Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

İnandı Usta

İnandı Usta

Bir çatı katında başlayan garip karşılaşma, yıllardır tuttuğum yasın tüm dengelerini altüst etti.

1.Bölüm: Çatı Katı

Hafif soğuk bir ekim akşamıydı. Yıllardır içimden gitmeyen o garip hüzünle dalmıştım manzaraya. Rüzgarın bedenimde dalgalanışı aklımı çeliyordu. Akıllarında sadece evlerine ulaşmak olan insanların umarsız bağırışlarını dinlemekle geçiyordu dakikalarım. Yüksek bir binanın çatı katındaki bir bankta tek başıma oturuyordum. Yılların nasıl geçtiğini, nasıl olur da bir dak​ika bile onu unutmazken günlerin akıp gittiğini düşünüyordum. Kim bilir kaç kişinin canını yaktım onu düşünürken… En çok da kendimi üzmüş, ihmal etmiştim. El bileklerim, zayıf bir çocuğunki kadar ince kalmıştı. Uzun zamandır görmediğim annem ağıtlar yakıyordu halime. “Yapma bunu kendine, önüne bak artık,” diyordu ama nafile. Çünkü bir kere atmıştım kendimi o kuyuya; bir daha çıkması zordu.
​En yakın arkadaşım ölmüştü en nihayetinde. Hem de canımdan çok sevdiğim, can yoldaşımdı kendisi. Ölüm anına gözlerimle şahit olmuş, bende bıraktığı yaralar yüzünden yıllardır travma terapisi alıyordum. Her zamanki gibi o gün de geçtiğimiz yılları ve onu düşünürken sağ tarafımda birinin oturduğunu hissettim. Çok düşünmenin ve her zamanki depresif halimin getirdiği sakin yorgunlukla baktım o tarafa. Orta yaşlı bir adam gelmişti yanıma. Kimdir necidir diye sormadan, kendisi anlatsın diye öylece baktım suratına. Uzun süre bakıştık. Yüzünü incelemeye başlamıştım ki konuşmaya karar verdi. “Çok kötü durumdayım evlat, kurtar beni,” dedi. “Ne oldu abi, ne yapabilirim?” dedim. Hafifçe gülümsedi. Manzaraya bakarken, “Benim için ölür müsün?” dedi. Korku ve öfkeyle karışık bir şeyler zırvaladım. Gerçekten korkmuştum. Adamın yüzü bunu söylerken o kadar donuk, o kadar ruhsuzdu ki bir anlığına bir ölüyle konuşuyorum sandım. Hissettiğim korkuyla ne yapacağımı bilemeyip sorusuna bile cevap veremedim. Sadece; “Ne saçmalıyorsun?”, “Sen kimsin?”, “Neden yapayım böyle bir şey?” gibi net bir cevap içermeyen şeyler söyleyebildim. İtiraf etmeliyim ki aslında cevap verememenin sebebi başkası için ölmekten korkmam değil, sonsuzluğa çok ama çok yakın olmamdı.

2.Bölüm: Gözleri

​Sanki yıllardır beklediğim anı biri gelecekten çekip ellerime vermiş gibiydi. Belki de bu sözleri adamcağız, biz biraz vakit geçirdikten sonra sarf etseydi kabul ederdim; bilmiyorum. Cevap vermememe karşın bakıştık yine. Bu sefer yüzünü incelerken aklımda o vardı. Hayatımın sekteye uğradığı o yıllar boyunca onunla nasıl vakit geçirebileceğimizi düşündüm. Belki akşamları market alışverişi yaparken hayat felsefelerimiz hakkında tartışırdık. Ben her zamanki nihilistvari düşüncelerimi dile getirirken o da benim için üzülüp iç çekerdi. Hatta, hatta birbirimizin resimlerini çizerken en sevdiğimiz şarkıları konuşurduk. Bir temmuz sabahı güneşin sıcaklığı yavaş yavaş odamı doldururken yan odada onun sesli nefes alışını duymak isterdim. Yaşanacak onca güzel anımız varken terk etti beni. Öylece kaldım geride. Yapayalnız hissederken durdurdum hayatımı, yaşama küstüm. Ben bunları düşünürken adam; “Ne görüyorsun yüzümde, tanıdık mı?” dedi. Dalmıştım, bu yüzden afalladım. Biraz düşündüm ve “hayat” sözcüğü düştü dudaklarımdan. Düştü dediysem, gerçekten de düşmüş gibi olmasından… Sanki söylemek istemiyormuşum gibi, yavaşça döküldü soğuktan kaskatı kesilmiş bacaklarıma. Bunu söylerken yine onu düşündüğümden sanırım, ısındı bacaklarım. Yaz yağmurlarının tam tersi yaşandı o an. İçimde bir şey uyandı sanki; bu sefer yavaşça ama… Gözlerimi kaldırıp adama baktığımda gülümseyen gözlerle bakıyordu bana. İçleri o kadar sıcak, o kadar içtendi ki… Sanki onu görmüş gibi oldum bir an. “Gel,” dedi elini uzatarak. Onu tuttuğum gibi binadan inmeye başladık. Merdivenleri teker teker, emin adımlarla ve benim de güvenliğimi gözeterek iniyordu. Sanki bir aksiyon filmindeymişim gibi, heyecanlı nefesim dolduruyordu göğsümü. Sokağa indiğimizde şehir uyumuştu. Kulaklarımda sadece ikimizin adım sesleri ve arada ağaçtan ağaca konuşan kargaların sesleri vardı. Beni nereye götürüyor ya da bana ne yapacak bilmiyordum ama uzun zaman sonra ilk defa bırakmıştım kendimi. Bir an olsun, ilk defa ciğerlerimdeki havayı hissettim. Bu yüzden düşünmeye mahal vermedim. “Huzurumu bu sefer ben bozmayacağım” diye durdurdum kendimi. Susturdum hem bedenimi hem beynimi.

