Kendisiyle yüzleşen toplum: İstanbul’un Sel Suları ve Ulrich Beck’in Kehaneti
Yasemin Manavbaşı – Eğitmen, Yazar
Son yıllarda artan sıklıkla yaşadığımız felaketlere gönderme yaparak sosyal medyada paylaşılan “Bu ülkeye bir yanardağ patlaması yakışır, ya da başımıza gelmedik bir uzaylı istilası kaldı..” türünden mizahi görselleri ve caps’leri mutlaka görmüşsünüzdür.
Ya da henüz 20’li, 30’lu yaşlarında olup “Şu kısacık hayatımda başıma gelmeyen felaket kalmadı” diye yakınan gençlerin ironik paylaşımlarını. Gülüp geçtiğimiz bu paylaşımlar, aslında içinde yaşadığımız çağın sosyolojik bir röntgenini çekiyor, gelin bakalım bu yakınmaların arkasındaki sosyolojik köken nedir.
ÜRETİLEN TEHLİKELER ÇAĞI
Sosyolog Ulrich Beck, 1986 yılında kaleme aldığı Risk Toplumu adlı eserinde, modern dünyanın artık sadece zenginlik üretmediğini aynı zamanda kendi elleriyle ürettiği devasa riskleri de topluma dağıttığını iddia etmişti.
Beck’e göre geleneksel toplumlar kıtlık ve doğal felaketlerle mücadele ederken, modern sanayi sonrası toplum kendi yarattığı “ürettiği tehlikelerle” yüzleşir. En önemlisi, bu riskler sadece doğanın öfkesi değil, insan kararlarının, kontrolsüz büyümenin, teknolojik ve endüstriyel iyimserliğin kaçınılmaz sonuçlarıdır.
SOSYOLOJİNİN SUNDUĞU REÇETE VE SORUMSUZLUĞUMUZ
Hep söylüyorum, sosyoloji muazzam bir çalışma alanı. Toplumsal hayata ve yaşadığımız dertlere dair aklınıza gelebilecek her türlü sıkıntının hem analizi hem de çözümü —eğer okursanız— sosyoloji kitaplarında hazır duruyor. Okuduğum tüm disiplinler içinde beni her zaman en çok heyecanlandırran alan bu oldu.
Herkesin insanca, eşit ve onurlu bir şekilde yaşaması için sorulacak tüm sorular çoktan sorulmuş, verilecek tüm cevaplar verilmiş. Şehirlerdeki hayatımızı çekilmez kılan tüm nedenler ve çözümler sosyologlar tarafından bunca açıklıkla ortaya konmuşken, bizim bu tespitlerden bihaber şekilde hâlâ bu çileyi çekmemizi ve bu bilime kulak asılmamasını ben anlayamıyorum.
İYİYİ SAĞLAMAKTAN KÖTÜYÜ ENGELLEMEYE
Bir gün inşallah o günler de gelecek deyip konumuza dönersek eğer, toplumda her çağda bir eşitsizlik mevcutken ve bugüne dek devletin görevi vatandaşına iyi bir şey sağlamakken, Risk Toplumu’nda kurallar değişiyor. Artık insanlar ve devletler iyi bir şey sağlamaktan çok, en kötüyü engellemekle meşgul olmak zorunda kalıyorlar.
Özetle, eskiden aç ve açıkta kalmaktan korkarken, şimdi “Acaba yarın başımıza daha neler gelecek?” kaygısı hayatımızın ana ekseni haline geldi.
SINIR TANIMAYAN TEHLİKE
Tehlikeler ve örnek olaylar maalesef çoğalarak dünyamızın her köşesini etkilemeye devam ediyor. Sanayileşmenin ürettiği bu öngörülemez riskler, artık hiçbir sınıf, servet ya da unvan tanımıyor.
Nitekim 1986’da Çernobil patladığında radyoaktif serpinti taşıyan rüzgârlar zengin mahallelerinin üzerini pas geçmedi, 2011’deki Fukuşima nükleer felaketinde sızıntı okyanusu aşarak Amerika kıyılarına kadar ulaştı. Ocak 2025’te California’yı kavuran yangınlar alevlendiğinde, Hollywood yıldızlarının milyon dolarlık malikaneleri ile sıradan evleri aynı acımasızlıkla küle çevirdi.
Biyolojik kökeni hâlâ tartışılan ve laboratuvar sızıntısı mı yoksa doğa kaynaklı mı olduğu kesinleşmeyen COVID-19 küresel salgını ise en korunaklı sınırları anlamsız kıldı.
BANA BİR ŞEY OLMAZ” YANILGISI
Günümüzde “Şehirden kaçtım, her şeye yetecek param var, doğanın içinde lüks bir villada yaşar etrafı da çeviririm” deseniz bile, bacadan mı, çatıdan mı yoksa tükettiğiniz sudan mı sizi bulacağı belirsiz olan tehlikeden kaçamıyorsunuz.
Özetle risk toplumu artık sınıf ayırmıyor, en azından riskle yüzleşmek konusunda hepimizi eşitledi. Çevresel felaketler, toplumda gelenekselleşmiş gelir eşitsizliğini tanımadan herkesi etkisi altına alıyor.
Paranın, statünün ya da korunaklı duvarların geçersiz kaldığı bu çağda, Beck’in öngörüleri maalesef modern insanın gündelik hayatını en çok sarsan gerçek haline geldi.
BİR HAYALİM VAR
SONUÇ: EGOİZMİN SON DURAĞI VE BİRLİK BİLİNCİ
Kentsel rant hırsımızdan ve “her şeyi kontrol edebiliriz” kibrimizden vazgeçmek zorundayız. Aksi takdirde, her pazar bir başka felaketin ardından kaskoların neyi ödeyip neyi ödemediğini tartışan çaresiz kalabalıklar olmaktan öteye gidemeyiz.
Risk toplumunda bireysel kurtuluş yolları ya da yüksek korunaklı duvarlar bizi korumaya yetmeyecek. Artık anlamamız gereken yalın bir hakikat var: Hiçbirimiz tek başımıza güvende değiliz ve bu devasa sorunu tek başımıza çözemeyeceğiz.
Yıllardır sırtımızı yasladığımız bencillik ve egoizm artık yolun son durağına geldi. Kendi ellerimizle yarattığımız bu küresel risk çağından çıkışın tek yolu toplumsal olarak egonun “hep ben” diyen sesine değil, birlik bilincinin “ancak hep birlikte iyi olabiliriz” diyen sesine doğru adım atmak ve doğayla barışık yeni bir yaşam inşa etmektir.
Bireysel sığınaklara çekilip kendimizi kurtaracağımızı sanma illüzyonunu terk etmek ve ortak bir toplumsal sorumlulukta birleşmek zorundayız. Çünkü bu çağda ya hep birlikte güvende olacağız ya da hep birlikte aynı çaresizliği paylaşacağız.
To read the full story from the source: BirGün






