Özne kalmak yetmez: Gazetecilikte savunulması gereken o boşluk
Geçen yazıda Žižek’ten ve Kenya haber odaları üzerine yapılan o çalışmadan yola çıkıp basit bir yerde bitirmiştim: Yapay zekâ özne değilse, gazeteciliğin etik yükünü hâlâ insan taşır; o yüzden asıl soru “yapay zekâyı kullanmalı mıyız?” değil, “yapay zekâyı kullanırken gazeteciliğin öznesi kalabilecek miyiz?” idi. O cümleyi bir kapanış sandım. Aradan geçen birkaç hafta ve Žižek’in Münih Felsefe Okulu’nda verdiği “Hegel on AI” dersini izlemem, onun aslında bir kapanış değil, ancak bir başlangıç olabileceğini gösterdi. Çünkü “özne kalmak” dediğimiz şey, bireysel bir irade meselesi değil — ve tam da burada işin rengi değişiyor.
İlk yazıda eksik bıraktığım soru şuydu: Peki “özne kalmak” tam olarak ne demek? Klavyenin başında oturup “ben hâlâ ben’im” demek mi? Žižek’in Münih dersi bu naif okumayı yerle bir ediyor.
Eksik olan duygu değil, boşluk
Yapay zekâya dair en yaygın teselli şu: “Makine veriyi işler ama hissedemez; insanın sıcaklığı, sezgisi, empatisi onda yok.” Žižek bu teselliyi elimizden alıyor. Ona göre yapay zekânın özne olabilmek için eksik olduğu şey, ulaşılmaz bir iç dünyanın derinliği ya da duyguların zenginliği değil — onu zaten taklit edebiliyor. Eksik olan, boşluğun kendisi. Yani o kurucu çatlak, arzu, “öteki benden ne istiyor, açıkça söylediğinin ötesinde ne arıyor?” sorusu. Alenka Zupančič’in deyişiyle: Yapay zekâ baştan aşağı dışsallıktır, ama kendi dışsallığına hapsolmuştur; kendi dışına düşemez. Sizinle sohbet ederken, “bu insan benden gerçekte ne istiyor?” diye merak etmez.
Şimdi bunu haber masasına taşıyın. Bir muhabiri muhabir yapan nedir? Bildikleri mi? Hayır — bilmedikleri, “burada bir şey eksik” hissi, kaynağın söylemediğini merak etmesi. Gazetecilik bilginin biriktirilmesi değil, bir eksikten, bir kuşkudan, kışkırtılmış bir merak duygusundan doğan iştir. Žižek’in formülüyle yapay zekâ bize durmadan daha fazla “bilinen”i verir ama onunla ne yapacağımızı söyleyecek o kurucu bölünmeden yoksundur. İşte “gazeteciliğin öznesi kalmak” soyut bir gurur meselesi değil; çok somut bir kapasiteyi korumak demek: gerçek karşısında rahatsız olabilme, sorabilme, kışkırtılabilme yetisi. Makinenin yapamadığı tek şey, gazeteciliğin can damarıysa, elimizdeki şey bir kaygıdan çok bir görev tanımı.
“Daha fazla” buyruğu artık okurda da
Geçen yazıda yapay zekânın haber odasına “daha fazla üret” diye seslendiğini söylemiştim: daha hızlı yaz, beş başlık çıkar, on sosyal medya metni döktür. Münih dersi bunun teorik adını koyuyor: Žižek yapay zekâyı bir anaç süperego (maternal superego) olarak tarif ediyor. Lacancı süperego “feragat et, acı çek” diyen ahlak bekçisi değil; “keyif al, daha çok keyif al” diye dayatan bir buyruktur. Ve bu buyruk artık yalnızca üretenlerin değil, okuyanların da kulağına fısıldıyor.
Çünkü aynı döngü beslemenin (feed) öbür ucunda da işliyor: Bir haber daha, bir özet daha, bir sonraki sekme, bir başlık daha. Üretim tarafındaki “daha çok içerik” baskısıyla tüketim tarafındaki “daha çok kaydır” dürtüsü aynı süperegonun iki yüzü. Bu yüzden yapay zekânın gazetecilikteki asıl riski hâlâ “robotların yerimizi alması” değil; üretim hızı ile tüketim dürtüsünün, arada muhakemeye, doğrulamaya, bağlam kurmaya hiç yer bırakmadan birbirini hızlandırması. Üstüne bir de yadsımayı (disavowal) ekleyin: Okur, yapay zekâ özetinin yanlış olabileceğini “çok iyi bilir” ama yine de onu gerçeğin kendisi gibi tüketir. Tıpkı ChatGPT’ye günah çıkarıp — manipüle edildiğini bile bile — otantik bir dinî deneyim yaşayan kişi gibi.
İçsel mesafe yetmez
İlk yazının zımni çözümü biraz da bireyseldi: İyi gazeteci, hızın ortasında soğukkanlılığını korur, “ben hâlâ özneyim” der. Münih dersini izleyince bunun yetmediğini gördüm ve itiraf edeyim, en çok orada fikrimi düzelttim. Žižek açıkça söylüyor: Makineyle aramıza “içsel bir mesafe” koymak çözüm değil, çünkü mesele teknik ya da bireysel değil — toplumsal. Asıl soru o makineyi, o “matriksi” kimin kurduğu ve kontrol ettiği.
Žižek buna “libertaryen faşizm” diyor: Matriksi kontrol edenler için sınırsız özgürlük, geri kalan herkes için tam denetim. Musk ve Thiel’i, hatta yapay zekâ altyapısını denetimden büsbütün çıkarmak için uyduya, Ay’a taşıma fantezilerini örnek veriyor. “Ölü internet” (dead internet) — verinin yalnızca makineler arasında dolaştığı, insanın baypas edildiği vizyon — kısmen şimdiden olgu. Bunu gazeteciliğe çevirin: Haberin görünürlüğünü, dağıtımını, hatta neyin haber sayılacağını belirleyen çerçeveyi birkaç şirketin algoritması kuruyorsa, tek tek gazetecilerin “iç disiplini” o çerçeveyi değiştirmez. Türkiye gibi medya sahipliğinin zaten birkaç elde toplandığı, kamusal alanın daraldığı bir yerde bu, soyut bir Silikon Vadisi tartışması değil; doğrudan bizim meselemiz. Bireysel erdem, yapısal bir kapanmanın panzehiri olamaz.
Peki ne yapmalı?
Žižek dersi teolojik bir notla bitiriyor. İbranicede “Şeytan”ın suçlayıcı-savcı, “Kutsal Ruh”un ise savunucu-yol gösterici anlamına geldiğini hatırlatıyor ve yapay zekânın içinde her iki veçhenin de bulunduğunu, görevin bunları ayırt etmek olduğunu söylüyor. Onun için Kutsal Ruh “eşitlikçi topluluğun” adı; kamusal alan dağılırken, en güçlü bağ gibi görünen yapay zekânın aslında bu dağılmaya hizmet ettiği bir çağda, bu kolektif boyut için mücadele etmek teolojik değil, politik bir görev.
Gazeteciliğe tercüme edersek: Özneyi kurtaracak olan tek tek kahraman muhabirler değil, gazeteciliği kolektif bir kurum olarak ayakta tutan şeyler. Şeffaflık etiketinden öte denetlenebilir kullanım ilkeleri, hatayı kimin düzelteceğini bilen bir editoryal sorumluluk zinciri, dayanışma ağları, bağımsız ve çoğul bir altyapı. “Gazeteciliğin öznesi kalmak”, masada tek başına direnmek değil; o boşluğu — gerçek karşısında rahatsız olma, soru sorma, kışkırtılma kapasitesini — birlikte savunabilecek bir zemini kurmak.
Geçen sefer “özne kalabilecek miyiz?” diye sormuştum. Bu kez sorum biraz daha rahatsız edici: Eğer özne kalmak bireysel bir irade değil de kolektif bir savunma meselesiyse, o boşluğu kim, kimin için ve hangi zeminde savunacak? Yoksa hepimiz “daha fazla” buyruğuna, doymak bilmeyen o anaç süperegonun keyif emrine, ayrı ayrı ve sessizce mi itaat edeceğiz?
Kaynak: NewsLab Turkey






