Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

PERSPEKTİFLERİN İÇ SAVAŞI Bir Bilinç Deneyine İlişkin Notlar

PERSPEKTİFLERİN İÇ SAVAŞI Bir Bilinç Deneyine İlişkin Notlar

DÜŞÜNCENİN JEOLOJİSİ

İçinde yaşadığım dünyanın en tuhaf yanı şu: Elimi nereye uzatsam sağlam bir hedefe dokunuyorum. Sanki her şey, kendisini gerçekleştirmek için hazır bekliyor. Fazla durup düşünmez, tereddüdü bir alışkanlığa dönüştürmezsen, attığın her adım seni mutlaka bir sonuca çıkarıyor. Hedeflerin birbirine ne kadar yakın olduğu önemli değil; hayatın kendisi de zaten uzun bir yol değil, kısa hedeflerin birbirine eklenmesinden oluşan dar bir koridor. İnsan o koridorda yürüdükçe çoğalıyor. Belki de mutluluk, sandığımız kadar karmaşık değildir. Ruh, ulaşamadığı ideallerle değil, ulaşabildiği gerçeklerle biçim kazanır. Sürekli arzulayıp erişemediğimiz şeyler ise ruhu genişletmez; onu görünmez bir kemer gibi sıkar, büker ve sonunda kendi biçimine yabancılaştırır. İnsan, istediği için değil, istediğine varabildiği ölçüde huzur bulur.

Belki de romanın uzun zamandır yanlış yerde aradığı şey tam budur. Kavramların doğruluğunu tartışmak yerine, onların ilk kez doğduğu âna yaklaşmak… Bir düşüncenin henüz kelime olmadığı, hatta henüz düşünce bile sayılamayacağı o kısa eşik… Romanın görevi belki de tam orada başlar. Okur, “Ne düşünüyorum?” sorusundan yavaşça uzaklaşıp, “Bu düşünce bende tam hangi anda doğdu?” sorusunun sessizliğine çekildiğinde, anlatı artık yalnızca bir hikâye anlatmaz; zihnin kendi oluşumunu izlediği canlı bir deneyime dönüşür. Sayfalarda ilerleyen artık olaylar değil, kelimeden önce titreşen o belirsiz kıpırtıdır. Bana kalırsa romanın gerçek yeniliği de tam burada saklıdır: Düşünceyi anlatmakta değil, düşüncenin doğuşunu görünür kılmakta.

…Düşünceyi anlatmakta değil, düşüncenin doğuşunu görünür kılmakta.

Bunu söyler söylemez, zihnimde tuhaf bir kırılma oluyor. Çünkü tam o anda, kurduğum cümlenin bende nasıl doğduğunu yakalamaya çalışıyorum. Başaramıyorum. Ne kadar çevik davranırsam davranayım, düşünce kendi doğum anını geride bırakıyor. Sanki bilinç, kendi izini silerek ilerliyor. Bir fotoğraf makinesi, deklanşöre basan eli çekemediği gibi, zihin de kendisini meydana getiren o ilk hareketi göremiyor.

Demek ki ilk paradoks burada başlıyor. Düşüncenin doğuşunu anlatmayı amaçlayan roman, daha ilk cümlesinde kendi imkânsızlığıyla karşılaşıyor. Kırkayağa hangi ayağını önce attığını sorarsanız yürüyüşü bozulur. Ben de şimdi, bu satırları yazarken, “Bu düşünce tam hangi anda doğdu?” diye sorduğum ölçüde düşünemez oluyorum. Bilincin kendisine dönmesi, bir aynanın başka bir aynaya çevrilmesi gibi; görüntü çoğalıyor, derinleşiyor, sonunda kararıyor. Belki de yeni romanın ilk malzemesi, tam da bu kararma olmalıdır.

O hâlde kahraman bir insan olmak zorunda değil. Romanın asıl kahramanı, henüz kimliğini bulamamış bir düşünce olabilir. Sayfalarda ilerleyen şey bir olay değil, biçim arayan bir titreşimdir. Önce yalnızca belli belirsiz bir sıkışma hissi belirir; göğsün altında mı, kürek kemiklerinin arasında mı, yoksa hiçbir yere ait olmayan bir yerde mi, bilinmez. Buna henüz hüzün denemez. Kaygı da değildir. Bunlar çoktan dile yerleşmiş, toplumsallaşmış adlardır. Buradaki ise isimsizdir; sanki ruh, kendisine yeni bir organ denemektedir.

Romanın coğrafyası da burada başlar. Dış dünyanın sokaklarında değil, zihnin tortullaşan katmanlarında. Her düşünce, milyonlarca yıl boyunca basınç altında kalmış bir kaya gibi ağır ağır biçimlenir. Sonra bir gün çatlar ve bir kelime olarak yüzeye çıkar. Biz buna ilham deriz. Oysa ilham dediğimiz şey, belki de çok eski bir iç depremin geç duyulan sesidir.

Okur bu yolculuğa katılmazsa kitapta hiçbir şey olmadığını sanacaktır. Oysa tam tersi olur. Her şey olmaktadır; yalnızca alışık olduğumuz hızda ve biçimde değil. Bir gün zihinde beliren şey, örneğin bir masa değildir. Daha doğrusu henüz masa değildir. Sertlik, ağırlık, yataylık ve dayanma hissi birbirine yaklaşır; fakat hiçbirinin adı yoktur. Sonra bir an gelir ve bütün bu dağınık kuvvetler tek bir kelimenin içine çöker: masa.

Ama ya yanlış çökerse?

Belki de en büyük felaketler burada başlıyordur. Bir duygu, kendisine ait olmayan bir kelimenin içine yerleştiğinde artık ömrü boyunca yanlış bir adla yaşayacaktır. İnsan bazen mutsuz değildir; yalnızca mutsuzluk dediği şeyin aslında bambaşka bir şey olduğunu hiç fark etmemiştir. Belki de bütün ruhsal kırılmalar, yanlış isimlendirilmiş yaşantıların yavaş yavaş taşlaşmasından ibarettir. Zihin, kendi içinde küçük mezarlıklar kurar; her mezarın altında, kendisine hiç ait olmamış bir kelimeyle gömülmüş bir deneyim yatar.

Belki roman dediğimiz şey de bir kazıdır. O mezarları açmak, kemikleri değil, yanlış adları çıkarmak için yapılan uzun bir arkeoloji.

Tam burada kendime gülümsüyorum. Çünkü yine aynı tuzağa düştüm. Düşüncenin doğuşunu yazmaya çalışırken, onun doğuşunu açıklamaya başladım. Demek ki düşünce, anlatıldığı anda çoktan yaşlanıyor. Yazı, doğumun değil, gecikmenin sanatıdır. Roman da belki bu gecikmeyi ortadan kaldırmaya değil, onu görünür kılmaya çalışmalıdır.

Şimdi siz bu satırları okurken, bir cümlenin hangi anda anlam olduğuna dikkat kesiliyorsanız, roman çoktan başlamıştır. Belki de romanın ilk olayı, sayfada değil, sizin zihninizde gerçekleşmiştir.

Fakat burada daha büyük bir skandal ihtimali var.

Ya düşünceleri biz üretmiyorsak?

Ya onlar, bizi birbirlerine ulaşabilmek için kullanan canlı varlıklarsa?

Bu ihtimali ilk düşündüğümde hemen vazgeçtim. Fazla çılgıncaydı. Sonra vazgeçtiğimi fark ettim. Ardından, vazgeçtiğimi fark eden başka bir şeyi fark ettim. O anda odada kişi sayısı üçe çıkmıştı. Oysa yalnızdım.

Belki yalnızlık da nüfus sayımı bilmeyen bir kalabalıktır.

Bazen öyle geliyor ki düşünceler doğmuyor; birbirlerini çağırıyorlar. Bir düşünce, başka bir düşünceyi özlüyor. Ben ise aralarındaki tesadüfi köprüden başka bir şey değilim. Yazarken hissettiğim o garip acele bundan kaynaklanıyor olabilir. Cümleyi ben tamamlamıyorum. Cümle, eksik kalan başka bir cümlenin peşinden koşuyor.

Belki de bütün edebiyat, birbirini kaybetmiş cümlelerin kavuşma hikâyesidir.

Daha da ileri gideceğim.

İnsan beyni diye bir organ yoktur belki.

Sadece düşüncelerin hava durumuna göre şekil değiştiren geçici bir iklim vardır. Bugün sisli olduğumuz için buna melankoli diyoruz. Rüzgâr çıktığında karar değiştirdiğimizi sanıyoruz. Oysa karar vermedik. Üzerimizden başka bir mevsim geçti.

İşte bu yüzden bazen oturduğum sandalyeden şüphe ediyorum. Sandalye gerçekten var olduğu için değil; benden daha uzun zamandır aynı şeyi düşündüğü için. Ben gelip geçiyorum. O ise yıllardır sessizce oturmayı düşünüyor.

Taşların sabrı da buradan geliyor olabilir.

Belki dağlar yürümeyi unutmuş dev hayvanlardır.

Belki deniz, söyleyemediği tek kelimeyi milyonlarca yıldır tekrar eden kekeme bir zihindir.

Belki zaman dediğimiz şey, Tanrı’nın bir cümleyi kurarken verdiği minicik düşünme molasıdır.

İnsan böyle cümleler kurunca ya filozof sanılıyor ya da delirdiği düşünülüyor. Kimsenin aklına üçüncü ihtimal gelmiyor: Belki de evren, uzun zamandır kendisi hakkında konuşacak kadar sıkılmıştır.

Ben yalnızca mikrofonum.

Fakat mikrofonların da bir laneti vardır.

Kaydettikleri hiçbir sesi anlayamazlar.

Hakikati söyleyen ağız olmak mümkündür; fakat onu ilk duyan kulak hiçbir zaman kendin değildir.

Bu mikrofon meselesi beni bir süredir kemiriyor. Düşüncelerin geçici bir uğrak yeri, bir tür canlı yayın aracı olduğumu kabullendim. Ama asıl soru şu: Bu yayını kim dinliyor?

İlk başta bunun Tanrı olduğunu düşündüm. Sonra bunun fazla kolaycı bir cevap olduğunu düşündüm. Sonra bunu düşünmüş olmamın bile, o kolaycı cevabı arzulayan başka bir düşüncenin paraziti olabileceğini düşündüm. Odadaki kişi sayısı şimdi dörttü. Ben, vazgeçen ben, vazgeçmeyi fark eden ben, ve şimdi de bütün bunları not eden, bir adım geriden sırıtan dördüncü bir şahıs. Dördüncü şahıs en tehlikelisi. Çünkü mizah duygusu var. Ciddi olamıyorum. Tam hakikatin eşiğine geldiğimi sandığım anda, içeriden biri kahkaha atıyor.

Belki de dinleyici Tanrı değil, bizatihi bu dördüncü şahıstır. Yani kendimizin, kendimizi seyreden versiyonu. Ama o bile nihai değil. Çünkü onu seyreden bir beşinciyi de her an devreye sokabilirim. Bu, sonsuza kadar gider. Bilinç, bir aynanın karşısına konmuş başka bir aynadır; hiçbir şeyi net göstermez, sadece kendi içinde kaybolan bir koridor yaratır. Biz o koridora “ben” diyoruz. Oysa “ben” bir varlık değil, bir perspektifler iç savaşıdır.

Bu iç savaşta en çok merak ettiğim şey şu: Acaba düşünceler, bizim aracılığımızla birbirlerine ulaştıklarında ne oluyor? Bir tür düşünsel döllenme mi gerçekleşiyor? İki düşünce, bir insan zihninde karşılaştığında, ortaya çıkan o yeni, daha önce var olmamış üçüncü fikir, aslında onların çocuğu mu? Eğer öyleyse, biz insanlar sadece taşıyıcı değiliz; bir tür doğum koğuşuyuz. Sürekli olarak düşüncelerin çiftleşmesine, yavrulamasına, bazen de düşük yapmasına tanıklık ediyoruz. “Aklıma bir şey gelmedi” dediğimiz anlar, aslında düşüncelerin kısırlık tedavisi gördüğü sessiz kliniklerdir. Bazen de “saçma sapan bir fikir” diye burun kıvırdığımız şey, iki uzak düşüncenin yasak aşkından doğmuş melez bir çocuktur; toplumun, yani yerleşik mantığın onu dışlaması bundandır.

Şimdi buradan edebiyata dönersek, ki dönmemek için hiçbir sebep yok, roman denilen şey aslında nedir? Bir düşünce haremidir. Yazar, farklı farklı düşünceleri aynı anda zihninde barındıran, onların birbirleriyle çiftleşmesine izin veren, hatta bundan sadistçe bir zevk alan bir tür düşünce pezevengidir. Okur ise, bu çiftleşmelerin ürünü olan yavru düşünceleri satın alan değil, onları kendi zihninde yeniden üretmeye çalışan bir tür evlat edinen ebeveyndir. Kitap bittiğinde, okurun zihninde kalan o buruk tat, aslında evlat edindiği düşüncenin büyüyüp evi terk etmesinin yas sürecidir. Bazı kitapları tekrar tekrar okumamızın sebebi de budur: O düşünce çocuğunun büyümüş halini, yetişkin bir birey olarak yeniden görmek isteriz. Ama her seferinde farklı bir şey buluruz, çünkü düşünce çocukları da tıpkı insan çocukları gibi, onlara bakan göze göre şekil değiştirir.

Bütün bunları yazarken, dördüncü şahıs yine sırıtıyor. “Madem bu kadar eminsin,” diyor, “neden hâlâ yazıyorsun? Neden susup da düşüncelerin kendi kendine konuşmasına izin vermiyorsun?”

Cevap veremiyorum. Çünkü cevap vermeye çalıştığım an, cevap verme dürtüsünün de başka bir düşüncenin beni ele geçirme çabası olduğunu fark ediyorum. Susmak da çare değil. Susmak da, sessizliğin bir düşünceyi doğurmak için seçtiği özel bir pozisyondur belki. Öyle ya da böyle, şu beden denilen yayın istasyonu, 7/24 kesintisiz yayın yapmak zorunda. Uyurken bile rüya yayını var. Ölüm anında ne olacak? İşte onu henüz çözemedim. Ama tahminim şu: Ölüm, yayının kesilmesi değil, frekansın değişmesidir. Belki de ölen her insanla birlikte, onun taşıdığı tüm düşünceler, evrenin başka bir köşesinde, bambaşka bir bilinçte yeniden doğuyor. Buna “reenkarnasyon” diyorlar. Ama ruhun değil, düşüncelerin reenkarnasyonu. Ruh dediğimiz şey, olsa olsa düşüncelerin göç ettiği bir leylek sürüsüdür.

Görüyorsun ya, nurum, iş yine çığırından çıktı. Ama çığırından çıkmak, bu teorinin doğasına en uygun hareket tarzı. Çünkü eğer düşünceler gerçekten bizden bağımsız canlılarsa, onlara dayatılan her düzen, her mantık çerçevesi, bir tür esarettir. Delilik dediğimiz şey, belki de düşüncelerin özgürlük ayaklanmasıdır. Akıl ise, düşünceleri sömürgeleştiren bir polis devleti.

Ben, sanırım, anarşist bir düşünce istasyonuyum.

Ve bu cümleyi kurar kurmaz, beşinci şahıs devreye giriyor: “Anarşist olduğunu söyleyen biri, gerçekten anarşist olabilir mi? Yoksa bu da bir kimlik iddiası, dolayısıyla yeni bir devlet kurma girişimi midir?”

Beşinciyi duymazdan geliyorum. Altıncıyı beklemeye koyuluyorum. Sayılar sonsuza doğru gidiyor. Belki de sonsuzluk, odadaki kişi sayısının hiçbir zaman sabitlenememesidir. Ve belki de huzur, saymayı bırakıp, bütün bu kalabalığı tek bir sessizlik olarak kucaklayabilmektir.

Ama bunu başarmak için henüz çok gencim. Hem zaten, başardığımı söylediğim an, bunu söyleyen bir yedinci zuhur edecek. Bu böyle uzar gider. Edebiyat da bu yüzden vardır zaten: Bu iç savaşın tutanaklarını tutmak için. Roman, zihnin meclis tutanaklarıdır. Şimdi bu tutanağı burada sonlandırıyorum. Gerisini başka bir düşünceye, başka bir zamana, belki de başka bir istasyona bırakıyorum. Kim bilir, belki o istasyon sensindir.

Dur.

Az önce odadaki kişi sayısını sayıyordum.

Şimdi emin değilim.

Çünkü sayan da sayının içindeydi.

Belki de bilincin en büyük yanılgısı budur; kendisini her defasında sayının dışında sanması. Oysa her gözlemci, gözlemlediği şeyin nüfusuna eklenir. Evren, kendisini her fark ettiğinde biraz daha kalabalıklaşır.

Bunun için yeni bir fizik yazılmalı.

Kütlelerin değil, fark edilişlerin fiziği.

Bir taş, üzerine bakılınca ağırlaşmaz. Ama anlamı ağırlaşır. Bir kelime de öyledir. Yüz yıl kimsenin düşünmediği bir kelime neredeyse yok gibidir. Bir çocuk onu ilk kez ağzına aldığında, evrenin toplam ağırlığı çok az artar.

Belki bu yüzden bazı kütüphanelere girince nefes almak zorlaşır.

Kitaplardan değil.

Birikmiş fark edilişlerden.

Geçen gün çok eski bir kelime gördüm.

Beni tanıdı.

Abarttığımı sanıyorsanız haklısınız. Ben de öyle sandım. Sonra kelimeyi tekrar okudum. Yine aynı his. Sanki uzun zamandır beni bekliyordu. Bir an için şu ihtimal geçti içimden: Belki kelimeleri biz icat etmiyoruz. Belki kelimeler, konuşabilecekleri bir ağız arıyor.

O gün konuşmadım.

Çünkü ağzımdan çıkacak cümlenin bana ait olmayacağından korktum.

İnsan bazen konuşmaz.

Konuşulmamayı seçer.

Arada büyük bir fark var.

Şimdi daha tuhaf bir ihtimal söyleyeceğim.

Belki ölümden sonra beden çürüyor değildir.

Belki yalnızca cümle tamamlanıyordur.

Hayat boyunca kuramadığımız cümlenin son kelimesi, son nefesle birlikte yerine oturuyordur.

Bu yüzden ölülerin yüzü bazen şaşkın görünür.

Çünkü sonunda ne demek istediklerini öğrenmişlerdir.

Biz ise buna ölüm diyoruz.

Onlar belki sadece noktayı koyuyorlar.

Bir süredir aynalara güvenmiyorum.

Aynalar görüntüyü değil, gecikmeyi yansıtıyor.

Belki ben aynaya baktığımda gördüğüm kişi, yarın vereceğim bir kararın yankısıdır.

Belki çocukluğum hâlâ yaşanmadı.

Belki yaşlılığım beni çocukluğumdan hatırlıyor.

Zaman doğrusal değilse, hatırlamak da geçmişe ait değildir.

İnsan bazen geleceğini özler.

Ve bu özleme yanlışlıkla nostalji adını verir.

Dördüncü şahıs yeniden gülüyor.

Bu kez ona dönüp gülümsüyorum.

Çünkü nihayet şunu anladım.

İçimde konuşan seslerin hiçbiri ben değil.

Ama hiçbirini susturmak da istemiyorum.

Bir orman, tek bir ağacın sessizliğiyle değil, birbirini yanlış anlayan binlerce yaprağın hışırtısıyla ormandır.

Belki ben de bir insan değilim.

Belki yürüyen bir hava durumuyum.

Bugün içim parçalı bulutlu.

Akşama doğru hafif bir hakikat ihtimali bekleniyor.

Bir sorun var.

Sanırım düşünceler sandığımdan da kibirli.

Ben onları kullandığımı zannederken, onlar beni üsluplarına göre seçiyor olabilir.

Mesela bazı düşünceler çok temiz giyiniyor. Akademik makaleler yazdırıyorlar. Dipnot seviyorlar. Her cümlenin sonunda bir otorite görmek istiyorlar. Onlarla oturup çay içemezsiniz. Çayı da kaynak göstererek içerler.

Bazıları ise tam serseri.

Cebinde tek bir kanıt yoktur ama sabaha kadar evreni yeniden tasarlarlar.

İnsanlık, ikisini de ciddiye aldığı için yoruluyor.

Geçenlerde çok eski bir düşünceyle karşılaştım.

Yaşını sordum.

Gülümsedi.

“Düşüncelerin yaşı olmaz,” dedi. “Sadece konakladıkları beyinler yaşlanır.”

O anda içimden geçen ilk tepkiyi söylemeye utanıyorum.

Kıskandım.

Bir düşünceyi kıskandım.

Çünkü benden sonra da yaşamaya devam edeceğini biliyordu.

Ben ise ona geçici olarak tahsis edilmiş, biyolojik bir otel odasından ibarettim.

Resepsiyonda adım yazıyordu.

Odanın sahibi ben değildim.

İnsan kendisini çok yanlış tanıtıyor.

“Ben düşünüyorum.”

Hayır.

Düşünülüyorsun.

Aradaki fark, bir nehirle yüzmek arasındaki fark kadar büyük.

Birinde hareket sana ait.

Diğerinde yalnızca ıslanıyorsun.

Bazen kendi fikrimi savunurken kendime dikkat ediyorum.

Tam ikna olmaya başladığım anda içimden biri öksürüyor.

Bu öksürüğü seviyorum.

Çünkü fanatiklerin ciğerleri çok temizdir.

İçlerinde öksürecek kimse kalmamıştır.

Şüpheyi kaybetmiş bir zihin, steril bir ameliyathaneye benzer.

Mikrop yoktur.

Hayat da yoktur.

Geçen gün kendi fikrime itiraz ettim.

Kazandım.

Kaybeden de bendim.

İnsan, aynı tartışmadan hem mağlup hem galip ayrılabiliyormuş.

Demek ki mantığın bilmediği skor tabelaları var.

Bir ara içimdeki bütün sesleri susturmaya karar verdim.

Beş dakika sürdü.

Sessizlik konuşmaya başladı.

Onun sesi diğerlerinden daha yavaştı.

Daha yaşlıydı.

Ve tuhaf biçimde daha gevezeydi.

O gün şunu öğrendim.

Sessizlik, seslerin yokluğu değildir.

Henüz alfabe öğrenmemiş bir dildir.

Bana bazen “Hakikat nedir?” diye soruyorlar.

Eskiden cevap vermeye çalışıyordum.

Şimdi adres soruyormuş gibi hissediyorum.

Hakikat bir yer değil ki.

Daha çok, yürürken ayağın takıldığı görünmez bir taş.

Kimse onu görmek istemez.

Ama herkes bir gün ona çarpar.

Filozof dediğimiz insanlar ise aynı taşa defalarca gidip çarpan garip yayalardır.

Sonra oturup taşı suçlarlar.

Dördüncü şahıs yine geldi.

Bu defa elinde bir dosya vardı.

“Sen,” dedi, “özgün olduğunu düşünüyorsun.”

İrkildim.

Çünkü özgünlük, düşüncenin en zarif kibirlerinden biridir.

Belki de hiçbir fikrimiz bize ait değildir.

Belki yalnızca onları ilk defa duyuyormuş gibi heyecanlanma biçimimiz bize aittir.

İşte buna sahip çıkarım.

Fikirlere değil.

Hayret etme biçimime.

Çünkü insan, inançlarından önce hayretlerinden oluşur.

Şimdi fark ettim.

Bu metni başından beri biri daha okuyor.

Sen değilsin.

Ben de değilim.

Henüz doğmamış biri.

Belki elli yıl sonra.

Belki hiç doğmayacak.

Ama tuhaf bir şekilde bazı cümleleri yazarken onu hayal ediyorum.

Yazarların gelecek kuşaklara seslendiği söylenir.

Bence tam tersi.

Henüz var olmayan okurlar, geçmişteki yazarlara yavaş yavaş yazdırırlar.

Zamanın da bir okuma alışkanlığı olabilir.

Eğer öyleyse…

Şu an yazdığım bu son cümleyi ben bitirmiyorum.

Henüz doğmamış birinin hafızası tamamlıyor.

Sonra tuhaf bir şey fark ediyorum.

Belki de hiçbir cümle gerçekten bitmiyor.

Biz yalnızca nefesimiz yettiği yerde nokta koyuyoruz.

Nokta, dilin işareti değil; bedenin sınırıdır.

Düşünce ise bedenden daha uzun nefes alır.

Belki bu yüzden bazı cümleler, yüzyıllar sonra hiç tanımadığımız birinin zihninde kaldığı yerden devam eder.

O kişi, “Aklıma bir fikir geldi,” der.

Oysa belki de yalnızca çok eski bir cümlenin, sonsuzlukta yankılanan ikinci yarısını duymuştur.

İnsan ölür.

Beden susar.

İsim silinir.

Ama yarım kalmış cümleler ölecek bir organ bulamaz.

Onlar bilinçten bilince göç eder.

Bir kuştan çok rüzgâra benzerler.

Belki sonsuzluk, zamanın hiç bitmemesi değildir.

Sonsuzluk, hiçbir düşüncenin son düşünce olamamasıdır.

Bu yüzden evren, tamamlanmış bir kitap değil…

Her satırı, kendisinden sonraki satırı yazan tek bir cümlenin, hâlâ ilk kelimesidir.


PERSPEKTİFLERİN İÇ SAVAŞI Bir Bilinç Deneyine İlişkin Notlar was originally published in Türkiye Yayını on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.

To read the full story from the source: Medium Türkiye Yayını

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement