Sanayi Devrimi sırasında İngiltere’de kurallı ve organize hale gelen futbol, İngiliz sömürgecilik faaliyetlerinde kültürel bir araç veya kültür emperyalizminin bir aparatı olmayı sağlayan mekanizma olarak önemli rol oynamıştır. Bu bir tanım değil, o zaman için bir durum değerlendirmesidir.
19. yüzyılın ortalarından itibaren sanayileşmenin getirdiği işçi sınıfı kültürüyle şekillenen futbol, İngilizlerin küresel yayılım sürecinde sömürgelerine ihraç ettikleri bir kültürel hegemonya aracı olmuştu.
İngilizler, gittikleri her yere (Afrika, Asya, Güney Amerika) futbolu da götürerek kendi kültürlerini, disiplin anlayışlarını, bir dayatma sonucu hammadde tedariki için sosyal iletişim aracı olarak kullanmışlardır. Bu durum, sömürge halklarının İngiliz yaşam tarzını benimsemesini kolaylaştırmıştı.
Kısaca, futbol İngiliz sömürgeciliğinin sadece askeri veya ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve sosyal bir araç olarak sömürge taşıyıcılığına hizmet etmişti.
Futbol, İngiltere’de profesyonel hale gelince sistematik olarak klasik 4-4-2 sistemi üzerinden kendi hegemonyası için kural haline getirilmeye çalışılsa da, sonunda delinerek bugünkü halini aldı.
Bizde de Bornova’da başlayan futbol kulüpleşme sürecine varana kadar, hani futbolla başlamasa da, klasik İngiliz himayesini savunan fazlaca insan vardı.
Mesela mandacı Ali Kemal Bey…
“Kurtuluş Savaşı’na şiddetle karşı çıkmış, Millî Mücadele’ye katılanları “serseri sürüsü” ve “celali eşkıyası” olarak nitelendirmiştir. Damat Ferid Paşa hükümetlerinde Dâhiliye Nazırlığı (İçişleri Bakanı) yapmış, İngiliz işgalcilerle yakın işbirliği içinde olmuştur. “Düşmanlar, teşkilat-ı milliyeden bin kere daha iyidir” sözüyle Millî Mücadele’ye bakışını net bir şekilde ortaya koymuştur.”
İsim bir şeyler çağrıştırsa da, yaşadığı zamanı kaderiymiş…
Gelelim günümüze…
Şimdi mesela İngilizler, klasik anlayıştan ve sistemden uzaklaştı.
Demokratik taleplerin kendi yaşamın içinde karşılık bulması nedeniyle, muhafazakâr hegemonya için artık istikrar ve sürdürülebilir başarı için bir geçerliliği olmadığından, bunu ihraç etseler de artık kabul görmüyordu.
Futbol dahi bu muhafazakârlıkla istenilen rekabet düzeyi olmuyordu… Küçük adamların kişisel bekaları için enerji sarf etmenin getirisi o kadar da büyük olmuyor.
İşte, süreci doğru yönetmek için futbol adına mücadele eden isimler üzerinden birtakım değişikliklere gitmelerine neden oldu.
Öncelikle değişimin koşullarını sağlayacak kuralları değiştirerek yeni bir kurumsal anlayış oturtuldu. Sonra bu sürece uygun isimler üzerinden işbirliğinin yaratacağı ortamı hazırladılar.
Avrupa’da olduğu gibi, İngiltere’de de bu alanı temsil eden ve futbol içinde devrimci bir bakış açısına sahip futbolcular ve teknik adamlar, tüm bu değişiklikler için sosyokültürel ve sosyopolitik kimliklerini net olarak ortaya koymaktan çekinmediler.
Alex Ferguson…
“Evet, Sir Alex Ferguson İskoçya’nın Glasgow kentindeki işçi sınıfı kökeni ve tersane geçmişi nedeniyle ateşli bir sosyalistti. Gençliğinde marangozların sendika temsilciliğini yapmış ve 1961’deki işçi eylemlerine aktif olarak katılmıştır. İşçi Partisi ilkelerine inanan bir üye olarak tanınan Ferguson, hayatı boyunca tutumlu yapısıyla bilinmiştir.”
Kendisini işçi sınıfının bir parçası olarak gördüğünü ve sosyalist ilkelere inandığını belirtti.
İngiliz futbolu için bir devrimciydi.
Antrenörlük mesleğinde ‘butlan’ sistemi siyasette bile yoktur. Sürekli bir antrenörün yapmaya çalıştığı sistematik kurguda veya sonuca direkt oynattığı oyun süresinde bir an başarısızlığa uğrasa, yaptıklarını yok hükmünde sayarak mutlaka yerine ‘butlan’ atar. Menajerler bu işin piridir. Mahkeme kararına bile gerek duymaksızın bir gecede bu işi bitirirler. Sadece Sergen Yalçın’ı ve Metin Diyadin’i bir düşünün…
Alex Ferguson bunu kıran antrenörlerdendir. Her ne kadar yönetim tutarlılığının etkisinin de sürece müdahil olduğu düşünülse dahi, ortaya koyduğu mücadeleyle hem futbol adına değişimin öncüsü oldu hem de kendi iradesiyle ayrıldı.
Hiçbir güç onu ne ayırabildi ne de kendi iradesi dışında yerlerine ‘butlan’ atayabildi.
Tarihe haysiyetiyle, şerefiyle, onurlu duruşuyla geçti. Ayrıldıktan sonra dönüp arkasına bile bakmadı.
Ne kültür emperyalizminin kölesi oldu, ne de bir hegemonyanın aparatı oldu. Sadece doğruyu uygulamak için mücadele etti. Tırnaklarıyla kazıyarak bir yere geldi.
O yüzden burada saygıyla anılıyor.
Kaynak: BirGün