3.Bölüm: Sokaklar

​Anımsayamadığım kadar uzun süre yürüdük. Yürürken bedenimi saran rüzgar bu sefer üşütmek yerine gıdıklıyordu. İçimden ne kadar kahkahalar atmak geçse de kulaklarımdaki sessizliği bozmak istemedim. Etrafı izledim usulca; attığım her adımda bir kez daha tanıdım onunla yürüdüğümüz yolları, sokakları. Hiçbir şey değişmemişti o günden bugüne. Zaman sanki o gün durmuş da bugün benim için devam ediyor gibiydi. Uzun binaların pencerelerinden sızan TV ışıkları bana onu hatırlatıyordu. Çünkü her zaman TV başında uyuyakalırdı. Zavallım, tek bir gün bile uykusunu alamamıştı işe başladığından beri. Hatta bir süreden sonra bilerek uyuyakalıyordu koltukta. Kendini bilircesine… Ama ben onu tam anlamıyla tanıyamamışım sanırım. Çünkü yol boyu elimden tutan adam, kısık ve buruk bir sesle anlattı. Meğersem onun babasıymış bu adam. Gençliğimde tanışıp beraber büyüdüğüm ve yetim diye bildiğim o insan… Yıllarca yalan söylemiş bana, hem de kendisi de inanmış bu yalana. Babası onu 10 yaşında terk etmiş annesiyle. Yıllar sonra, çocuk 25 yaşındayken çıkagelmiş adam. “Ben senin babanım, affet beni, babalık yapayım,” demiş. Demiş ama nafile; kabul etmemiş, tartışmışlar. Bir daha yüzünü görmemek istercesine bir öfkeyle sarsmış adamın omuzlarını. O kadar sarsmış ki adam yüksek bir binanın çatı katından düşmüş. Yıllar sonra, düşüp de hayatta kaldığı o binada çocuğunu görür umuduyla geldiğinde benimle tanışmış işte. Bu yüzdenmiş o donuk bakışları, soruları, aniden parlayan gözleri… Adamcağız kafasına aldığı darbeden dolayı zihinsel engelliymiş. Anlamamıştım…

4.Bölüm: Farkındalık

​Aniden durup bana çocuğunun yerini sordu, yalvardı, yerlere yıkıldı. Öldüğünü söylediğimde haykırışları tüm mahalleyi ayağa kaldırdı. Mahalleli rahatsız olunca, yürüdüğümüz onca yolu geri yürütüp evimin yakınındaki bir parkta su alıp oturttum onu. Sakinleştirip işin aslı neymiş öğrendim. Adamcağızı aşağı ittikten yaklaşık bir ay sonra kendini vurmuş dostum. Bunu öğrenince uzun zamandır içimde tuttuğum gözyaşlarıma hakim olamadım. Aklıma bana son kez yazdığı mektup geldi ve içim dışıma çıkana kadar ağladım orada. Daha belki bir saat önce tanıdığım adamın kollarına attım kendimi. Mektupta yaşadığı bu boktan hayatın tek iyi yanının ben olduğumu anlatmıştı. Yıllarca içinde yaşattığı öfkeyi en sonunda tutamadığını yazmıştı. O ana kadar anlamamıştım. Kendi öfkesiyle kendine zarar verdi sanmıştım. Ancak o an anlayınca dünyam başıma yıkıldı. Yıllardır tanıdığım dostumun asla böyle bir şey yapabileceğini düşünmemiştim. O güne kadar yanımda olmasa bile ışığıyla bana yoldaş olmuştu. Ancak o kendisine ışık olamamış, hatta içinde yıllardır beslediği karanlığından dolayı tek başıma bırakmıştı beni. Daha sonrasında, arkadaşımın ona neler yaptığını anlattı adamcağız. Binadan atıp zihinsel engelli bıraktığı yetmiyormuş gibi türlü türlü işkenceler etmiş. Adamcağızın güzel giden ilişkisini zorla bozmuş, işinden etmiş ve daha birçok kötülük yapmış.
​O gece evime döndüğümde kesinlikle birçok şey değişmişti. Uğruna “o yoksa ben de yokum” dediğim, iyiliğine ve ışığına güvendiğim, en çok da dürüstlüğünden emin olduğum dostuma yıllarımı heba etmeme değmezmiş. O gece uyuyamadım düşünmekten. Yazdım geçmedi, telefona baktım, film izledim geçmedi. En son gün ağarırken çıktım sokağa. Önce yürüdüm; yürüdükçe düşündüm, düşündükçe ağladım. Ağlamama engel olamayınca da koşmaya başladım. Uzunca koştum ve ağladım. En sonunda boğazım kuruyunca seyyar simitçiden bir su ve simit aldım. Oturup soluklanırken önümden tanıdık bir ayakkabı geçti. Gözlerimi kaldırıp baktığımda dünkü adam olduğunu gördüm. Seslenmeye yelteniyordum ki telefonda konuştuğunu fark ettim. Evin yolunu tutarken aklımda kalan tek şey, adamın gayet tok ve emin bir sesle telefona söylediği şu sözlerdi: “Hallettim usta, çocuk inandı.” Bir elinde telefon, diğer elinde kedi taşıma kabı vardı. İçinde ise bana parlayarak bakan bir çift göz… Eve vardığımda, hep binanın önünde duran kedi de yoktu zaten.

Yazar tarafından İllustrasyon


İnandı Usta was originally published in Türkiye Yayını on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.

To read the full story from the source: Medium Türkiye Yayını

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement