Sanatçı Mustafa Keser’in sahnede anlattığı ve “Kayserili ile Yahudinin farkı” ifadesini içeren fıkra, sosyal medyada geniş yankı uyandırdı. Kısa sürede büyüyen tartışma, siyasi isimlerin de dahil olmasıyla krize dönüştü.
AKP’li Çopuroğlu’ndan tepki: “Kınıyorum”
AKP Kayseri Milletvekili Şaban Çopuroğlu, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada Keser’in sözlerine sert tepki gösterdi. Çopuroğlu, “Dinimizle alay etmek de Kayseri’ye ve Kayserililere laf söylemek de kimsenin haddi değildir” ifadelerini kullanarak sanatçıyı eleştirdi.
Keser: “Yanlış anlaşıldım, özür gerektirecek durum yok”
Tepkilerin ardından açıklama yapan Mustafa Keser, sözlerinin çarpıtıldığını belirtti. Sahne sanatçısı olduğunu vurgulayan Keser, herhangi bir şehre ya da topluluğa hakaret etmesinin söz konusu olmadığını ifade etti.
Kayseri’de planlanan 15 Mayıs konserinin iptal edildiğini duyuran Keser, buna rağmen özür dilemesini gerektiren bir durum olmadığını savundu. Keser, “Özür dilenecek bir durum olsa on kere de dilerim. Ancak ortada böyle bir durum yok” dedi.
MHP’li Ersoy’dan sert sözler
Tartışmaya MHP Kayseri Milletvekili Baki Ersoy da dahil oldu. Ersoy, Keser’in açıklamalarına sert tepki göstererek sanatçıyı eleştirdi.
Keser’in ifadelerini “saygısızlık” olarak nitelendiren Ersoy, sanatçının Kayseri’de sahne almasına karşı olduklarını belirtti. Ersoy’un açıklamalarında yer alan sert ifadeler, tartışmanın daha da büyümesine neden oldu.
Sosyal medyada başlayan tartışma, sanat ve siyaset dünyasını karşı karşıya getirirken, konuya ilişkin farklı kesimlerden tepkiler gelmeye devam ediyor.
İsrail'de savaşa dair haberlere kısıtlamalar getirilirken, basın kuruluşları üzerindeki baskı da artıyor. Uluslararası basın kuruluşlarının Gazze'ye girişini engellemeyi sürdüren İsrail hükümeti ülke içinde basın özgürlüğünü de giderek daraltıyor.
Anayasal hakların engellenmesine varan baskıcı politikalar, Türkiye'yi uluslararası hukuk arenasında dibe sürükledi. Türkiye, “Toplantı ve gösteri yapma özgürlüğü hakkının ihlali” gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce 134 kez mahkûm edildi.
Sene dokuz yüz seksen beşti. Onu kim yanıma getirdi, nasıl tanıştık -aradan geçen kırk bir seneden sonra- aklımda kalan bir sahne yok. Mavi gözlü, sarı saçlı ve hafif göbekli bir yeniyetme olarak aramıza katıldığında, her haliyle farklı biri olduğunu hemen anlamıştık. İyi satranç oynuyor, matematikte zor soruları çözüyor -darbenin gölgesinde, o küçük şehirde- Cumhuriyet okuyor, Aziz Nesin'in, Yaşar Kemal'in kitaplarından söz ediyordu. Çok iyi bağlama çalıyordu, spor yapamıyordu -haftada bir basket oynarken-, Gökhan diyordu, ne kadar yükseğe sıçrıyor.
Lisemizin adı bir iki yıl evvel Cumhuriyet olmuştu; ama eski ismi Kalan daha sıcak geliyordu. O yüzden biz -karşıda okuyanlara-, biz Kalanlılarız diyorduk. Onlarla her yıl başta bilgi ve spor yarışmaları, diğer müsabakalar oluyordu. O liseyle bizi, -sallanan köprü dediğimiz- en az yirmi metre uzunluğunda tahtadan bir köprü ayırıyor -gıcırdayan eski tahtalarının altında- masmavi Munzur sessizce akıyordu.
Neden bilinmez, dersleri iyi tüm öğrenciler Beş Fen A'da buluştuk, sonra Altı Fen A olduk. Benim gözüm -hapisten yeni çıkmış akrabanın kiniyle- sosyal-siyasal bilimlerdeydi, arkadaşların hatırına o sınıfa gitmiştim. Almanya'dan gelmişti, Almanca'dan Türkçe'ye geçmekte zorlandı bir vakit, konuşurken sık sık, o kelimenin Türkçesi neydi diye sorması bundandı. Şehrin tam ortasındaki meydanda, her akşam saatlerce gidiyor, geliyorduk. O konuşuyor, biz dinliyorduk. Bir gün -sesini hafif alçalttı- Gülünün Solduğu Akşam'ı anlattı, idam gecesi anılarını ve Denizleri ondan öğrendik.
Atilla hocanın dershanesi, bir işhanının beşinci katındaki yazlık sinema salonunda kuruldu -Bizim Atilla, mütevazi bir öğretmendi ama küçücük şehirde açtığı dershaneyle sayısız öğrenciyi Türkiye'nin en iyi okullarına yerleştirecekti-. Bugünkü parayla -özel bir okulun haftalık taksidi olmayacak- cüzi bir miktar karşılığında, tüm garibanlar bir anda dershaneli olmuştu -Bir gün unutmam, o azcık parayı bile bulamayan bir fakir köylü ona, hoca, zaten dersi anlatıyorsun, bizim çocuk da sobanın yanına bir kürsü çeksin, seni köşede dinlesin, ne olacak deyivermiş, O kabul etmişti-.
Cemal de dershaneye geliyor olmalı veya ben böyle hatırlıyorum. Biz yeniyetmelerin ne işi olur dershaneyle, orayı da hemen top sahasına çevirdik. Top habire beşinci kattan aşağıya -caddedeki insanların başına- düşüyor, oyuna en az beş dakika ara veriyorduk. Atilla hoca bir gün biz yine top peşindeyken koluma girdi, içeri gel, sana yirmi net matematik garanti, tıp oku, boşver hukuku deyiverdi. Ben, yok ben hukuk okuyacağım deyip, topa döndüm -Haklı olduğunu kovid günlerinde düşündüm, sonra o düşünce geçti-.
-Ayıptır söylemesi- hayatımın en mesut günleridir, seksen sekizin o bahar ayları, yazlık sinemadan bozma dershane ve o saatlerce süren futbol maçları. Sonra herkes bir yere dağıldı. O yıllar, ben, Cemal, Gökhan, Düzgün ve diğerleri, seksen sekizliler olduğumuzu henüz bilmiyorduk, bunu üniversitede öğrenecektik.
Cemal Dicle Tıbba gitti, Serpil de orayı kazandı, Neco İzmir'e edebiyata, Gökhan İstanbul'a çalışmaya. Sanırım bir yıl sonra -biz seksen sekizlilerden elbet- Düzgün, Baran, Mustafa ve üç dört yıl sonra da Cihan tıbba girdiler. Düzgün hızla politize oldu, Elazığ'da içeri düşmesi fazla sürmedi. Okulunu bitirmesine müsaade etmediler, epeydir Almanya'da yaşıyor. Uzun boylu, selvi boylu Cihan, Hozat'ta bir köyde sırtından vuruldu, on bir arkadaşıyla.
Bizim Cemal'e dönüyorum: Dicle'de Yusuf Kenan ve ondan da daha evveli bir Yusuf daha vardı. Ona Tıp Üç'ten Yusuf diyorlardı. Hepsi ona büyük saygı duyuyordu. Bense Ankara'ya geldim. O, bana bir kaç hafta arayla -yanılmıyorsam üç tane- mektup yazdı. Mektuplarında Diyarbakır Cezaevi’nden bahsediyordu: Halkımız en büyük direnişlerini burada başlattı, diyordu. Coğrafya gerçekten kadermiş.
Yusuf Kenan bir kaç ay içeride kaldı, çıktı. Tıp Üç'en Yusuf okulu bitirdi, Şavşat'a gitti, orda içeri alındı, doksanlardı. Bir ay boyunca kimse ondan haber alamadı. Babasının, onun kanı diğerlerinden mi kırmızı dediğini size daha önce -bu sayfada- yazmıştım, mutlaka hatırlayacaksınız. Bu Yusuf, geçen ay aradı, nüfustan bir belge lazımmış.
Cemal doğuştan bir bağlama virtüozuydu. Bir ara kaset yaptı. İmam Hüseyin'den dizeler söyledi. Doktorluk yılları çok sürmedi, yeniden Almanya'ya döndü. Bakıma muhtaç annesine, sonra da babasına baktı. O yıllar yıpratmış onu; geçen cuma haber geldi, insanlara hayat taşıyan bizim Cemal'in aniden kalbi durmuş.
Bu sadece doktor Cemal Demir'in, diğer dört tıpçının değil; aynı zamanda Ali Rıza'nın, ZAK'ın, Özben'in, Tuncer'in, Neco'nun, Serpil'in, Baran'ın, Mustafa'nın, Gökhan'ın, Cem'in hikâyesidir. Bir '88 Kuşağı öyküsüdür. Ruhun şad olsun Cemalim!
Yeni Akit tarafından kendisi ve ailesi hedef gösterilen BirGün muhabiri Sarya Toprak’ın, kamu emekçisi babasının görevden uzaklaştırılmasına tepki yağdı: Sıra gazetecilerin ailelerine mi geldi?
İsrail'de savaşa dair haberlere kısıtlamalar getirilirken, basın kuruluşları üzerindeki baskı da artıyor. Uluslararası basın kuruluşlarının Gazze'ye girişini engellemeyi sürdüren İsrail hükümeti ülke içinde basın özgürlüğünü de giderek daraltıyor.
Anayasal hakların engellenmesine varan baskıcı politikalar, Türkiye'yi uluslararası hukuk arenasında dibe sürükledi. Türkiye, “Toplantı ve gösteri yapma özgürlüğü hakkının ihlali” gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce 134 kez mahkûm edildi.
Sene dokuz yüz seksen beşti. Onu kim yanıma getirdi, nasıl tanıştık -aradan geçen kırk bir seneden sonra- aklımda kalan bir sahne yok. Mavi gözlü, sarı saçlı ve hafif göbekli bir yeniyetme olarak aramıza katıldığında, her haliyle farklı biri olduğunu hemen anlamıştık. İyi satranç oynuyor, matematikte zor soruları çözüyor -darbenin gölgesinde, o küçük şehirde- Cumhuriyet okuyor, Aziz Nesin'in, Yaşar Kemal'in kitaplarından söz ediyordu. Çok iyi bağlama çalıyordu, spor yapamıyordu -haftada bir basket oynarken-, Gökhan diyordu, ne kadar yükseğe sıçrıyor.
Lisemizin adı bir iki yıl evvel Cumhuriyet olmuştu; ama eski ismi Kalan daha sıcak geliyordu. O yüzden biz -karşıda okuyanlara-, biz Kalanlılarız diyorduk. Onlarla her yıl başta bilgi ve spor yarışmaları, diğer müsabakalar oluyordu. O liseyle bizi, -sallanan köprü dediğimiz- en az yirmi metre uzunluğunda tahtadan bir köprü ayırıyor -gıcırdayan eski tahtalarının altında- masmavi Munzur sessizce akıyordu.
Neden bilinmez, dersleri iyi tüm öğrenciler Beş Fen A'da buluştuk, sonra Altı Fen A olduk. Benim gözüm -hapisten yeni çıkmış akrabanın kiniyle- sosyal-siyasal bilimlerdeydi, arkadaşların hatırına o sınıfa gitmiştim. Almanya'dan gelmişti, Almanca'dan Türkçe'ye geçmekte zorlandı bir vakit, konuşurken sık sık, o kelimenin Türkçesi neydi diye sorması bundandı. Şehrin tam ortasındaki meydanda, her akşam saatlerce gidiyor, geliyorduk. O konuşuyor, biz dinliyorduk. Bir gün -sesini hafif alçalttı- Gülünün Solduğu Akşam'ı anlattı, idam gecesi anılarını ve Denizleri ondan öğrendik.
Atilla hocanın dershanesi, bir işhanının beşinci katındaki yazlık sinema salonunda kuruldu -Bizim Atilla, mütevazi bir öğretmendi ama küçücük şehirde açtığı dershaneyle sayısız öğrenciyi Türkiye'nin en iyi okullarına yerleştirecekti-. Bugünkü parayla -özel bir okulun haftalık taksidi olmayacak- cüzi bir miktar karşılığında, tüm garibanlar bir anda dershaneli olmuştu -Bir gün unutmam, o azcık parayı bile bulamayan bir fakir köylü ona, hoca, zaten dersi anlatıyorsun, bizim çocuk da sobanın yanına bir kürsü çeksin, seni köşede dinlesin, ne olacak deyivermiş, O kabul etmişti-.
Cemal de dershaneye geliyor olmalı veya ben böyle hatırlıyorum. Biz yeniyetmelerin ne işi olur dershaneyle, orayı da hemen top sahasına çevirdik. Top habire beşinci kattan aşağıya -caddedeki insanların başına- düşüyor, oyuna en az beş dakika ara veriyorduk. Atilla hoca bir gün biz yine top peşindeyken koluma girdi, içeri gel, sana yirmi net matematik garanti, tıp oku, boşver hukuku deyiverdi. Ben, yok ben hukuk okuyacağım deyip, topa döndüm -Haklı olduğunu kovid günlerinde düşündüm, sonra o düşünce geçti-.
-Ayıptır söylemesi- hayatımın en mesut günleridir, seksen sekizin o bahar ayları, yazlık sinemadan bozma dershane ve o saatlerce süren futbol maçları. Sonra herkes bir yere dağıldı. O yıllar, ben, Cemal, Gökhan, Düzgün ve diğerleri, seksen sekizliler olduğumuzu henüz bilmiyorduk, bunu üniversitede öğrenecektik.
Cemal Dicle Tıbba gitti, Serpil de orayı kazandı, Neco İzmir'e edebiyata, Gökhan İstanbul'a çalışmaya. Sanırım bir yıl sonra -biz seksen sekizlilerden elbet- Düzgün, Baran, Mustafa ve üç dört yıl sonra da Cihan tıbba girdiler. Düzgün hızla politize oldu, Elazığ'da içeri düşmesi fazla sürmedi. Okulunu bitirmesine müsaade etmediler, epeydir Almanya'da yaşıyor. Uzun boylu, selvi boylu Cihan, Hozat'ta bir köyde sırtından vuruldu, on bir arkadaşıyla.
Bizim Cemal'e dönüyorum: Dicle'de Yusuf Kenan ve ondan da daha evveli bir Yusuf daha vardı. Ona Tıp Üç'ten Yusuf diyorlardı. Hepsi ona büyük saygı duyuyordu. Bense Ankara'ya geldim. O, bana bir kaç hafta arayla -yanılmıyorsam üç tane- mektup yazdı. Mektuplarında Diyarbakır Cezaevi’nden bahsediyordu: Halkımız en büyük direnişlerini burada başlattı, diyordu. Coğrafya gerçekten kadermiş.
Yusuf Kenan bir kaç ay içeride kaldı, çıktı. Tıp Üç'en Yusuf okulu bitirdi, Şavşat'a gitti, orda içeri alındı, doksanlardı. Bir ay boyunca kimse ondan haber alamadı. Babasının, onun kanı diğerlerinden mi kırmızı dediğini size daha önce -bu sayfada- yazmıştım, mutlaka hatırlayacaksınız. Bu Yusuf, geçen ay aradı, nüfustan bir belge lazımmış.
Cemal doğuştan bir bağlama virtüozuydu. Bir ara kaset yaptı. İmam Hüseyin'den dizeler söyledi. Doktorluk yılları çok sürmedi, yeniden Almanya'ya döndü. Bakıma muhtaç annesine, sonra da babasına baktı. O yıllar yıpratmış onu; geçen cuma haber geldi, insanlara hayat taşıyan bizim Cemal'in aniden kalbi durmuş.
Bu sadece doktor Cemal Demir'in, diğer dört tıpçının değil; aynı zamanda Ali Rıza'nın, ZAK'ın, Özben'in, Tuncer'in, Neco'nun, Serpil'in, Baran'ın, Mustafa'nın, Gökhan'ın, Cem'in hikâyesidir. Bir '88 Kuşağı öyküsüdür. Ruhun şad olsun Cemalim!