Bir kez daha dünya ekonomisinin gündeminde küresel dengesizlikler var. Bu tartışmalar daha önce de yaşanmış, hatırlanacağı üzere 80’lerde uzun süreli bir durgunluğa, 2000’lerin ortasında ise Küresel Finansal Krize yol açmıştı.
Küresel dengesizlikler denilince kimi ülkelerin devasa dış ticaret açığı, diğerlerinin ise fazlası vermesini; buna diğer döviz harcamaları-kazançları eklenince cari işlemler açığı veya cari işlemler fazlasının ortaya çıkmasını anlamak gerekir. Bazı ülkelerde ekonominin büyüklüğüne kıyasla gözlemlenen dengesizlikler kendileri açısından sorun yaratsa da, eğer bu küçük bir ekonomiyse küresel ölçekte fazla kale alınmaz. Bu tip endişelerin kaynağı olmaz.
Bugün kaygı uyandıran Çin’in sırf 2025’te 1,2 trilyon dolar olmak üzere her yıl rekor dış ticaret fazlaları verebilmesi, buna karşın ABD’nin ise geçtiğimiz yıl 1,24 trilyon dolar dış ticaret açığıyla yüz yüze kalmasıydı. İşin içine hizmetler ticareti katılınca bu rakamlar ABD için 911 milyar dolar açığa, Çin için 735 milyar dolar fazlaya geriliyordu. Üstelik bu veriler, Trump’ın Çin’e yönelik uyguladığı korumacı politikalar sonucu ABD ile Çin arasındaki ticaretin kayda değer ölçüde daraldığı bir yılı yansıtıyordu. AB ise 2025’te 130 milyar avro dış ticaret fazlasına ulaşırken birliğin ihracatının dörtte birini gerçekleştiren Almanya tek başına 216 milyar avro, İrlanda ise 90 milyar avro dış ticaret fazlası rakamları yakalıyordu.
Sürekli döviz fazlası veren ülkeler haliyle bu paraları ya doğrudan yatırımlar yoluyla, örneğin yurtdışından fabrikalar alarak ya da portföy yatırımları kanalıyla yabancı ülkelerin tahvil ve hisse senetlerine yönelerek değerlendiriyorlar. Bu akımların birikiminden ülkelerin net uluslararası yatırım pozisyonları ortaya çıkıyor. Değerleme faktörünün devreye girmesi, örneğin hisse senedi fiyatlarının yükselip düşmesi bu dengeyi bir miktar etkilese de kaba taslak net yatırım pozisyonu cari dengenin uzun dönemli eğilimiyle belirleniyor. Dünyanın en büyük ekonomisi ABD’nin net yatırım pozisyonu açığının GSYH’sinin yüzde 90’ına ulaşması korkuların ana kaynağını oluşturuyor.
G-7’YE UYARI
Bu kapsamda Haziran 2026 Paris G-7 toplantısına sunulmak üzere aralarında IMF’nin önceki başekonomisti Gita Gopinath ve Uluslararası Ödemeler Bankası’nın başekonomisti Helene Rey’in de yer aldığı bir grup uzmana kapsamlı bir rapor hazırlatıldı.
Rapor özetle, bir yeniden dengelenme için hem ülkelerin tek tek çabalarına hem de kolektif bir iradeye gereksinim duyulduğunu vurguluyor. Korumacı politikaların bir fayda getirmeyeceği, tek başına döviz kuru ayarlamalarına bel bağlanamayacağı, ülkelerin tasarruf yatırım dengesini sağlamanın da büyük önem taşıdığı sonucuna varıyor.
Çin’e; sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik alanlarına kamu desteği sağlanması, bu güvencenin etkisiyle bireylerin önlem amaçlı tasarruflarının azaltılmasının teşvik edilmesi öneriliyor. Ek olarak imalat sanayine yönelik desteklerin azaltılarak yatırımların önüne geçilmesi de salık veriliyor.
AB’ye; mallar, hizmetler ve sermaye piyasalarında entegrasyonun derinleşmesi, bu sayede bir ülkedeki tasarrufların diğer birlik ülkelerindeki yatırımlara kanalize edilmesinin kolaylaştırılması reçetesi sunuluyor. Yenilikçilik ve üretkenliği artıracak doğrudan yabancı yatırımlara daha sıcak bakılmasının yararlarının da altı çiziliyor.
ABD’ye gelince; bütçe açıklarının kısılması gereği üzerinde durularak kabaran faiz ödemelerinin risk oluşturduğu vurgulanıyor. Özellikle YZ çekişli teknoloji hisselerine yatırımların ülkenin açıklarını finanse etmesini kolaylaştırdığı, ancak ani bir satış dalgasının yatırımları ve hanehalkı harcamalarını kısacağı, borçlanma maliyetlerini tırmandıracağı uyarısında bulunuluyor (G-7 Economists Memo on Global Imbalances, Chong-En Bai, Gita Gopinath, Helene Rey, Axel Weber).
TARİHSEL PERSPEKTİFTEN DIŞ AÇIKLAR
Sözünü ettiğimiz rapora perspektif sunmak amaçlı, makaleler seçkisinden oluşan çok hacimli bir kitap yayımlandı. Burada önde gelen ekonomi tarihçilerinden Barry Eichengreen tarihsel bir perspektif sunuyor. Küreselleşmenin İlk Çağı (1870-1914), Büyük Depresyon’a yol açan 1920’ler, Kapitalizmin Altın Çağı diye nitelenen 1945-1973 ve 70’lerin petrol krizlerinin ayrı ayrı ele alındığı bu çalışmada, bugün için dengesizliklerin duruma göre sürdürülebilir veya sürdürülemez olabileceği, ekonomik istikrar ve büyümeye katkı sağlayabileceği veya baltalayabileceği sonucuna varılıyor. Burada cari fazlaların yurtdışında verimli yatırımlara dönüştürülmesinin, jeopolitik değil ekonomik gerekçelere dayandırılmasının, o ülkeye nüfus akımları olmasının, makro ekonomik istikrarın sağlanmasının pozitif rol oynayacağı değerlendirilmesinde bulunuyor (Barry Eichengreen Historical Perspectives, Centre for Economic Policy Research on The New Global Balances içinde).
KONUYA MARKSİST YAKLAŞIM
Elbette bu analizler önemli ve dikkate alınmalı. Ama bekleneceği üzere anaakım yorumlar birleşik ve eşitsiz gelişim yasası, ülkeler arasındaki güce dayalı egemenlik ilişkileri, özetle ekonomik ve jeopolitik çıkarların bir bileşkesini temsil eden emperyalizm üzerinde durmuyorlar. Böyle bir bakış açısı yakalamak için yüzümüzü Marksist iktisatçı Michael Roberts’a dönmek gerekiyor.
Roberts kapitalizmin ahenkli bir biçimde genişlemediğinin, değer yasası ve kar motifi kaynaklı çelişkiler ürettiğinin altını çiziyor. Eşitsiz gelişme yasası sonucu bazı ülkelerin diğerlerinden daha iyi performans sergilediğini, güçlülerin zayıfları yutması sonucu dengesizliklerin büyüdüğünü vurguluyor. AB içi dengesizliklerin “aşırı tasarrufa” değil, sürekli fazla veren Almanya’nın daha üst bir teknoloji ve üretkenlik düzeyi yakalamasına bağlı olduğunu söylüyor.
Bu anlamda Roberts’e göre Çin’in dış fazlası da imalat sanayi ve teknoloji sektörlerine yapılan devasa yatırımlar kaynaklıdır. Bunun sonucu Çin değer zincirinde sıçrama yakalamış, diğer ihracata yönelik ekonomilerden, özellikle Almanya’dan ayrıca Japonya ve Kore’den pazar payı kapmıştır. ABD’nin açıkları da aşırı hükümet harcamalarının değil, hizmetler ve finansta egemenliğini korusa da ABD sanayisinin dünya mal piyasalarında rekabet edememesinin sonucudur.
İkincisi de Çin’in yüksek tasarruf ve yatırım pozisyonundan hanehalkı tüketimine yönelmesinin ABD’ye bir katkısı olmayacağını düşünüyor. Açık veren ülkelerin ayarlamayı ancak üretken sektörlere daha fazla yatırım yaparak ve maliyetleri aşağı çekerek başarabilecekleri değerlendirmesinde bulunuyor. Bu jeopolitik iklimde koordineli bir küresel dengelenmeyi de olası görmüyor (Michael Roberts, Global imbalances: a symptom not a cause).
Tüm bu tartışmaların ortak noktası, küresel ekonominin özellikle finansal piyasalardan tetiklenebilecek krizlere açık bir halde bulunduğudur.
TÜRKİYE’NİN DIŞ AÇIĞI DA YÜKSEK
Haliyle küresel dengesizlikler tartışılırken Türkiye’nin pek esamisi okunmuyor. Bunun nedeni, 2026’da 126 trilyon dolara ulaşması beklenen dünya ekonomisinde 1,6 trilyon dolarla yüzde 1,3’lük bir paya sahip olmamız. Ama kendi açımızdan ABD kadar alarm vermese de eksi 348 milyar dolar civarındaki net uluslararası yatırım pozisyonu (UYP) GSYH’nin yüzde 21’ini bulan oranıyla oldukça yüksek bir düzeyde.
2025 sonundan bu yana varlıklar 26 milyar dolar artarken, bunun 24,5 milyar doları altın rezervlerinin fiyatların yükselmesi kaynaklı sıçramasından kaynaklanmış.
Buna karşın yükümlülükler de 52 milyar dolar artmış. Örneğin doğrudan yatırımlar kaleminde önemli bir sermaye girişi gerçekleşmemesine karşın 24 milyar dolarlık bir yükseliş söz konusu. Bu büyük ölçüde TL’nin dolara karşı reel anlamda değer kazanmasının sonucu.
Özetle Türkiye’nin UYP’si sıcak para hareketlerine ve döviz kurunun seyrine bağlı oldukça kırılgan bir görüntü sergiliyor. Ama 2026’nın daha önemli sorunu enerji fiyatlarının artışı, ihracatın duraklaması sonucu cari açık olacakmış gibi görünüyor.
Kaynak: BirGün

