Yusuf Tuna Koç
Özgür Aktükün ile çocuk emeği sömürüsünün giderek derinleşen boyutlarını, yoksulluk ve eğitim politikalarıyla kurulan bağı konuştuk.
Aktükün, son yıllarda daha görünür hale gelen bu tablonun arkasındaki yapısal nedenleri ve özellikle MESEM uygulamalarıyla birlikte yaşanan dönüşümü değerlendirdi.
Özellikle son yıllarda derinleşen yoksullukla birlikte çocuk emeği sömürüsünün çok daha görünür hale geldiğini görüyoruz. Gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu tablo aslında kapitalizmin geldiği aşamada kaçınılmaz bir sonuç. Kapitalizmin ilk gelişim dönemlerine baktığınızda en çok ihtiyaç duyduğu emek türlerinden birinin çocuk emeği olduğunu görürsünüz. Çünkü çocuk emeği tarihin her döneminde en ucuz emek olmuştur ve en ağır, en katı sömürü koşullarına karşı en savunmasız kalan kesimdir. Kapitalist açısından mesele kâr etmekse, en yüksek kârı sağlayacak emek biçimi çocuk emeğidir. Bu sistem açısından işlevsel, kendi mantığı içinde meşru ve son derece kârlı bir emek türüdür.
Ama burada özellikle kavramsal bir meseleye dikkat çekmek istiyorum. “Çocuk işçi” kavramını doğru bulmuyorum. Bu kavramla ciddi bir sorunum var ve bilinçli olarak kullanmıyorum. Çünkü işçi olmak teknik anlamda kötü bir şey değildir. İşçi dediğiniz zaman akla haklar gelir: haftalık izin, çalışma saatleri, mesai düzeni, örgütlenme hakkı, yıllık izin, ücret güvencesi. İşçi kavramını tanımlayan şeyler bunlardır. Oysa çocukların maruz kaldığı şey bunların hiçbirini içermiyor. Siz “çocuk işçi” dediğiniz anda çocuk emeği sömürüsünü görünmez hale getiriyorsunuz. Bu doğrudan bir emek sömürüsüdür, bir çocuk istismarıdır. Çünkü bu çocuklar açısından yapısal bir şiddettir, kurumsal bir şiddettir. Ve bu şiddete karşı direnebilecek araçları yoktur. Örgütlenemezler, hak talep edemezler, pazarlık yapamazlar. O yüzden işçi kavramı meseleyi yumuşatıyor, hatta istemeden meşrulaştırıyor.
Kapitalizmin genel eğilimi diyorsunuz ama Türkiye’de özellikle son dönemde bunun bir kırılma haline geldiğini görüyoruz. Özellikle MESEM uygulamalarıyla birlikte tablo daha farklı bir hale gelmedi mi?
Bu meseleye yalnızca bugünün Türkiye’si üzerinden bakarsak eksik kalırız. Çocukluk dediğimiz şey tarihsel olarak doğal ve evrensel bir kategori değildir. Çocukluk kavramının bugünkü anlamıyla ortaya çıkışı Avrupa merkezli bir tarihsel sürece dayanır. Sosyal devletin güçlendiği dönemlerde çocuklara belli koruma mekanizmaları sağlanmıştır. Ama bu çok kısa bir tarihsel dönemdir.
O sosyal devlet uygulamalarının güçlü olduğu coğrafyalara baktığınızda çocukların belli ölçüde korunduğunu görürsünüz. Ancak aynı devletler kendi sömürge alanlarında çocuk emeğini sömürme konusunda son derece acımasız davranmışlardır. Yani merkezde koruma, çevrede sömürü söz konusudur. Bu ciddi bir ikiyüzlülüktür.

Dolayısıyla çocuk emeğinin “ortadan kalktığına” dair anlatı belirli bir Avrupa deneyimine dayanır. Dünyanın geri kalanında çocuk emeği hiçbir zaman ortadan kalkmadı. Tarımda, madenlerde, tekstilde, aile işletmelerinde, kayıt dışı üretim alanlarında hep vardı. Bazen aile içi emek biçiminde, bazen kültürel gerekçelerle meşrulaştırılarak, bazen de doğrudan sanayi üretiminde.
Biz çoğu zaman sosyal devlet deneyiminin yaşandığı coğrafyaların normlarını evrenselmiş gibi düşünüyoruz. Oysa gerçek öyle değil. Çocukların korunması dediğimiz şey tarih boyunca çok sınırlı bir coğrafi ve sınıfsal alanda gerçekleşti. Hem kadınlar hem çocuklar hem de diğer dezavantajlı gruplar için koruma mekanizmaları hiçbir zaman küresel ölçekte eşit işlemedi.
Türkiye’ye geldiğimizde de şunu söylemek gerekiyor: Biz hiçbir zaman tam anlamıyla bir sosyal devlet olmadık. Belli dönemlerde toplumsal örgütlülüğün güçlü olduğu zamanlarda bazı haklar üretildi ama bunlar tüm çocukları kapsayan, eşitlikçi ve kalıcı mekanizmalar değildi. Çocukluk dediğimiz şey zaten ideolojik ve kültürel bir bagaj taşır. Hukuki metinlerin varlığı tek başına eşit koruma sağlamaz.
ÇOCUK EMEĞİ KAMU POLİTİKASINA DÖNÜŞTÜ
Peki bugün değişen ne?
Bugün değişen şey şu: Çocuk emeği artık daha görünür ve kamusal bir politika haline geldi. Eskiden daha çok aile içi üretim ilişkilerinde ya da sınırlı sektörlerde, daha “korunaklı” alanlarda ortaya çıkıyordu. Örneğin bir akrabanın yanında meslek öğrenmek ya da aile işletmesinde çalışmak gibi. Ama bugün bu süreç kamusal bir yönlendirme ve zorunluluk haline geldi.
Yoksulluk yaygınlaştı. Eğitimin niteliği düştü. Eğitim bir hayat kurma aracı olmaktan çıkarıldı. Üniversite artık sınıfsal hareketlilik aracı olmaktan uzaklaştıysa, insanlar “hiç değilse meslek öğrensin” demeye başlıyor. Ama burada sunulan şey gerçek bir mesleki eğitim değil.
MESEM bir eğitim sistemi değil. Eğer gerçekten amaç meslek öğretmek olsaydı, mevcut meslek liseleri güçlendirilirdi. Yeni müfredatlar hazırlanırdı. Atölye altyapıları geliştirilirdi. Çocuklar okul ortamında kalmaya devam ederdi. Oysa şimdi çocuklar doğrudan üretim alanlarına, fabrikalara, denetimsiz işyerlerine gönderiliyor.
Burada manipülatif bir söylem var. “Herkes üniversite mezunu olmak zorunda değil” deniyor. Evet, değil. Ama burada bir tercih yok. Bir zorunluluk var. Sınıfsal konumunuz nitelikli eğitime erişim imkânı vermiyorsa, mevcut kamu okullarında verilen eğitim hayatınızı değiştirme aracı olmaktan çıkmışsa, çocuklar fiilen bu sisteme mecbur bırakılıyor.
Okulun işlevi meselesini biraz açar mısınız?
Okul yalnızca birtakım mesleki yeteneklerin kazanıldığı yer değildir. Okul bir sosyal alandır. Çocuk orada duygusal, bilişsel ve sosyal gelişimini tamamlar. Arkadaşlık ilişkileri kurar, kazanmayı ve kaybetmeyi öğrenir. Duygularını yönetmeyi öğrenir. Dayanışmayı öğrenir. İnsan olmanın farklı yönlerini deneyimler.
Okulu yalnızca öğrenme faaliyetine indirgediğiniz anda bu insani gelişim alanını ortadan kaldırmış olursunuz. Bugün yapılan tam olarak bu. Okul işlevsizleştirildi. Öğretmen işlevsizleştirildi. Öğretmen-öğrenci arasındaki duygusal bağ değersizleştirildi. Çocuklar patron hiyerarşisine ya da usta-çırak hiyerarşisine teslim edildi.
Üstelik mesele yalnızca patron değil. Usta-çırak hiyerarşisi de son derece denetimsiz bir ortam. Bunun yanında MESEM modelinin giderek yatılı modele dönüştürülmesi konuşuluyor. Fabrikaların içine kurulacak yatakhaneler… Çocuk gündüz üretimde, gece aynı mekanda. Bu bir çalışma kampı modelidir.
Bir de ironik olan şu: Aynı dönemde “aile yılı” ilan ediliyor. Aile terbiyesinden söz ediliyor. Ama çocuk aileden koparılıyor. Gündüz fabrikada, gece yatakhane düzeninde. Bu ciddi bir çelişki.
Son olarak kavram meselesine tekrar dönmek istiyorum. Özellikle rica ediyorum: “Çocuk işçi” kavramını sorgulayın. Ben yıllarca sokakta çalıştırılan çocuklarla çalıştım. Devlet kurumlarında bu dosyalarla ilgilendim. İnsanlardan defalarca şu cümleyi duydum: “Ne var yani, çocuk işçi olmuş.” Çünkü işçi kavramı kötü bir çağrışım üretmiyor. Ama burada söz konusu olan şey işçilik değil. Hakları olan bir emek ilişkisi değil. Çocukların fiziksel, psikolojik ve sosyal gelişimini tahrip eden bir sömürü ilişkisi.
İşçi dediğiniz zaman hakları konuşursunuz. Haftalık izin konuşursunuz. Mesai konuşursunuz. Ücret konuşursunuz. Örgütlenme konuşursunuz. Oysa burada bunların hiçbiri yok. Bu nedenle doğru kavramı kullanmak çok önemli. Çünkü kavram yanlışsa, mücadele zemini de yanlış kuruluyor. Bu mesele yalnızca ekonomik bir mesele değil. Bu bir çocukluk meselesi, bir insanlık meselesi.
Kaynak: BirGün


