkes ama herkes çok meşgul. Durum böyle olunca insanın en vazgeçilmez ve dayanabilir dostu kendisi, en değerli hazinesi de bedeni ve zihni oldu gibime geliyor. Mevcut bedenimin ve zihnimin sınırları içerisinde korunaklı, sağlıklı, güvenli ve sürdürülebilir bir enerjide olabiliyor muyum? Burada kendimi rahat hissedebiliyor muyum? Tüm mesele bu.

İşte bence yoga ve özellikle benim son zamanlarda gerek kendi pratiğimde gerek verdiğim derslerden en çok üzerinde durduğum somatik yoga bedene ve zihne kendi kendiyle sohbet etme alanı açıyor.  Nasıl derseniz şöyle: Yoga bize her an kendimizle kurduğumuz bağı hatırlatan ve bunu güçlendirmeye çalışan bir pratik. İnsanın kendinden bile sakladığı sırlar mat üzerinde çözülmeye başlayabiliyor çünkü beden asla ve asla yalan söyleyemiyor, içeride olan dışarıya yansıyor. O sırlar saklandıkları yerlerden çıktıkça kendilerini nihayet ifade etme fırsatı yakalıyorlar ve bu hem bedensel hem de enerjisel olarak büyük bir genişleme, açılma ve huzur hissi getiriyor. Elbette süreç kimisi için bu kadar rahat olmayabilir. Bazılarımız bu keşfedişleri ve yenilikleri dirençle karşılayabiliriz ama eğer niyet kendini bulmak ve kendine yakınlaşmaksa zaman ve tekrarla insan kendini yeniden güvende ve iyi hissedebiliyor.

Umarım saklandığınız yerden çıktığınızda size karşılayacak, size gördüğüne mutlu olacak ve kucaklayacak kişi ilk olarak kendiniz olursunuz. Sonra da buradan aldığınız zevk ve teslimiyetle kendinizi sevdiklerinize ve değer verdiklerinize daha emin ve eğlenceli şekillerde ifade edebilirsiniz. Kimbilir belki kendimizi ararken birbirimizi buluruz ve bir daha da hiç kaybetmeyiz. Ta ki bir oyun ortamında bunun zevkini saklambaç oynayarak çıkarana dek…

İlginizi çekebilir: İnsanları memnun etme ve sınır koyma: Nazik olmak ile fazla iyi olmak arasındaki fark

The post Saklanmak, bulunmak ve ait hissetmek: Saklambaç bize ne anlatıyor? appeared first on Uplifers.

To read the full story from the source: Uplifers

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement