Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

İnsanların Türküleri | Yayla yollarında

İnsanların Türküleri | Yayla yollarında

Haber Merkezi

Yaylacılık geleneğinin izlerini, değişen üretim biçimlerini ve bu sürecin türkülere yansımasını Yusuf Şaylan ile konuştuk. Anadolu’nun sarp dağlarından günümüze ulaşan ezgiler, kültürel belleğin ve doğayla mücadelenin en güçlü tanıkları olmaya devam ediyor.

Yaylacılık, tarihsel olarak Anadolu coğrafyasında sadece mevsimlik bir göç veya barınma tercihi değil, hayvansal üretimin verimliliğini artırmak için temel bir üretim biçimine dönüşmüştür. Çok eski zamanlarda bu faaliyet, toplulukların ortak mülkiyet anlayışına dayalı şekilde otlakları yönettiği ve doğal döngüyle uyumlu bir şekilde süt, peynir ve et üretimi yaparak geçimlerini sağladığı bir model olarak karşımıza çıkıyor. Bu modelde üretim, öncelikli olarak hane halkının geçimine ve yerel değişim ekonomisine hizmet ediyor.

Genelde de yaylacılık faaliyetlerindeki mevsimsel döngüye eşlik eden, beslenen hayvanların yavrulama dönemleri gibi doğal süreçler, yaylaları hep bir mekan ve ekmeğini kazanmak için çabalayan Anadolu insanının iş alanı olarak karşımıza çıkarıyor. Hal böyle olunca da insanlar yaylalar için türküler yakıyor ve buralarda söylediği türküleri belleklere kazıyor. Çerçiler, gezginler, çobanlar ve tüccarlar aracılığıyla diyardan diyara dolaşan bu ezgiler bugün hala söyleniyor.

Bazı sıcak bölgelerde mayıs ve haziran döneminde, başka örneklerde ise temmuz ayına sarkan bu göçlerdeki yaylacılık faaliyetlerinin içinden geçtiğimiz bir süreçte, Yusuf Şaylan ile yayla türkülerini konuşmak için bir araya geldik. Sıcakların memleketin her yerinde iyiden iyiye hissedildiği, göçebe-çoban faaliyetleri dışında da insanın zihninden yükseklere, serinlere çıkmanın geçtiği bir zamanda Ankara Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde buluştuk. Notlarının bir kısmını kağıtlara, bir kısmını da telefonuna kaydeden Şaylan, sıralamasını yaparak yayla türküleri söyleşimize başlıyor.

Yaz gelende yayla seni gezmeli

Türküler yaylacılık faaliyetlerine göre diyar diyar fark ediyor. En öne çıkan imgesi ise Karadeniz diyebiliriz. Karadeniz’deki yayla türkülerinin tek başına bir liste ya da seri oluşturduğu örneklere rastlıyoruz. Bunda yaylacılık faaliyetinin hem coğrafi olarak bir zorunluluğa dönüşmesi hem de zor ve sarp Karadeniz dağlarının şartlarından dolayı bu faaliyetin bölük bölük, çoğu örnekte birbirinden ayrı yapılıyor olması belirleyicidir. Yayla türküleri deyince bu nedenle ilk önce Karadeniz türküleri geliyor akla. 

Bir de Karadeniz’de yayla, sadece mevsimsel bir döngüyü ya da emek üretim sürecini değil, aynı zamanda mekan tarifini de hissettirir. Yayla köyden yukarıda, bulutların olduğu yerdir. Yayla bulutu, yayla çimeni gibi ifadeler sürekli kendini tekrar eder türkülerde. Ancak rakım azaldıkça Karadeniz’de farklı yerlerde yayla sadece yüksekte olan değil, köy ya da merkezi birimlerden uzakta yeşil alan olarak belirir; her zaman yüksek rakımlarda yer almaz. 

Yusuf Şaylan, yaylacılık ile türkü faaliyetleri arasındaki bağın zayıfladığına dikkat çekerek başlıyor söze: 

“Araştırınca bu alanda yazılan çizilen makalelerin sayısının az olduğu karşımıza çıkıyor ilkin. Devamında da bu örneklerin spesifik yerlere odaklandığını görüyoruz. Karadeniz var, Malatya var araştırmalarda örneğin ama devamı pek yok. Bir de artık yaylacılık faaliyetleri Türkiye’de geriye düşmüş durumda. Tarım ve hayvancılığın geldiği sonuçla da ilişkili. Hal böyle olunca gündemde olmayan şeyler araştırma konularına da pek düşmüyor.”

Şaylan ayrıca Türkiye’deki yaylacılığın, kırsalın kapitalist piyasalarla bütünleşme sürecine paralel bir şekilde ilerlediğini ifade ediyor: 

“1960 sonrasında başlayan kırsal-kent göç ve tarım politikalarındaki dönüşüm, geleneksel hayvancılık pratiklerinin değişimine yol açarken mera yasaları ve orman yönetimi gibi devlet düzenlemeleri, yaylaların statüsünü geleneksel kullanımdan özel kullanıma doğru kaydırmış. Bu süreç, yaylaların sadece bir üretim alanı olmaktan çıkarılıp, rekreasyon ve turizm potansiyeli taşıyan alanlar olarak metalaştırılmasının önünü açıyor.”

