Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

İran savaşında ABD açısından büyük tehlike: Görev genişlemesi

İran savaşında ABD açısından büyük tehlike: Görev genişlemesi

Dünkü yazımızda ABD’nin İran’dan çekilmesinin Vietnam, Afganistan ve Irak’tan çok daha karmaşık bir mesele olduğunu ele almıştık. Vardığımız sonuç açıktı. Vaşhington bu savaştan istediği anda çekilemez. Ortadoğu’nun jeopolitiği, İsrail’in güvenliği ve küresel enerji yolları buna izin vermiyor.

Ancak meselenin bir başka yönü var.

ABD’nin İran’da kalmasının da ciddi stratejik riskleri bulunuyor. Bunların başında askerî strateji literatüründe “görev genişlemesi” olarak tanımlanan olgu geliyor.

Peki görev genişlemesi nedir?

En basit tanımıyla görev genişlemesi, başlangıçta sınırlı, açık ve ulaşılabilir hedeflerle başlatılan bir askerî operasyonun zaman içinde yeni siyasi hedeflerle büyümesidir.

İlk görev değişmemiş gibi görünür. Ancak her başarı yeni beklentiler doğurur. Siyaset ordudan biraz daha fazlasını ister. Böylece savaş, yavaş yavaş ilk amacından uzaklaşır.

Bu yeni bir sorun değil.

Büyük güçler çoğu zaman savaşları cephede kaybettikleri için değil, savaşın hedeflerini sürekli değiştirdikleri için çıkmaza girdi.

Napolyon’un 1812 Rusya Seferi de Hitler’in Barbarossa Harekâtı da belirli askerî hedeflerle başladı. Savaş ilerledikçe hedefler büyüdü. Süre uzadı. Kaynaklar yetersiz kaldı. Sonunda askerî başarı ihtimali ile siyasi beklentiler arasındaki denge bozuldu.

Modern strateji literatüründe görev genişlemesi denildiğinde ilk akla gelen örnekler Vietnam, Afganistan ve Irak’tır.

Vietnam’da ABD’nin ilk amacı Güney Vietnam’a askerî danışmanlık sağlamaktı. Daha sonra komünizmin yayılmasını durdurmak hedefi öne çıktı. Ardından Güney Vietnam devletini ayakta tutmak ve savaşı kesin biçimde kazanmak gibi daha geniş hedefler benimsendi. Yaklaşık 58 bin Amerikan askeri hayatını kaybetti. ABD ordusu çok sayıda muharebeyi kazandı. Buna rağmen siyasi hedeflerine ulaşamadı.

Afganistan’da süreç daha belirgindi.

11 Eylül saldırılarının ardından ilan edilen amaç El Kaide’yi dağıtmaktı. Birkaç yıl sonra buna Taliban’ın devrilmesi eklendi. Ardından demokratik devlet kurulması, yeni anayasa hazırlanması, Afgan ordusunun eğitilmesi ve modern kurumların inşası gündeme geldi. 20 yıl süren savaşın sonunda Taliban, önceki dönemden farklı özellikler taşısa da yeniden iktidardaydı.

Irak’ta da benzer bir süreç yaşandı.

Başlangıç hedefi Saddam Hüseyin’i devirmek ve kitle imha silahlarını ortadan kaldırmaktı. Daha sonra rejim değişikliği, demokratik Irak’ın inşası, mezhep çatışmalarının yönetilmesi ve İran’ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması gündeme geldi. Sonuç ironikti. İran’ın Irak üzerindeki etkisi savaş öncesine göre daha da arttı.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Bu örneklerin ortak noktası neydi?

Hepsinde askerî hedefler zamanla siyasi beklentilerin gerisinde kaldı.

Clausewitz’in 2 asır önce yaptığı uyarı tam da buydu.

Savaş, siyasetin başka araçlarla devamıdır.

Bu nedenle askerî araçlarla siyasi amaçlar arasında sürekli bir uyum bulunmalıdır.

Peki bu denge bozulursa ne olur?

Siyaset savaş sürerken yeni hedefler üretmeye başlarsa, ordu başlangıçta üstlendiği görevden bütünüyle farklı bir savaşın içinde bulabilir kendini.

Görev genişlemesi tam da burada ortaya çıkar.

Peki bunun sonucu nedir?

Savaşın süresi uzar. Kaynak ihtiyacı artar.

Daha fazla asker gerekir. Daha fazla mühimmat harcanır.

Savunma bütçesi büyür. Kamuoyunun desteği zamanla zayıflar.

En önemlisi, savaşın ne zaman biteceği belirsizleşir.

Bu konuda dikkat çekici bir tarihsel örnek daha var.

1968’de gerçekleşen Tet Taarruzu askerî açıdan Kuzey Vietnam için ağır kayıplarla sonuçlandı.

ABD ordusu saldırıları püskürttü. Muharebe sahasında üstünlük Amerikan kuvvetlerindeydi.

Peki sonuç ne oldu?

Amerikan kamuoyu ilk kez savaşın kazanılamayacağı düşüncesine yöneldi.

Operasyonel başarı stratejik başarısızlığa dönüştü.

Tarih, savaşların bazen cephede değil, toplumların zihninde kaybedildiğini gösteriyor.

Peki bütün bunların İran’la ilgisi nedir?

Burada kavramsal bir ayrım yapmak gerekiyor.

Akademik literatürde görev genişlemesi genellikle tek bir askerî seferin zaman içinde büyümesini ifade eder.

Bu nedenle 1979’dan bugüne uzanan ABD ile İran arasındaki yaklaşık yarım asırlık rekabeti doğrudan görev genişlemesi olarak tanımlamak doğru değildir.

Bu süreç daha çok uzun süreli stratejik rekabet, hibrit çatışma ve karşılıklı caydırıcılık çerçevesinde değerlendirilir.

Asıl değişim nerede?

Bugün yürütülen İran harekâtı kendi içinde görev genişlemesi dinamikleri üretmeye başladı.

28 Şubat’ta başlayan operasyonun ilk gününde açıklanan askerî hedefler oldukça somuttu.

İran’ın nükleer altyapısının felç edilmesi, balistik füze ve İHA kapasitesinin imha edilmesi, İran donanmasının bölgesel güç projeksiyonunun kırılması harekâtın askerî omurgasını oluşturuyordu.

Hukuki gerekçe ise İsrail’in ve Amerikan unsurlarının meşru müdafaası olarak tanımlandı.

Ancak aynı gün yapılan siyasi açıklamalar daha geniş bir tabloya işaret ediyordu.

Başkan Donald Trump’ın İran halkına yaptığı “yönetiminizi devralın” çağrısı ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun rejimin geleceğine ilişkin değerlendirmeleri, askerî hedeflerle siyasi söylemin tam anlamıyla örtüşmediğini gösteriyordu.

Başka bir ifadeyle operasyonel plan belirli askerî kapasitelerin imhasına odaklanırken siyasi söylem, İran’ın iç siyasetini de etkileyebilecek daha kapsamlı sonuçlara kapı aralıyordu.

Buna rağmen savaşın sonraki haftalarında yaşanan değişim, rejim değişikliği tartışmalarından daha dikkat çekici bir gelişmeyi ortaya çıkardı.

İran’ın yoğun füze saldırıları, insansız hava araçları ve özellikle Hürmüz Boğazı’nı hedef alan asimetrik hamleleri operasyonun kapsamını fiilen genişletti.

Başlangıçta nükleer tesisler ve füze altyapısı ön plandaydı. Kısa süre içinde savunma sanayi tesisleri, mühimmat üretim merkezleri, deniz mayınlama kapasitesi, dron taşıyıcı platformlar ve askerî lojistik ağlar da hedef listesine girdi.

Bu değişim yalnızca vurulan hedeflerin sayısını artırmadı. Operasyonun doğasını da değiştirdi.

En belirgin dönüşüm ise Hürmüz Boğazı’nda yaşandı.
 

Hürmüz Boğazı’nda görev yapan ABD Donanması unsurları. İran’la başlayan sınırlı askerî operasyonun zamanla deniz güvenliği ve enerji hatlarının korunmasını da kapsaması, “görev genişlemesi” tartışmalarını yeniden gündeme taşıyor / Fotoğraf: ABD Donanması

Operasyonun ilk planlamasında Boğaz’ın sürekli korunması temel hedeflerden biri değildi.

Ancak İran’ın deniz mayınları, kıyı füze bataryaları ve ticari deniz trafiğini kesmeye yönelik girişimleri Vaşhington’u yeni görevler üstlenmeye zorladı.

Mayın temizleme faaliyetleri, ticaret gemilerine refakat, deniz konvoylarının korunması ve enerji arzının sürekliliğinin sağlanması kısa süre içinde operasyonun ayrılmaz parçalarına dönüştü.

Böylece savaş, İran’ın askerî kapasitesini zayıflatmayı amaçlayan sınırlı bir hava harekâtından küresel deniz ticaretinin güvenliğini koruyan uzun süreli bir bölgesel angajmana doğru genişlemeye başladı.

İşte görev genişlemesi çoğu zaman tam da bu şekilde ortaya çıkar.

Yeni bir savaş ilan edilmez. Yeni bir strateji de açıklanmaz.

Fakat savaşın dayattığı yeni görevler, başlangıçta planlanmayan askerî sorumlulukları beraberinde getirir.

Her yeni görev kendi içinde makul görünür.

Peki sorun nerede?

Bütün resme bakıldığında operasyonun kapsamı giderek büyür.

Bu noktada dikkat çeken bir tartışma da bulunuyor.

Pentagon yaşanan süreci “görev genişlemesi” olarak tanımlamıyor.

Amerikan askerî makamlarına göre değişen hedefler değil, İran’ın değişen taktiklerine verilen operasyonel karşılıklar söz konusu.

Bu bakış açısına göre çekirdek askerî hedefler başından beri aynı. Değişen yalnızca bu hedeflere ulaşmak için kullanılan yöntemler.

Buna karşılık çok sayıda strateji uzmanı aynı görüşü paylaşmıyor.

Onlara göre başlangıçta birkaç hafta sürmesi beklenen sınırlı bir operasyonun zamanla deniz güvenliğini sağlama, ekonomik baskıyı yönetme ve İran’ın askerî sanayi altyapısını sistematik biçimde hedef alma noktasına gelmesi görev genişlemesinin klasik özelliklerini taşıyor.

Tartışmanın merkezinde de bu ayrım yer alıyor.

Bana göre burada cevaplanması gereken temel soru, İran’ın ne kadar askerî kapasite kaybettiği değildir.

Asıl soru şudur:

Vaşhington bu savaşın nerede biteceğine ilişkin net bir siyasi tanıma sahip mi?

Roma İmparatorluğu’nun lejyonları da Britanya İmparatorluğu’nun deniz gücü de Sovyetler Birliği’nin Afganistan’daki ordusu da benzer bir ikilemle karşı karşıya kaldı.

Askerî başarı çoğu zaman yeni hedefler üretir. Her yeni hedef ise yeni maliyetler doğurur.

Tarih, savaşların çoğunun ilk hedef yüzünden değil, sonradan üstlenilen görevler nedeniyle uzadığını gösteriyor.

ABD’nin İran’daki en büyük sınavı nükleer tesisleri vurmak ya da füze kapasitesini azaltmak olmayabilir.

Asıl sınav, savaşın kendi dinamiklerinin ürettiği yeni görevleri hangi noktada sınırlandırabileceği olacaktır.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı
Pazartesi, Temmuz 27, 2026 – 08:00
Main image: 

<p>ABD Donanması’na ait uçak gemileri ve savaş gemileri, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz güvenliği operasyonlarında görev yapıyor. Yazının odağındaki “görev genişlemesi” tartışması da bu artan askerî angajmana işaret ediyor / Fotoğraf: ABD Donanması</p>

Type: 
SEO Title: 
İran savaşında ABD açısından büyük tehlike: Görev genişlemesi

To read the full story from the source: Independent

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement