Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

Rıza ve hegemonik düzen

Rıza ve hegemonik düzen

Zafer TAŞKIN / Frankfurt

Modern kapitalist toplumlarda hak ihlalleri çoğu zaman bireysel olaylar gibi sunuluyor. İşsizlik, güvencesiz çalışma, düşük ücret, barınma sorunu ya da sosyal dışlanma, bireyin yetersizliği veya piyasanın kaçınılmaz sonucu olarak açıklanırken, bu sorunları üreten toplumsal ilişkiler görünmez hâle getiriliyor. Böylece yapısal eşitsizlikler bireysel deneyimlere indirgenmekte, hak ihlalleri ise toplumsal düzenin ürünü olmaktan çıkarılıyor. Oysa eşitsizlik yalnızca ekonomik kaynakların paylaşımında değil; görünürlükte, temsilde ve karar alma süreçlerine katılımda da yeniden üretiliyor. Hak mücadelesi bu nedenle yalnızca hukuki bir talep değil, aynı zamanda sınıfsal ve siyasal bir mücadeledir. Almanya’da “reform” politikaları kapsamında sosyal alan, çalışma yaşamı ve kamusal hizmetlere ilişkin yapılan düzenlemeler, yalnızca ekonomik gereklilikler çerçevesinde değil. Farklı toplumsal kesimlerin hak ve çıkarlarının nasıl dengelendiği açısından da tartışılıyor. Bu süreçte sendikaların, muhalefet partilerinin ve medyanın tutumu, hangi taleplerin görünür hâle geldiği ve hangi sorunların geri planda kaldığı bakımından önem taşıyor. Benzer biçimde Türkiye’de NATO toplantıları ve bu süreçte alınan kararlar etrafındaki kamusal tartışmalar, bazı siyasal meselelerin nasıl görünür hâle geldiği veya sessizlik içinde bırakıldığı sorusunu gündeme getiriyor.

Marx’ın sınıf çözümlemesi bu noktada belirleyici. Kapitalist üretim biçimi, emeğin yarattığı değerin eşitsiz biçimde paylaşılması üzerine kurulu. Sermaye birikimi, yalnızca ekonomik zenginliğin değil, üretim araçları üzerindeki denetimin de belirli sınıfların elinde yoğunlaşmasına dayanır. Bu nedenle çıkar çatışmaları bireysel ahlaki eksikliklerden çok, sınıfsal konumların ve üretim ilişkilerinin sonucudur (Marx & Engels, 1848/2018). Hak ihlalleri de çoğu durumda bu ilişkilerin istisnası değil, yapısal sonuçları.

GÜVENCESİZLİK VE DÜŞÜK ÜCRETLER

Bu durum en açık biçimde emek süreçlerinde görülüyor. Toplumsal zenginliği üreten emekçiler, yarattıkları değerden eşit biçimde yararlanamazken, güvencesizlik, düşük ücret, sendikal hakların sınırlandırılması ve çalışma koşullarının ağırlaşması oluşan ekonomik gelişmeler gibi sunuluyor. Böylece sömürü yalnızca ekonomik bir ilişki olarak değil, aynı zamanda meşrulaştırılmış bir toplumsal düzen olarak yeniden üretiliyor. Hak ile çıkar arasındaki gerilim de tam bu noktada belirginleşiyor. Bir sınıfın ekonomik çıkarı, başka bir sınıfın yaşam olanaklarını daraltıyor ve haklarını aşındırıyorsa, sorun yalnızca etik değil, aynı zamanda siyasal ve sınıfsal bir sorundur. Sınıfsal düzenin yeniden üretim mekanizmaları Bu nedenle hukuken tanınan haklar tek başına toplumsal adaleti güvence altına almıyor. Hakların kullanılabilmesi, bireylerin ekonomik gücüne, örgütlenme kapasitesine ve kamusal alandaki temsil olanaklarına bağlı. Ekonomik ve kurumsal güce sahip kesimler haklarını savunma konusunda daha avantajlı bir konumda bulunurken, emekçiler ve toplumsal olarak kırılgan gruplar aynı haklara sahip görünmelerine rağmen bu haklardan eşit biçimde yararlanamıyor. Hukuki eşitlik ile toplumsal eşitlik arasındaki mesafe, sınıfsal güç ilişkilerinin en görünür sonuçlarından biridir.

TOPLUMSAL OLARAK TANINMA MÜCADELESİ

Tam da bu nedenle hak mücadelesi yalnızca hukuki tanınma talebi değil. Aynı zamanda görünür olma, temsil edilme ve toplumsal olarak tanınma mücadelesi. Hangi sorunların kamuoyunun gündemine taşınacağı, hangi taleplerin meşru kabul edileceği ve hangi toplumsal kesimlerin sesinin duyulacağı, mevcut güç ilişkilerinden bağımsız değil. Görünürlük, bu anlamda yalnızca iletişimsel bir mesele değil, siyasal iktidarın kurulması ve sürdürülmesinin temel araçlarından biri. Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı, görünürlüğün neden siyasal bir mücadele alanı olduğunu açıklamak bakımından önemli bir kuramsal çerçeve sunuyor. Gramsci’ye göre egemenlik yalnızca devletin zor aygıtları aracılığıyla değil, aynı zamanda rızanın örgütlenmesi yoluyla sürdürülüyor. Egemen sınıflar yalnızca ekonomik kaynakları değil, toplumsal anlamın üretimini de denetlemeye çalışırlar. Hangi sorunların “doğal”, “kaçınılmaz” ya da “ekonomik zorunluluk” olarak kabul edileceği, hangi taleplerin ise meşru görülmeyeceği bu hegemonik sürecin bir parçası. Bu nedenle hak ihlallerinin görünmezleşmesi rastlantısal değil, mevcut sınıfsal düzenin yeniden üretim mekanizmalarından biridir. Bu çerçevede medya, eğitim kurumları ve diğer kamusal alanlar yalnızca bilgi aktaran araçlar değil, toplumsal gerçekliğin nasıl algılanacağını belirleyen ideolojik alanlar. Sermayeyi ilgilendiren gelişmeler çoğu zaman bütün toplumun ortak sorunu olarak sunulurken, emeğin sömürülmesi, güvencesiz çalışma, düşük ücretler ya da örgütlenme hakkının sınırlandırılması bireysel mağduriyetler biçiminde ele alınıyor. Böylece toplumsal eşitsizliklerin yapısal niteliği görünmezleşmekte, sorunların kaynağı üretim ilişkilerinden çok bireysel başarılara ya da başarısızlıklara bağlanmakta. Hak ihlallerini görünmez kılan yalnızca sessizlik değil, bu sessizliği üreten hegemonik söylemdir.

Nancy Fraser’ın belirttiği gibi adalet yalnızca ekonomik kaynakların yeniden dağıtılmasıyla sınırlı değil, aynı zamanda tanınma ve temsil meselesi. Toplumsal kesimlerin kamusal alanda görünmez bırakılması, yalnızca siyasal katılımı sınırlandırmaz; aynı zamanda hak taleplerinin meşruiyetini de zayıflatır. Bu nedenle görünürlük, etik bir gereklilik olmanın ötesinde, toplumsal adaletin gerçekleşmesi için vazgeçilmez bir koşuldur. Hakların tanınması ile bu hakların kamusal alanda ifade edilebilmesi birbiriyle ayrı düşünülemez.

SINIFSAL GÜÇ, TEMSİL VE ADALET MÜCADELESİ

Bu noktada sessizlik yeniden değerlendirilmeli. Sessizlik her zaman bilinçli bir onay anlamına gelmez. İnsanlar işlerini kaybetme korkusu, ekonomik bağımlılık, kurumsal baskılar ya da toplumsal dışlanma endişesi nedeniyle susabilirler. Ancak sessizliğin nedenleri ne olursa olsun, toplumsal sonucu aynı: Hak ihlallerini mümkün kılan ilişkiler sorgulanmadan varlığını sürdürür. Sessizlik bu nedenle tarafsız bir tutum değildir; mevcut güç ilişkilerinin yeniden üretimine nesnel olarak katkıda bulunan toplumsal bir pratiktir. Etik sorumluluk da tam bu noktada bireysel vicdanın sınırlarını aşar ve toplumsal bir nitelik kazanır.

Hakların gerçek anlamda korunabilmesi, yalnızca bireylerin etik sorumluluk üstlenmesini değil, hakların kullanımını engelleyen ekonomik ve siyasal koşulların dönüştürülmesini de gerektirir. Bu nedenle hak mücadelesi yalnızca hukuki eşitlik talebi değil. Aynı zamanda emeğin değersizleştirilmesine, hakların görünmezleştirilmesine ve toplumsal yaşamın sermayenin çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlenmesine karşı verilen demokratik bir mücadeledir. Adalet, yalnızca herkes için aynı kuralların varlığıyla değil; bu kuralların herkes tarafından eşit biçimde kullanılabildiği toplumsal koşulların yaratılmasıyla anlam kazanır. Aksi durumda hukuki eşitlik, toplumsal eşitsizlikleri örten biçimsel bir ilkeye dönüşebilir.

Sonuç olarak hak ile çıkar arasındaki gerilim, bireysel ahlaki tercihlerle sınırlı değil. Bu gerilim, üretim ilişkileri, sınıfsal güç dengeleri ve hegemonik ideoloji tarafından sürekli yeniden üretilmekte. Sessizlik de bu sürecin dışında kalan edilgen bir tutum değil, hak ihlallerinin görünmezleşmesine ve mevcut düzenin sürdürülmesine katkıda bulunan toplumsal bir olgu. Bu nedenle etik sorumluluk yalnızca haksızlığı kınamakla sınırlanamaz; haksızlığı üreten toplumsal ilişkileri görünür kılmayı ve dönüştürmeyi de kapsar.

Adalet, ancak hakların hukuken tanındığı kadar fiilen kullanılabildiği, emeğin sömürülmediği, toplumsal görünürlüğün ayrıcalığa dönüşmediği ve insan onurunun sınıfsal konuma bağlı olmaksızın güvence altına alındığı bir toplumsal düzende gerçekleşebilir.

To read the full story from the source: BirGün

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement