Sanat dünyasının üç farklı disiplininin önde gelen etkinliklerinden, Venedik Bienali, Cannes Festivali ve Eurovision aynı zaman dilimi içinde benzer protestolara sahne oluyor. Spor dünyasında da benzer olaylar yaşanıyor; aynı yoğunlukta olmasa da etkisi çok daha fazla olabiliyor. Son günlerde Barcelona’nın şampiyonluk kutlamalarında ünlü futbolcu Lamine Yamal‘ın Filistin bayrağı taşımasının nasıl yankılandığını biliyoruz. Çağdaş sanatın en görkemli etkinliği Venedik Bienali 61. yaşına protestolarla girdi. Protestoların nedeni, İsrail’in bu yıl Bienale katılmasıydı. Pek çok sanatçı, haklı bir gerekçe ile Bienal yönetimini protesto etti. Dört yıl önce Rusya Ukrayna’ya yönelik saldırılarını başlattığında Bienal yönetimi Rusya’nın Bienale katılımını engellemişti. Protestolara katılan sanatçılar bu duruma referans vererek, Filistin halkına soykırım uygulayan İsrail’in Bienale katılmasına izin verilmemeliydi dediler. Jüri üyelerinden çekilenler oldu; açılış günü bazı Avrupa ülkeleri pavyonlarını açmayarak protestolara katıldılar. Benzer bir durum 70. Eurovision Şarkı Yarışması’nda da yaşandı. İsrail’in yarışmaya katılmasını protesto eden beş ülke yarışmadan çekildi. Pek çok sanatçı İsrail hükümetini eleştiren açıklamalar yaptı. Yarışmanın finali dün gece yapıldı.
Tabi, bu yazıyı sabah saatlerinde yazdığım için gece neler yaşanacağını bilmiyorum. Sahnede parçalarını seslendirecek sanatçılar içinde protestoya niyetlenen olursa seslerinin kısılacağı konusunda bahse girebilirim. Viyana’daki törene katılacak izleyicilerden de protestolar yükselebilir. Kuşkunuz olmasın, bu seslerin de yayına yansıması yayıncı kuruluş tarafından engellenecektir. Ülkemiz nicedir Eurovision’a katılamadığı (nedenlerini biliyorsunuz, yinelememe gerek yok herhalde) ve canlı yayının ülkemizde yayımlanmasına izin verilmediği için protestocuların yanında mı, yoksa İsrail’in yanında mı yer aldığımız anlaşılamayacak.
CANNES VE DÜNYA SİYASETİ
Hafta içinde başlayan Cannes Festivali’nin ödül töreninde de İsrail’in saldırgan tutumunu eleştiren sanatçıların çıkacağını tahmin etmek zor değil. Cannes’ın 79 yıllık tarihi boyunca dünyadaki politik gelişmelere duyarsız kalmadığını biliyoruz. Festivalin ortaya çıkış nedeni, faşist Mussolini rejiminin yarattığı Venedik Film Festivali’nin karşısına özgür dünyanın sesi olacak bir alternatif çıkartmak değil miydi? Başlangıç tarihi olarak 1 Eylül 1939 belirlenmişti. Ne var ki, o gün Nazi ordusu Polonya’ya girip, II. Dünya Savaşını başlatınca festival yapılamadı. Festival, savaşın Nazilerin yenilgisiyle sonuçlanmasının ardından 1946 yılında başlayabilmişti. Cannes Festivali,79 yıllık tarihi boyunca dünya siyasetindeki dalgalanmaların beyazperdeye yansıdığı bir ortam oldu. 1953 yılındaki festivalde Mizah ödülü alan ‘Hoş geldiniz Bay Marshall adlı Berlanga filmi ABD’nin az gelişmiş ülkelere sunduğu Marshall yardımı ile dalgasını geçerken, 1958 festivali Kalatazov’un ‘Leylekler Geçerken’ adlı filmiyle Sovyet sinemasının görkemine tanık oluyor, film Altın Palmiye ile taçlandırıyordu. Altın Palmiye, 59 yılında Marcel Camus’nün ‘Siyah Orfe’sine, 61’de Bunuel’in ‘Viridiana’sına, 63’de Visconti’nin ‘Leopar’ına gitti. 1969’da Lindsay Anderson’un ‘If’i Büyük Ödülü alırken, Costa Gavras ‘Z’ ile Jüri Ödülü kazandı. 70’de Altman’ın militarizm karşıtı ‘M.A.S.H’i Büyük Ödülü alırken, 72’de Elio Petri’nin ‘İşçi Sınıfı Cennete Gider’ ve Francesco Rosi’nin ‘Mattei Olayı’ Büyük Ödülü paylaştı. Altın Palmiye, 75’te Mohammed Lakhdar-Hamina’nın Cezayir Savaşında Fransızların yaptığı zulümleri anlattığı ‘Fırtınalı Yıllar Güncesi’, 77’de Taviani kardeşlerin ‘Babam ve Ustam’, 78’de Olmi’nin ‘Takunya Ağacı’ filmlerinin oldu. 79’da Palmiyeyi iki başyapıt paylaştı: Coppola’nın ‘Kıyamet’i ve Schlöndorff’un ‘Teneke Trampet’i.
PROTESTOLAR VE İPTAL
Siyasetin festivali en fazla etkilediği yıl 1968 olmuştu. O yıl Paris’te başlayan öğrenci hareketleri ve grev dalgası Cannes’a damgasını vurdu. 19 Mayıs akşamı ‘İnsanlar sokaktayken biz burada sanatsal meselelerle zaman geçiremeyiz, zaman dayanışma zamanıdır’ diyerek sahneye fırlayan Jean-Luc Godard, François Truffaut gibi genç yönetmenlerin gösterimi engellemeleri ile başlayan olaylar sonucu, yönetim festivali iptal etmek zorunda kalmıştı. Genç sinemacılar festivalin çizgisini de itham eden yazılar yayımladılar. Sonuçta, bir yıl sonra -ana yarışmanın dışında yeniliklere daha fazla kapıyı açan- bir yan bölüm ortaya çıktı: ‘Yönetmenlerin Onbeş Günü’. Dünya sinemasının başyapıtlarını ilk kez gösterme iddiasını hiç terk etmeyen Cannes Festivali, 80’li yıllarda Szabo’nun ‘Mefisto’, Kurosawa’nın ‘Kagemusha’, Wajda’nın ‘Demir Adam’, Yılmaz Güney’in ‘Yol’, Costa-Gavras’ın ‘Kayıp’, Kusturica’nın ‘Babam İş Gezisinde’, Joffe’nin ‘Misyon’, 90’larda Ken Loach’un ‘Gizli Gündem’, Nanni Moretti’nin ‘Sevgili Günlüğüm’, Kusturica’nın ‘Yeraltı’, Angelopoulos’un ‘Ulis’in Bakışı’, 2000’lerde Michaell Moore’un ‘Fahrenheit 9/11’, Audiard’ın ‘Dheepan’, Loach’un ‘Ben Daniel Blake’, Bong Joon Ho’nun ‘Parazit’, Panahi’nin ‘Sadece Bir Tesadüf’ filmlerini dünyaya tanıttı. Bu yıl da programda savaşı ve siyasetteki kirlenmeyi konu alan filmler var. 22 filmlik yarışma seçkisi içinde en çok merak ettiklerim: Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski’nin ‘Fatherland’i, Andrei Zvyagintsev’in ‘Minotor’u, Cristian Mungiu’nun ‘Fijord’u, Ryusuke Hamaguchi’nin ‘Birdebire’si ve Laszlo Nemes’in ‘Moulin’i.
Cannes’ın açılışında Festival Başkanı Iris Knobloch’un sözleri ile (sevgili Nurdan Bernard’ın çevirisi ile) bitirelim: ‘Sinema bir lüks değil, bir gereklilik. Çünkü dünya karardığında ve yönünü kaybettiğinde, farklı ufuklardan gelen filmleri göstermek, insanlığın en değerli özelliği olan hayal kurma ve özgürce düşünme kapasitesini savunmaktır.’
Kaynak: BirGün



