Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

PCTE Genel Sekreteri Ástor García yazdı: 90. yıldönümünde Uluslararası Tugaylar üzerine

PCTE Genel Sekreteri Ástor García yazdı: 90. yıldönümünde Uluslararası Tugaylar üzerine

Haber Merkezi
Uluslararası Tugayların gönüllü savaşçıları, bir ülkede işçi sınıfının uğradığı yenilginin başka ülkelerdeki düşmanlarını güçlendirdiğini kavradıkları için İspanya’ya gelmişlerdi. Ayrıca bazı mücadelelerin ulusal sınırlar içinde yürütülse de bu sınırları çok aşan sonuçlar doğurabileceğini biliyorlardı. Bu anlamda Uluslararası Tugaylar, modern tarihte proleter enternasyonalizmin en somut ifadelerinden biriydi.
İspanya İşçileri Komünist Partisi (PCTE) Genel Sekreteri Ástor García’nın, Uluslararası Tugayların kuruluşunun 90. yıldönümü dolayısıyla International Communist Press için kaleme aldığı makaleyi soL Haber okurlarının ilgisine sunuyoruz.Uluslararası Tugayların Kuruluşunun 90. YıldönümündeÁstor García
 (İspanya İşçileri Komünist Partisi Genel Sekreteri)Doksan yıl önce, 1936 sonbaharında, onlarca ülkeden binlerce kadın ve erkek İspanya’ya gelmeye başladı. Birçoğu komünistti. Diğerleri ise İspanya’da yaşananların yalnızca bu ülkeyi ilgilendiren bir mesele olmadığını kavramış sosyalistler, sendikacılar ve antifaşistlerdi. Evlerini geride bıraktılar, sınırları aştılar ve çoğunun pek az tanıdığı bir ülkeye doğru yola çıktılar. Bazıları bir daha geri dönemeyecekti. Uluslararası Tugayların saflarına katıldılar. Bu tugayların tarihi, 20. yüzyıl işçi hareketinin kolektif hafızasındaki en önemli sayfalardan biri olmayı sürdürüyor.Uluslararası Tugayları kahramanlıkları ve enternasyonalizmleriyle hatırlıyor, saygıyla anıyoruz. Ancak onların önemi bununla sınırlı değil. Uluslararası Tugayların varlığı, çok daha geniş anlamlar taşıyan siyasi bir soruyu gündeme getiriyor: Başka ülkelerden on binlerce işçi, İspanya’daki savaşı neden kendi savaşları olarak da gördü?Bu soruyu yanıtlamak için öncelikle çatışmanın niteliğine bakmak gerekiyor. Sonradan uluslararası düzeyde yerleşik hale gelen “İspanya İç Savaşı” ifadesi, 1936 ile 1939 yılları arasında yaşananların açıkça görülen bir yönünü tanımlıyor. Ordunun bir bölümü Cumhuriyet hükümetine karşı ayaklandı ve darbe girişiminin kısmen başarısızlığa uğraması, büyük ölçüde İspanya sınırları içinde yürütülen bir savaşa yol açtı. Ancak bir tanım doğru olduğu halde eksik kalabilir. İspanya’daki savaş bir iç savaştı, fakat bundan çok daha fazlasıydı. Askerî ve faşist bir ayaklanmaya karşı yürütülen bir savaş, iki dünya savaşı arasındaki dönemde Avrupa’nın yaşadığı krizin önemli bir uğrağı, daha ilk günlerinden itibaren dış müdahalelerle şekillenen bir çatışma, faşizm ile işçi hareketi arasındaki mücadelenin bir cephesi ve siyasal iktidar sorununun yalnızca teorik olmaktan çıkıp pratik bir mesele haline geldiği derin bir devrimci krizdi.İlk gönüllüler İspanya’ya ulaştığında Avrupa hızla yeni bir büyük savaşa doğru sürükleniyordu. Hitler 1933’ten beri Almanya’da iktidardaydı. Mussolini ise on yılı aşkın süredir faşist İtalya’yı yönetiyordu. Avrupa işçi hareketi ağır yenilgiler almış, siyasal gericiliğin en saldırgan biçimleri giderek güç kazanmıştı. Almanya deneyimi, faşizmin yalnızca ulusal bir olgu olarak ele alınamayacağını çoktan göstermişti. Faşizmin bir ülkedeki zaferi, bütün kıtadaki güçler dengesini değiştiriyordu.İspanya’daki askerî ayaklanma, daha ilk andan itibaren bu büyük uluslararası krizin bir parçası haline geldi. Almanya ve İtalya, isyancı güçlere belirleyici bir destek sağladı. Birkaç hafta içinde başlayan müdahaleleri, zamanla askerî birlikleri, uçakları, teçhizatı, uzmanları ve kapsamlı askerî yardımları da içine alacak şekilde genişledi. Bu müdahaleyi, 1930’larda Avrupa siyasetinin genel gidişatından ayrı düşünmek mümkün değil. Avrupa’nın büyük kapitalist güçleri ise “Müdahale Etmeme” politikasını benimseyerek karşılık verdi. Kâğıt üzerinde bu politikanın amacı savaşın uluslararası bir boyut kazanmasını önlemekti. Oysa uygulamada, Almanya ve İtalya isyancılara maddi destek sağlamayı sürdürürken İspanya Cumhuriyeti ihtiyaç duyduğu silahları temin etmekte son derece güç bir duruma düşürüldü. Sonunda Sovyetler Birliği, Cumhuriyet’e askerî yardım sağlayan başlıca devlet haline geldi. Dolayısıyla savaş, cereyan ettiği topraklar ve doğduğu toplumsal çelişkiler bakımından İspanya’ya özgüydü; ancak aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’na uzanacak uluslararası krizin de bir parçasıydı.Ancak İspanya’daki savaşı açıklamak için uluslararası boyutuna bakmak tek başına yeterli değil. Temmuz 1936’da darbe girişiminin kısmen başarısızlığa uğramasının ardından İspanya’nın kendi içinde yaşananlara da bakmak gerekiyor. Ayaklanmanın amacı, önceki yıllarda gelişen siyasal ve toplumsal hareketi zor kullanarak ortadan kaldırmaktı. Ne var ki darbenin püskürtüldüğü yerlerde bunun tam tersi bir sonuç ortaya çıktı: Siyasal kriz olağanüstü ölçüde derinleşti. Pek çok kentte işçi örgütleri ve halkın seferberliği askerî ayaklanmanın durdurulmasında belirleyici rol oynarken, cumhuriyetçi devlet aygıtı ülkenin geniş kesimlerinde ciddi biçimde zayıfladı. Binlerce işçi silahlandı. Komiteler, konseyler ve milis güçleri oluşturuldu. İşçi örgütleri daha önce devlete ait olan işlevleri üstlenmeye başladı; birçok bölgede sanayi ve tarım alanında kolektifleştirme uygulamaları gelişti. Siyasal otorite parçalı bir hale geldi ve bir süreliğine, işçilerin ve halkın doğrudan seferberliğiyle ortaya çıkan organlar olağanüstü bir önem kazandı.Bu, Temmuz 1936’da örgütlü ve merkezî bir devrimci iktidarın çoktan ortaya çıktığı anlamına gelmiyordu. Sürece yön veren tek bir siyasi önderlik olmadığı gibi, farklı işçi örgütlerinin üzerinde uzlaştığı ortak bir strateji de yoktu. İspanya Komünist Partisi, daha köklü bir geçmişe sahip diğer güçlerle karşılaştırıldığında henüz görece zayıftı. Darbenin başarısızlığa uğramasının ardından ortaya çıkan siyasi organlar da birbirinden oldukça farklıydı. Ancak birleşik bir devrimci iktidarın bulunmaması, devrimci bir durumun yaşanmadığı anlamına gelmez. Devrimci durumu tanımlayan tam da eski iktidarın içine düştüğü kriz ve onun yerini neyin alacağı sorusunun henüz yanıtlanmamış olmasıdır. İspanya’da iktidar sorunu artık pratik bir mesele haline gelmişti. Silahlar kimin elindeydi? Üretimi kim örgütlüyordu? Topraklar kimin denetimindeydi? Hangi kurumlar alınan kararları uygulama gücüne sahipti? Hangi sınıf topluma önderlik edebilecek durumdaydı? Bunlar artık gelecekte tartışılacak sorular değildi. Siyasal yaşamın merkezine yerleşmişlerdi.Bu süreç Temmuz 1936’da başlamamıştı. İki yıl önce, Ekim 1934’te işçi sınıfı, özellikle Asturias’ta, iki dünya savaşı arasındaki dönemde Batı Avrupa’nın en büyük proleter ayaklanmalarından birine öncülük etmişti. Birkaç gün boyunca devrimci organlar, silahlı yapılar ve işçi iktidarının rüşeym haldeki biçimleri ortaya çıkmıştı. Ayaklanma, İspanya proletaryasının önemli kesimlerinin olağanüstü mücadele kararlılığını ortaya koymuştu. Aynı zamanda belirgin sınırlılıkları da açığa çıkarmıştı: siyasi parçalanmışlık, mücadelenin ülke genelinde eşitsiz gelişimi ve ulusal ölçekte hareket edebilecek kadar güçlü bir devrimci önderliğin yokluğu.Temmuz 1936’da yaşananlar, bu sorunları çok daha çarpıcı koşullarda yeniden gündeme getirdi. Faşizme karşı mücadele artık derin bir iktidar krizi içinde sürüyordu. Bu nedenle savaşı faşizm ile demokrasi arasındaki basit bir karşıtlığa indirgeyen her yorum yetersiz kalır. Bu karşıtlık gerçekti ve son derece ciddi maddi sonuçları vardı. Sonraki gelişmelerin de göstereceği gibi, isyancıların zaferi işçi örgütlerinin yok edilmesi, siyasi ve toplumsal hakların ortadan kaldırılması ve acımasız bir baskı rejimi anlamına geliyordu. Ancak faşizmi askerî olarak yenilgiye uğratmak işçi sınıfı için acil bir zorunluluk olduğundan, çok daha çetin bir stratejik soru ortaya çıkıyordu: Antifaşist savaş ile devrimci mücadele arasında nasıl bir ilişki kurulmalıydı?Bu sorunun yanıtı, savaşın askerî gereklerini göz ardı etmek olamazdı. Cumhuriyetçi cephe, geniş çaplı ancak dağınık haldeki halk seferberliğini, profesyonel birliklere, belirgin bir komuta zincirine ve daha en başından itibaren Almanya ile İtalya’nın askerî desteğine sahip bir düşmana karşı aylarca, hatta yıllarca savaşabilecek bir güce dönüştürmek zorundaydı. İkmalin sağlanması, cepheler arasında eşgüdüm kurulması, komutanların eğitilmesi, birliklerin birleştirilmesi ve kaynakların akılcı biçimde kullanılması, Cumhuriyet’in ayakta kalmasını belirleyecek meselelerdi. İspanya Komünist Partisi (PCE), merkezî bir askerî kapasite oluşturmanın önemini erkenden kavradı ve bu süreçte önemli bir rol oynadı. Hiçbir devrimci süreç, daha başında alınacak bir askerî yenilgiden sağ çıkamazdı. Böyle bir yenilgi, Temmuz ayında başlayan süreci ileriye taşıyan işçi sınıfı güçlerinin fiziksel ve siyasal olarak yok edilmesi anlamına da gelecekti.Asıl güçlük, savaşın örgütlenmesinin hiçbir zaman yalnızca askerî bir mesele olmamasından kaynaklanıyordu. Askerî alanda atılan her adım, cumhuriyetçi cephe içindeki siyasi güç dengesini de değiştiriyordu. Halkın seferberliğiyle ortaya çıkan organlar ile yönetme kapasitesini yeniden kazanmaya çalışan devlet kurumları arasındaki ilişkileri etkiliyordu. Milislerin düzenli bir orduya katılması, yetkilerin merkezîleştirilmesi ve devletin işlevlerinin yeniden tesis edilmesi, askerî etkinliği artırabilirdi. Desteklemek, güç vermek için tüm okurlarımızı soL Haber'e abone olmaya davet ediyoruz.ABONE OL“Savaş” ile “devrim” arasında yapılan bilindik tartışma, İspanya’da yaşanan süreci açıklamak için fazla dar bir çerçeve sunuyor. Devrim, askerî zaferin ardından sırası gelecek, ilk görev tamamlandığında başlanabilecek ikinci bir görev olarak beklemiyordu. İktidar ilişkileri savaş boyunca değişmeye devam ediyordu. Orduya, devlete, üretime, mülkiyete ya da siyasi ittifaklara ilişkin her karar, hangi güçlerin daha da güçlenerek çıkacağını ve kitlelerin nasıl bir siyasi gelecek uğruna mücadeleye çağrıldığını belirlemede rol oynuyordu. Savaşı kazanmak vazgeçilmezdi, ancak bu zaferin nasıl bir içerik taşıyacağı da savaş sürerken inşa edilen toplumsal ve siyasal iktidara bağlıydı.Bu sorunlar, uluslararası komünist hareketin geçirdiği genel dönüşümle yakından bağlantılıydı. Komünist Enternasyonal, 1920’lerin başından itibaren işçi sınıfının çoğunluğunu kazanma sorununu siyasi yaklaşımının merkezine yerleştirmişti. Birleşik cephe politikası da bu sorundan doğdu. 1917 Ekim Devrimi’nin başlattığı devrimci dalganın ardından Avrupa kapitalizmi belli ölçüde istikrar kazanmış, sosyal demokrat örgütler ise milyonlarca işçi üzerindeki güçlü etkilerini korumuştu. Komünistler bu gerçeği görmezden gelemezdi. Somut mücadelelerde sağlanacak birlik, işçi sınıfının daha geniş kesimlerini harekete geçirmeye, siyasi deneyimlerini geliştirmeye ve işçi hareketinin önderliği konusunda sosyal demokrasiye meydan okumaya yardımcı olabilirdi. Ancak bu birlik, Komünist Partilerin siyasi ve örgütsel bağımsızlığını da korumalıydı. Eylem birliği, stratejik farklılıkların ortadan kalkması anlamına gelmiyordu.Faşizmin yükselişi bu soruyu çok daha yakıcı hale getirdi. Nazilerin 1933’te Almanya’da kazandığı zafer, uluslararası işçi hareketi için tarihsel bir yenilgiydi. Komünist Enternasyonal’in 1935’te toplanan Yedinci Kongresi, faşizme karşı geniş bir direnişin örgütlenmesini zorlaştıran siyasi eğilimlerin üstesinden gelmeye çalıştı. Dimitrov, somut koşullardan hareket edilmesini, katı formüllerin terk edilmesini ve kitlelerin çok daha geniş kesimlerine ulaşabilecek mücadele biçimleri ile siyasi bir dil geliştirilmesini savundu.

Komünist Enternasyonal’in 1935’te toplanan Yedinci Kongresi

Bu yönelim gerçek bir soruna yanıt veriyordu. Hâlâ başka örgütlerin peşinden giden işçi sınıfı kesimleriyle birlikte hareket edemeyen bir Komünist Parti, kendisini yalnızlığa mahkûm ediyordu. Faşist saldırı karşısında eylem birliği, işçi hareketi için bir ölüm kalım meselesi haline gelebilirdi. Ancak proleter birleşik cepheden daha geniş Halk Cephesi biçimlerine geçiş, başka bir sorunu da gündeme getiriyordu. İşçi sınıfı örgütleri arasındaki bir ittifak, derin siyasi farklılıklar barındırsa da görece türdeş bir toplumsal temele dayanıyordu. Burjuva ve küçük burjuva kesimleri de kapsayan bir ittifak ise farklı bir niteliğe sahipti. Böyle bir ittifakın bileşenleri, temelde farklı tarihsel hedefler güderken aynı ortak düşmana karşı birleşebiliyorlardı.İspanya deneyimi bu çelişkiyi özellikle belirgin biçimde ortaya koydu. Cumhuriyetçi cephede komünistler, sosyalistler ve anarşistler; burjuva cumhuriyetçiler, küçük mülk sahipleri ve çıkarları birbirinden farklı başka toplumsal kesimlerle bir aradaydı. Franco’yu yenilgiye uğratmak hepsini ortak bir acil hedefte birleştiriyordu, ancak bu, ittifak içindeki sınıfsal farklılıkları ortadan kaldırmıyordu. Dolayısıyla komünistler açısından temel mesele, faşizme karşı mümkün olan en geniş birliği sağlarken bu birliğin proletaryanın siyasi bakımdan bağımlı hale gelmesine yol açmasını nasıl önleyecekleriydi. PCE’nin çatışmayı giderek daha fazla “Ulusal-Devrimci Savaş” olarak tanımlamaya başlamasıyla bu sorun daha da karmaşık bir hal aldı.Bu kavram, İspanya’daki savaşın iki gerçek boyutunu bir arada ifade ediyordu. Savaş ulusaldı, çünkü isyancı cephe büyük ölçüde dışarıdan gelen askerî müdahaleye dayanıyordu. Nazi Almanyası ve faşist İtalya, Franco’nun yalnızca siyasi destekçileri değildi. Müdahaleleri askerî güç dengesini doğrudan etkiliyordu. Dolayısıyla Cumhuriyet topraklarının savunulması, aynı zamanda bu güçlere karşı ulusal bağımsızlığın savunulması olarak da görülebilirdi. Öte yandan savaş devrimciydi, çünkü mevcut siyasal ve toplumsal düzenin derin bir kriz içinde olduğu koşullarda sürüyordu. Proletaryanın silahlı seferberliği, halk iktidarı organlarının ortaya çıkışı ve eski devlet aygıtının içine düştüğü kriz, mücadeleye darbe öncesindeki hukuk düzeninin yeniden tesis edilmesinin çok ötesine geçen bir içerik kazandırıyordu. Bu anlamda Ulusal-Devrimci Savaş kavramı, birbirine denk iki İspanya arasında yaşanan bir iç savaş tasvirinden çok daha zengin bir açıklama sunuyor. Çatışmanın farklı boyutlarını aynı anda kavramamızı sağlıyor.Güçlük, bu iki boyut arasındaki dengenin değişebilmesiydi. “Ulusal” boyut öne çıktıkça, çatışmanın sınıfsal içeriğinin geri planda kalması riski doğuyordu. İspanya’nın Alman ve İtalyan müdahalesine karşı savunulması, yerli ve yabancı faşizme karşı birleşmiş geniş bir ulusal cephe fikrini güçlendiriyordu. Bu yaklaşım, belirli acil hedeflerde çıkarları örtüşen, ancak toplumsal düzenin dönüştürülmesi söz konusu olduğunda keskin biçimde ayrışan sınıfların bir araya gelmesini mümkün kılıyordu.“Yeni tipte demokratik Cumhuriyet” fikri de bu koşullarda önem kazandı. Bu öneri, işçi sınıfı ve köylülüğün çok ötesine uzanan güçlerin desteğine dayalı bir rejim aracılığıyla geniş antifaşist koalisyona kalıcı bir siyasi biçim kazandırmayı amaçlıyordu. Böylece kapitalist iktidar ile işçi iktidarı arasında ara aşamaların bulunduğu düşüncesini de gündeme getiriyordu. Pratikte bu formül, sosyalist bir perspektifi Cumhuriyet’in savunulmasına tabi kılarak mümkün görülen dönüşümlere sınırlar çiziyordu. Antifaşist bloğun korunması her şeyin önüne geçen ölçüt haline geldiğinde, sürecin stratejik sınırları da belirlenmeye başlamıştı.Bu noktadan itibaren, sürece hangi sınıfın önderlik edeceği sorusu giderek geri plana itildi. Antifaşist cephe içindeki çelişkiler ortadan kalkmamış olmasına rağmen, faşizm ile antifaşizm arasındaki karşıtlık neredeyse bütün siyasal alana hâkim hale geldi.Savaşın son aşaması bu çelişkileri bütün açıklığıyla ortaya çıkardı. Zafer hâlâ mümkün görünürken Franco’yu yenilgiye uğratma zorunluluğu, birbirinden çok farklı çıkarlara sahip siyasi ve toplumsal güçleri bir arada tutabiliyordu. Ancak yenilginin kaçınılmaz olduğu düşüncesi güçlendikçe bu birlik de çözülmeye başladı. Mart 1939’da Albay Casado’nun Juan Negrín hükümetine karşı gerçekleştirdiği darbe, cumhuriyetçi cephe içindeki son büyük çatışmayı başlattı. Bazı güçler savaşı derhal sona erdirerek Franco ile anlaşma yoluna gitmek istiyordu. Komünistlerin de aralarında bulunduğu diğerleri ise direnişin sürdürülmesini savunuyordu. Antifaşist birlik, cumhuriyetçi blok içindeki çelişkileri ortadan kaldırmamış, yalnızca ortak bir zorunluluk karşısında geçici olarak geri plana itmişti.Buradan çıkarılacak daha genel bir ders var. Hiçbir siyasi ittifak, kendisini oluşturan sınıfların nesnel çıkarlarını ortadan kaldırmaz. Bu nedenle devrimci siyaset, geçici uzlaşmaları kalıcı bir stratejik ortaklıkla karıştırmamalıdır. Bir Komünist Parti açısından önemli olan yalnızca kimlerle anlaşmaya varılabileceği değildir. Bu anlaşmanın işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesini, siyasi bilincini ve iktidar mücadelesine müdahale etme kapasitesini nasıl etkilediği de önemlidir.Bu açıdan bakıldığında Uluslararası Tugayların önemi daha da belirginleşiyor. Uluslararası Tugayların gönüllü savaşçıları, bir ülkede işçi sınıfının uğradığı yenilginin başka ülkelerdeki düşmanlarını güçlendirdiğini kavradıkları için İspanya’ya gelmişlerdi. Ayrıca bazı mücadelelerin ulusal sınırlar içinde yürütülse de bu sınırları çok aşan sonuçlar doğurabileceğini biliyorlardı. Bu anlamda Uluslararası Tugaylar, modern tarihte proleter enternasyonalizmin en somut ifadelerinden biriydi. Onların deneyimi, farklı ülkelerdeki işçilerin, farklı devletlerin sınırları içinde yaşıyor olmalarıyla ortadan kalkmayan ortak tarihsel çıkarlara sahip olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla enternasyonalizm, yalnızca başka ülkelerde yürütülen mücadelelerle dayanışma göstermekten ibaret değildir. Birbirinden ayrı görünen mücadelelerin aynı tarihsel sürecin parçaları olabileceğini kavramak demektir.1936’da İspanya’ya gelenler bu gerçeği en ağır koşullarda yaşadılar. Madrid, Jarama, Guadalajara, Brunete ya da Ebro’da savaşan Alman ve İtalyan antifaşistlerin birçoğu, kendi ülkelerinde faşizme karşı yıllarca mücadele etmişti. Onlar için İspanya, çoktan başlamış bir savaşın başka bir cephesiydi. Uluslararası Tugayların diğer gönüllüleri içinse İspanya, yalnızca birkaç yıl sonra bütün kıtayı saracak bir savaşın ilk muharebesi olacaktı. İkinci Dünya Savaşı Eylül 1939’da resmen başladığında, İspanya’daki savaşın sona ermesinin üzerinden henüz beş ay geçmişti.Komünistlerin tarihsel hafızası, yenilgileri iç rahatlatan hikâyelere, kahramanları ise çelişkilerden arınmış figürlere dönüştürdüğünde değerinin büyük bölümünü yitirir. Bizden önce mücadele edenlere duyduğumuz saygı, daha fazlasını gerektirir. Onların hangi koşullarda hareket ettiklerini, hangi sorunlarla karşılaştıklarını, ne tür kararlar aldıklarını ve bugün bu kararlarda görebildiğimiz sınırları incelemeliyiz. Bombardıman altında, askerî yenilgiler karşısında ve uluslararası güçler dengesinin son derece elverişsiz olduğu koşullarda hareket etmek zorunda kalanları bugünün rahatlığından yargılamamalıyız. Ancak tarihten siyasi sonuçlar çıkarmayı reddedeceksek onu incelemenin de pek bir anlamı kalmaz.İspanya’daki savaş, bugün de güncelliğini koruyan soruları gündeme getiriyor. Taktik ile strateji arasında nasıl bir ilişki kurulmalı? Siyasi bağımsızlıktan ödün vermeden birlik nasıl sağlanabilir? Komünistler, farklı toplumsal çıkarları temsil eden güçlerle nasıl birlikte hareket etmeli? Gericiliğin en şiddetli biçimlerine karşı mücadele ederken komünist siyasetin antifaşizmle sınırlı kalması nasıl önlenebilir? Acil zorunluluklar, kendiliğinden stratejik hedeflere dönüştürülmeden nasıl karşılanabilir? Bir çatışmanın ulusal boyutu, sınıfsal içeriği gözden kaçırılmadan nasıl kavranabilir? Kapitalist devletlerin ve büyük güçler arasındaki rekabetin hâlâ belirleyici olduğu bir dünyada enternasyonalist bir politika nasıl geliştirilebilir? 1936’da verilen yanıtlar olduğu gibi bugüne taşınamaz. Tarih hazır reçeteler sunmaz. Ancak deneyim sunar ve komünist hareketin elinde, bizden önce benzer sorunlarla karşı karşıya kalmış işçi kuşaklarının biriktirdiği deneyimden daha değerli pek az kaynak vardır.Uluslararası Tugaylar da bu deneyimin bir parçasıdır. Doksan yıl önce bu tugayların üyeleri, coğrafi olarak uzak ama siyasi olarak kendilerine ait gördükleri bir savaşa katılmak için sınırları aştılar. Bunu İspanya kendi vatanları olduğu için değil, sınıfları orada mücadele ettiği için yaptılar. Doksan yıl sonra Uluslararası Tugaylardan çıkarılması gereken belki de en önemli ders budur. Avrupa’nın felakete sürüklendiği bir dönemde on binlerce işçi, komünist siyasetin bugün de merkezinde yer alan bir düşünceyi eyleme döktü: Sömürünün, gericiliğin ve savaşın uluslararası ölçekte işlediği bir dünyada işçi sınıfı da ancak uluslararası bir güç olarak hareket ederek kurtuluşuna ulaşabilir. Onların aştığı sınırlar hâlâ yerinde duruyor. O sınırları aşmayı seçmelerinin nedeni de öyle.soL'un dört kez sansürlenen X hesabını takip ederek yaygınlaştırabilirsiniz. soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

To read the full story from the source: soL Haber

Advertisement
Advertisement

Related News

All news →
Advertisement