Nostalji üzerine
Nostalji
İnsan Ne Zaman Evindedir?
Nostalji, nostos ve algos; dönüş ve acı. Eve Geri dönmenin ve dönememenin acısı. Ya da dönülen yerin artık bırakılan yer olmadığını ve dönenin de yola çıkan kişi olarak kalmadığını fark etmenin acısı.
Nostalji, İsviçre Almancasından geliyor. Başta bir hastalığın adı. Evinden uzakta kalan askerlerin içine düştüğü halsizlik, iştahsızlık, çöküş. Evlerini sadece uzaktan, şöyle kısa bile olsa görmenin ruhlarına verdiği şifa. Sonraları bir duygu. Nostalji, özlemli, hep tatlı, zaman zaman yakıcı, sık sık istilacı.
Barbara Cassin, Nostalji: İnsan Ne Zaman Evindedir? kitabında nostaljiyi, çocukluğumuzun geri dönüşüme girmiş sokaklarına, radyoda çalsada kasede kaydetsek diye beklediğimiz şarkılara ya da ağzımızda usulca, çıtır çıtır patlayan şekerlere duyulan özlem olmaktan çıkarıyor. Ve onu, sarıp sarmalayan, sıcacık haline hiç yakışmayan vatan, sürgün, dil ve yabancılık gibi kavramlarının yanına yazıyor.
Ülkeler, şehirler, zamanlar, diller geziyor. Hep aynı soruya yanıt arıyor, İnsan ne zaman evindedir? Odysseus’un dönüşünü, Aeneas’ın sürgününü ve Hannah Arendt’in dille kurduğu bağı alıp, tam bir yanıt değil belki, ama zinciri üretip kendimize göre yeni bir hal ortaya çıkarabileceğimiz bir başlangıç noktası, bir ilmek veriyor elimize.
Kök salmakla kökünden sökülmek, ait olmakla yabancı kalmak, dönmekle yeniden başlamak arasındakini, arada kalmayı, arada kalmışları ve “ Evde olmayarak evde gibi olmayı” okuyoruz.
Cassin Paris’te doğmuş, orada yaşamış. Yine de Korsika’ya her gelişinde eve dönmüş gibi hissediyor. Adadan uzakta kaldığında ise özlem duyuyor.
“Evimde olmayarak evimde gibiyim.” diyor haline.
Nostaljinin şiiri olarak gördüğü Odysseus’ tan başlıyor anlatmaya. Odysseus yirmi yıl sonra İthaka’ya geri dönüyor. Savaş bitmiş, denizler aşılmış. Tüm badireler geride kalmış. Öyle sanıyor. Döndüğünde Odysseus, evini tanımıyor, evindekiler de onu. İşte şimdi evinde bir yabancı. Evinde ama değil.
Karısı Penelope bile karşısındaki Odysseus’u hemen tanıyamıyor. Sadece ikisinin bildiği bir sır, birbirlerinden emin olmalarını sağlıyor.
Ayaksız, kökleri halen toprağın içinde bir zeytin ağacından oyulmuş bir yatak. Odysseus ağacı kesmemiş, ağacın gövdesini yatağa dönüştürmüş, evi de yatağın çevresine kurmuş. Sır, kökleri toprağın içinde bir yatak. Odysseus evinde olduğunu böyle biliyor, birisi onun kim olduğunu, başkalarının bilmediği bir yerden tanıdığında.
Tıpkı Odysseus gibi hiçbirimiz toprağa kök salmıyoruz, köklenen ağaçlar, insanlar değil.
Teiresias, Odysseus’a evine döndükten sonra yeniden yola çıkması gerektiğini , omzuna aldığı bir gemi küreği ile, denizi hiç görmemiş insanların yaşadığı topraklara kadar yürümesini söylüyor. Bir gün bir yabancı ona omzundaki nesnenin bir harman küreği olup olmadığını sorduğunda, artık denizi hiç görmemiş insanların arasında olduğunu anlıyor.
Kendisi için yolculuk demek olan bu gemi küreği, bu insanlar için toprağı ve hasadı anlatıyor. Kelimeler anlamını yitiriyor, yenilerini buluyor, bazen azalıyor bazen çoğalıyor.
Odysseus’un dönebileceği bir İthaka varken, Aeneas’ın dönebileceği hiçbir yeri yok. Troya yanmış. Geri dönme umudu olmaksızın kökünden sökülmüş, sürgün. Aeneas, nostaljinin başka bir versiyonunu temsil ediyor. Odysseus eve geri dönmek için dolaşırken, Aeneas geri dönecek bir evi kalmadığından yeni bir yurt arıyor.
Troya’nın düştüğü gece Aeneas yaşlı babası Ankhises’i omuzladığında, aslında bir Sürgünün geçmişini nasıl her yere zamana ve ana omzunda taşıdığını sembolize ediyor. Aeneas İtalya’ya vardığında bütünüyle yabancı bir yere gelmiş olmuyor. Sürgün, başka türden bir eve dönüşmek zorunda.
Hannah Arendt 1933’te Almanya’ dan kaçıyor. Yıllarca yurtsuz ve vatansız yaşıyor, 1951’de Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı oluyor. Kendisine Hitler öncesi Almanya’yı özleyip özlemediği soruluyor. Arendt “Geriye dil kaldı.” diyor.
Ülkeler kaybedilebilir. Yurttaşlıklar değişebilir. Sınırlar kapanabilir, rejimler çökebilir, bir halk kendiden olanları dışlayabilir. Fakat anadil her zaman, sürgündekinin yanında taşıdığı görünmez evdir.
Öyleyse insan ne zaman evindedir?
Bir evin bakıp bakıp hayaller kurduğum duvarlarına, telaşelerimi tırmandırdığım merdivenlerine, hayatı dinlediğim pencerelerine; bir şehrin yılları adımladığım sokaklarına, bir yağmur sonrası güneşine, heyecanlı bir akşam üstüne saklamıştım zamanlarımı ve onun yerleştiği mekanları ev bellemiştim. Oysa zamanlarımın evleri varmış. Her zamanın evi ayrıymış. Kimini terk etmek, kimine dönmek, kimini kurmak, kimine de iyice yerleşmek varmış. Ev, hiçbir zaman yalnızca bir mekân değilmiş. İnsan, biraz hafızasında, biraz dilinde, biraz da henüz varmamış olduğu yerde yaşarmış.
Nostalji üzerine was originally published in Türkiye Yayını on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.
To read the full story from the source: Medium Türkiye Yayını





