Doç. Dr. Başak Ağın
Son yıllarda bilim ve teknoloji tartışmalarında ilginç bir eğilim dikkat çekiyor. Bir yandan yapay zekâ, nörobilim ve evrimsel biyoloji gibi alanların etkisiyle insan davranışlarının bütünüyle biyolojik mekanizmalara indirgenebileceğini savunan yaklaşımlar güç kazanıyor. Öte yandan aynı dönemde astroloji, enerji terapileri, spiritüel öğretiler ve çeşitli yeni mistisizm biçimleri de geniş kitleler buluyor. İlk bakışta birbirinin tam karşıtı gibi görünen bu iki eğilimin ortak bir noktası var: Her ikisi de dünyayı tek bir açıklama ilkesine indirgeme eğiliminde. Birinde her şey maddeye dönüşür; diğerinde her şey anlama.
Oysa yaşadığımız dünyanın karmaşıklığı bu tür basit karşıtlıklara pek izin vermiyor. İklim krizi, yapay zekâ sistemleri, biyoteknoloji, mikroplastikler, salgınlar ya da veri ağları gibi günümüzün belirleyici meselelerine baktığımızda, bunların hiçbirinin yalnızca doğa ya da yalnızca kültür kategorileriyle açıklanamadığını görüyoruz. Artık insanın karşısında duran pasif bir doğadan söz etmek zor. Aynı şekilde bütün etkilerin yalnızca insan düşüncesinden kaynaklandığını söylemek de mümkün değil. Tam da bu nedenle son yirmi yılda beşerî bilimlerde dikkat çekici bir dönüşüm yaşanıyor. İngilizce literatürde “posthumanities” ya da Türkçedeki biçimiyle “posthüman beşerî bilimler” olarak adlandırılan bu yaklaşım, insanı merkeze koyan klasik düşünme biçimlerini yeniden sorguluyor.
***
Bu dönüşümün amacı insanı değersizleştirmek değil. Aksine, insanın dünyadaki yerini daha gerçekçi biçimde anlamaya çalışmak. Çünkü insan hiçbir zaman tamamen özerk, bağımsız ve kendi başına hareket eden bir varlık olmadı. Soluduğumuz havadan bağırsaklarımızdaki bakterilere, kullandığımız teknolojilerden içinde yaşadığımız ekosistemlere kadar sayısız insan olmayan unsurla birlikte var oluyoruz.
Posthüman beşerî bilimler tam da bu ilişkilere daha yakından bakmayı öneren, disiplinlerin keskin ayrımına itiraz ederek sanatın, edebi ifade biçimlerinin ve bilimsel bilgi üretme pratiklerinin birbirinden ayrılamazlığını yeniden gündeme getiriyor.
Bugün edebiyat araştırmaları yalnızca insan karakterlerin hikâyelerine odaklanmıyor; nehirlerin, hayvanların, mantarların, algoritmaların ve nesnelerin de anlatılardaki rollerini inceliyor. Tarih çalışmaları yalnızca devletlerin ve liderlerin geçmişini değil, iklim olaylarının, hastalıkların ve maddi çevrenin tarihsel etkilerini araştırıyor. Felsefe ise özne ve nesne arasındaki kesin sınırların gerçekten düşünüldüğü kadar net olup olmadığını soruyor. Bu yönelimin belki de en önemli özelliklerinden biri, hem kaba materyalizme hem de saf idealizme mesafeli olması.
Kaba materyalizm, anlamı ve kültürü yalnızca biyolojik süreçlerin yan ürünü olarak görme eğilimindedir. Oysa bir şiir, bir hukuk sistemi ya da bir toplumsal hareket yalnızca atomların hareketiyle açıklanamaz. Fakat bunun tersi de doğrudur. Bir nehrin taşması, bir virüsün yayılması ya da atmosferdeki karbon yoğunluğu da yalnızca insan düşüncelerinin ürünü değildir. Dünya, anlamların ve maddi süreçlerin sürekli birbirini etkilediği karmaşık ilişkiler ağı içinde işler.
Belki de posthüman beşerî bilimlerin sunduğu en önemli katkı burada yatıyor. Bu yaklaşım bize, dünyanın ne yalnızca fikirlerden ne de yalnızca maddeden oluştuğunu hatırlatıyor. Anlam ile madde, kültür ile doğa, insan ile insan olmayan arasındaki ilişkileri birlikte düşünmeye davet ediyor.
Bu nedenle posthümanizm, kimi eleştirmenlerin iddia ettiği gibi insanı ortadan kaldırma projesi değildir. Daha çok insanın kendisini evrenin mutlak merkezi olarak görme alışkanlığını sorgulama girişimidir. Kopernik’in Dünya’yı evrenin merkezinden çekmesi, Darwin’in insanı doğanın dışına yerleştiren anlayışı sarsması ya da Freud’un bilinç konusundaki varsayımlarımızı değiştirmesi gibi, posthümanizm de insanın ayrıcalıklı konumunu yeniden düşünmeye çağırır bizleri. Ancak bunu yaparken insanı bir merkezden alıp diğerine yerleştirmek, küçültmek ya da önemsizleştirmekten ziyade, onu diğer canlılar, teknolojiler ve maddi süreçlerle kurduğu karmaşık ilişkiler içinde daha doğru bir yere yerleştirmeyi, insan olmayan varlıklarla ve düşünce sistemleriyle örülmüş ilişkiler ağı içinde yeniden konumlandırmayı hedefler. Yani çoğunlukla düşünüldüğünün aksine posthümanizm insanı biyoteknolojik mekanizmalarla eşitlemek, insan deneyimini yalnızca genlere, nöronlara veya kimyasal süreçlere indirgemek niyetinde değildir. Aksine, insanın maddi, kültürel, teknolojik ve ekolojik ilişkiler içinde nasıl oluştuğunu anlamaya yönelir ve insanı, anlam üreten ve aynı zamanda maddi dünyadan etkilenen ilişkisel bir varlık olarak düşünmeyi önerir.
Öyleyse bugün beşerî bilimlerin karşı karşıya olduğu en temel soru, posthüman bir çağda insanı nasıl düşüneceğimizle ilgilidir.
Bu soruya verilecek yanıtın ne mistik kaçışlarda ne de her şeyi moleküllere indirgeyen açıklamalarda bulunduğu açık görünüyor.
Asıl mesele, insanı onu çevreleyen canlılar, teknolojiler, nesneler ve maddi süreçlerle birlikte düşünmeyi öğrenmekte yatıyor. Geleceğin beşerî bilimleri de büyük olasılıkla tam burada şekillenecek.
Kaynak: BirGün