O yüzden de artık yaylacılık faaliyetleri, turistlerin fotoğraflarından takip ettiğimiz, gün geçtikçe azalan bir etkinliğe dönüşüyor. Şaylan, “Oysa memleket bu üretim faaliyetleri açısından ne mükemmel olanaklara sahip” diye ekliyor. 

Türkiye’deki bu faaliyet alanlarını çokça ziyaret ettiğini ifade eden Şaylan, özellikle Erzurum bağlamında yaptığı görüşmeleri ve sohbetleri anlatıyor: 

“Bir keresinde Hani Yaylam yazan bir makan görmüştüm. Mekanın adı buydu. Hafızam yanıltmıyorsa Erzurum’da Kongre Caddesi üzerinde bir yerdeydi. 80 sonrasıydı, top sakalımla Erzurum sokaklarındayım. Mekan sahibi de sakalıma bakıp ’80’den önce gelebilir miydin buralara böyle’ diye gülmüştü. İçeri girdim, türkü adında mekan güzeldir diye düşündüm, öyle de çıktı. Sahibi Sabahattin diye bir adamdı, Hani Yaylam türküsünü kendisinin derlediğini, envantere kazandırdığını söylemişti. Soyadını hatırlamıyorum maalesef, belki de göçüp gitmiştir bu dünyadan. Ama sokakta gezerken yayla türküleri söyleyen ve derleyen insanlara rast gelinen bir memleket burası.”

Allah nasip eylesin omzu tüfekliye

Yaylacılık artık Türkiye’de sınırlı bir üretim alanı olarak devam ediyor. 

Yayla yollarının çoğu zaman devletin güvenlik gerekçeleriyle, bazen turizm faaliyetleri gibi nedenlerle, zaman zaman da yüzyıllardır hayvanların otladığı ortak meralarda mermer ocağı faaliyeti başladığı için yasaklandığını görüyoruz. Bu durumdan en musdarip olanların başında da Sarıkeçililer geliyor. Hala göçebe-çoban faaliyeti gösteren Toroslardaki bu topluluk, artık haklarını aramak için daha fazla ses çıkarmak zorunda olduklarının farkında. Develeriyle yaptıkları göçleri ve keçi sürülerini yeri geldiğinde jandarmaların önünde direnerek, zaman zaman maden ocaklarına peşkeş çekilen yerlerde mücadele ederek sürdürüyorlar.

Yaylacılık yapılan her diyarda kendini hissettiriyor yayla türküleri. Bazen Karadeniz’de Rumca ya da Anadolu Ermenicesi ile karşımıza çıkıyor bazen de Güneydoğu’da, Doğu’da Kürtçe ile. 

Şaylan bu durumu şu sözlerle anlatıyor: 

“Farklı farklı örnekler farklı farklı türküler çıkıyor karşımıza. Sarıkeçililer çok önemli bu alanda. Zaten Torosları üç bölgeye ayırabiliriz belki; en batısında Teke yöresi ve oradaki yaylacılık faaliyetleri, orta Toroslar’da Sarıkeçililer, daha çok Mersin taraflarında falan da vardır. Doğu Toroslar’da da Adana’dan Maraş’a kadar gider. 

Bu doğal olarak türkülere de yansır. 

Yaylacılık faaliyetlerinde kimi zaman atları, kimi zaman develeri, kimi zaman koyunları, kimi zaman keçileri görürüz. Bunları da haliyle türkülerdeki imgelerle görürüz. 

Bir de yiğitlik vardır tabii; kolay iş değildir sarp kayalıklardan geçmek, zor yerlerden inmek, uzunca kilometreler yürümek. Hal böyle olunca Kürtlerde Koçerlik, Türklerde Göçerlikle anılan faaliyetler, yiğitlikle de anılmış hep. Yaylacılar pek boyun eğmez insanlardır. Zaten insan öyle bir coğrafyada çiçeğinden çimenine, dağından taşına hiçbir şeyin boyun eğmediği yere baka baka ona benziyor herhalde.”

Yayla türküleri de yaylacılık faaliyetlerinin azalmasıyla birlikte hayatımızda yeri boşalan bir şeye dönüştü; artık bazen bir radyoda ya da açtığımız bir türküde tesadüf ediyoruz bu türkülere. Şaylan, türkülerin hayatımızda tuttuğu yeri biraz daha kavrayınca, anlayınca yer edineceğinin altını çizerek tamamlıyor söyleşimizi. Haftaya yeni bir konuda buluşmak üzere ayrılıyoruz.


soL Haber’i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri ve özel haberlerimizi kaçırmayın.

To read the full story from the source: soL Haber

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement