HomeTürkçe HaberlerGündemİlhan Berk şiirinde yaban

İlhan Berk şiirinde yaban

Published on

spot_img

Elif Sofya’nın anısına ve şiirine saygıyla

“Neyim/(kimim)/ben/bir çocuk/bir ilkel”1

İlhan Berk

İlhan Berk’in  (18 Kasım 1918, Manisa-28 Ağustos 2008, Bodrum) ilk kitabı “İstanbul”dan (1947) başlayarak belirtilerini bulmak mümkünse de onun yabana dönük ilgisini belirginleştiren bir zaman sonra başat öğelerden biri hale getiren, şiirinin sonunu bağlayan ve şiirindeki ekopoetik öğeleri çoğaltmakla kalmayıp kalıcı hale getiren  süreci  daha çok “Günaydın Yeryüzü” (1952) ve arkasından gelen “Köroğlu”(1955) ile başlatmak mümkündür.  

Buysa onun zaman içinde insanmerkezci dünyanın tam da karşısına daha az ya da zayıflatılmış insan merkezli bir dünya koymasını bugün ve gelecek önerisi olarak dillendirmesini sağlamıştır. Geçmişin şehirlerinin yabanla kurduğu ilişki bir yana Manisa, Balıkesir, Samsun, Zonguldak, Giresun, Kırşehir, Ankara, İstanbul ve en sonunda yetmişlerde Bodrum’da yaşamaya başlamasını ve ölünceye kadar hayatını orada sürdürmesini hem hayatına  hem de şiirine yansıyan ve onu  belirleyen “yaban görgüsü”nü edinme süreci ve mekânı olarak anlayabiliriz. Bu görgüyü asıl ve tekrardan ete kemiğe büründüren  çocukluğundan sonra Bodrum ve yabanı olduğu da belirtilmeden geçilmemelidir.

Kaldı ki şair bir zaman sonra yazdığı şiiri bunun tartışmasına ve anlamaya ve anladıkça da bu konuda düşünce çıkartmaya dönüştürürken bir yandan da şiirinde varolan dünyadan da böyle bir dünya yaratmıştır. Şiirinde oluşturduğu bu şey  İlhan Berk’i ekopoetik şair şiirini de ekopoetik şiir yapmaya  ya da öyle bir değerlendirme yapmaya yeter. 

İlhan Berk’in önce hareketli hareketsiz canlılarıyla yeryüzüne sonra da gökyüzüne dönük kimi yerde aşırıya varabilen ilgisi “Günaydın Yeryüzü” ile ortaya çıkmış ve kendini somutlaştırmıştır. Yanı sıra şairin mekân, nesne ve şeylere dönük ilgisi de bu tavrıyla açıklanabilir. Çünkü yaban insanın şehirlerden önce uzun yıllar diğer canlılarla birlikte yaşadığı mekânıdır. Belki burada dünyanın kendisi yabandır da denebilir.

Bunlar bir yana insanların inşa ettiği mezra, köy ve kasabalar  daha çok savunma temelli olsalar da hepsinin yabanın içinde ondan bildik anlamda bağımsız bulunamayacak/olamayacak mekânlar olduğunu ve zamanla bunun yabanın tersine işlediğini hem şehirlerin hem de insanın yabanla ilişkisinin kendi lehine ve dünyanın aleyhine bir gelişme gösterdiğini ve insanın yabanla kurduğu ilişkinin belki de bir daha düzelmemek üzere yine insanın lehine yabanın aleyhine bozulduğunu yazabiliriz.

İlhan Berk’in yaban ilgisinde altı çizilmesi ve vurgulanması gereken nokta ise bu ilginin tamamıyla hayati düzeyde ve herhangi bir canlının hayatına saygı ve hayat hakkını savunma temelinde ortaya çıkıyor olmasıdır. Kaldı ki bu dediğimiz şairin yetmişlerde Bodrum’a yerleşmesiyle birlikte onun hayatını da belirler olmuştur. 

Geçmişin yabanla iç içe sayılabilecek Bodrum’u hem İlhan Berk’in hayatını hem de şiirini sonuna kadar aynı yabana açmıştır. Yazdığı şiirler bir yana “Şifalı Bitkiler Kitabı”nı da (1982) bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Aynı şekilde Edibe Berk’in “Ege Mutfağı” (2005) kitabını da Bodrum’da birlikte yaşanan hayatın sonucu olarak görüp  ve öyle ele almamız mümkündür.

Burada şair için yol açıcı olan hayatı kadar bu konudaki okurluğudur ve bunun çağırdığı teorik ve düşünsel ilgi kadar şiirinin düşünce üretme yeteneğidir. Bu ilgi önce şiirinde karşılık bulurken bir zaman sonra  çocukluğu çağrıştırırcasına yabanda  yaşamaya da dönmüştür. En azından İlhan Berk yaşadığı dünyadan ve daha özelde Bodrum’dan bir yaban çıkarmıştır ve dünyayı insanların da dahil olduğu daha az insan merkezli bir yaban olarak kabul etmiş ya da böyle bir arzunun şiirini belirlemesine izin vermiştir. Bir zaman sonra baştaki eleştirel düzey ortadan kalkmış yaban mekân, nesne ve şeylerle birlikte şiirinin düşünce üretmesini (Son dönemde yazdıklarının aforizmaa yaklaşmasını da bununla açıklayabiliriz.) sağlayan izlekleri haline gelmiştir.

Devam edelim…Her canlı kendi hayatını yaşamak için dünyaya gelir. Bu dediğimiz dünyayı kendi devinimlerine sahip düzeni olarak da kabul edilebilecek kaotik bir yer haline de getirir. Bu durum insanın avlanmayı öğrenmesi ve bu temelde alet edavat  ve silah yapmaya başlamasıyla birlikte bir daha düzelmemek üzere bozulmuştur. 

Bu yüzden de İlhan Berk yaban ve insan arasında geçen ve sürmekte olan tartışmayı her canlının kendini hayatını yaşamak için dünyaya gelmesiyle başlatır. Bu yüzden “Her şey yaşamaya hazırlanıyordu/Her şey gelir gelmez hayatlarını”.2 dizesinden anlamamız gereken de şairin hem bu hayatı eksik fazla yaşadığı hem de bu hayatı şiir yapan asıl tanığı olduğudur. “Her şey yerini alıyordu sırası geldikçe/ İlhan Berk bütün bunları görüyordu.” dizelerinin belirtmeye çalıştığı da bu tanıklıktır.3

Bu birlikte yaşamanın asıl içerdiklerinin başında da duygudaşlık ve beynelmilel akrabalık gelir. Buysa canlılar arasındaki türcülük temelli ayrım ve ayrılıkları yok ettiği gibi bu temelde bir dünya inşa etme gibi bir amacı da bünyesinde bulundurur. Böylelikle İlhan Berk bu dünyanın insan merkezli olmasının ve onun isterlerinin ne olduğunu bilerek bunun karşısına kendi önerisini koyar. Bu öneriyi bir uygarlık eleştirisi ve onun karşısında bir seçenek olarak da anlayabiliriz.

Buysa her canlının hayatına saygı ve eşitlik talep etmekten başka bir şey değildir. “Biz yaşayanlar ayrı değiliz birbirimizden/Önce bunu söylemeliyim size/Sonra bütün güzel şeyleri sevmekte/Beraber olmalıyız derim/Değilmi ki bu dünya ailesindeniz/Bize bu düşer bu savaşta”.4 Böylelikle benim beynelmilel akrabalık dediğim şeyi İlhan Berk “dünya ailesi” kavramıyla açıklayarak insan ve insan olmayan hareketli hareketsiz canlılar arasındaki baştan beri olan güçlü bağı ve yakınlığı da belirtmiş olur.

Ne var ki İlhan Berk burada otoritenin dışında kalan insanı olumlu anlamda  öteki canlılardan ayırarak hem bir anlam hem de bir görev yükler. Bundan bu kaotik düzenin ayakta kalması ve onun içinde yaşanması insana bağlıdır düşüncesi de çıkartılabilir. Başka bir deyişle dünyanın bu kaotik düzenini sürdürmesi insanın tahakküm ve bu temelde başta yaban olmak üzere dünyayı  değiştirme arzusundan kurtulmasıyla ancak mümkün olabilir. 

Bunu Edibe’ye yazdığı şiirdeki şu dizelerle belirtirken bir yandan da ikisinin birlikte hayatının doğurmasını istediği sonuçların da altını çizer. Bunu kadın-erkek arasındaki aşkın dünyaya dönük olumlu bir sonucu olarak da alabiliriz. “Sana bağlı diyorum, ağacın, kuşun, karıncanın hayatı/Nefes alışın, nefes verişin sana bağlı her defasında./Daha çetin değil gözümün nuru/Daha çetin değil sokak muharebeleri/Seni sevmekten.”5

Bütün bunlar aynı zamanda insanın niye yaşadığının da yanıtı olmak gibi bir özelliğe de sahiptir. Böylelikle şair önce kendi sonra  insanın önüne birlikte yaşamanın ancak başka birinin yani her hangi bir canlının yaşadığı hayatı savunmakla ve bu temelde yaşamakla mümkün olacağını  söyler ve bunda da diretir.

İlhan Berk’in yaban ilgisi ve vurgusu büyük ölçüde her canlıyı içeren bir özgürlük ve birlikte yaşama vurgusu ile ilgilidir. Bunun arkaplanında başta Nazım Hikmet’in şiirinde oluşturduğu özgürlük ve eşitlik  arzusu varsa da bu zamanla kendini özgünleştirerek İlhan Berk’in arzusu haline getirmiştir. Bu tamamıyla hayatla ve onu yaşamayla açıklanabilecek ve Marksizmin yabanla yüzeyde kurmaya çalıştığı ilişkiyi baştan geçen bir durumdur. 

Bunu düşündüren ve arzu haline getirense yabandan başka bir şey değildir ama bizim için bunu daha da anlamlı getiren tek tek ve yalnız yaşadığını sandığımız ağaçlardır. İnsan yalnızlığı ile ağaçlar arasında her zaman ilişki kurmuştur. Ormandaki her ağacın tek tek özgürlüğü sembol bir durum olarak fazlasıyla sarsıcı ve etkileyicidir. “Mutlaka yaşamalıyız/En çok da rüzgârda bir ağaç gibi hür/En çok keder içinde/En çok yaşamasını istediğimiz”6

Ama bu şairin “Günaydın Yeryüzü”de oluşturduğu insanmerkezciliğin dışında gerçeklik kazanıyor değildir. Tersine şair yaban vurgusunu itirazlarına rağmen merkezine insanı alarak temellendirir. Kuşkusuz şair burada insanı verili olanın dışında tutarak başka bir insandan söz ediyor gibidir. Başka bir deyişle şair şiirlerinde insanı yeniden oluşturur, ona yeni bir kişilik verir ve bütün davranışlarını belirler. Kurtuluş en azından şair için bu insandadır.

Bu yüzden de bu oluşturmada ve öncelik yabanda olsa da kimi şiirlerde insan öncelenmiştir. Bu dediğimiz İlhan Berk’in biraz da kendine bakarak oluşturduğu bir insandır, hatta kendisidir. Bu durum gerçekliği tartışmalı bir şey olsa da önemlidir.“Sen bu toprak bu dünya bu insanlar içinsin”7 “Kimse dünyaya senin kadar bağlı değildir/Kimse kendine onu/Senin kadar yakın bilmez/Senin kadar iş edinmemiştir”.8

1950’lerde yaban görgüsüne sahip insan hayatının modernizmle birlikte daha fazla insanmerkezcilik kazandığını söyleyebilecek durumdayız. O yıllarda insan hayatı yabana dönük bir kapsayıcılığa da hala az çok sahiptir. Ama bu kapsayıcılık genişleme eğilimi içinde midir değil midir bu tartışılır. Bu yüzden İlhan Berk’in derdi bu kapsayıcılığı tamamıyla  bir dahilliğe ve onun asıl parçalarından birine dönüştürmektir. “Hanginiz aklınıza getirdiniz/Benim bir gün insanlığımı/Bitkilere hayvanlara kadar/Bir gün tutup genişleteceğimi/Bütün bu dünyaya saracağımı sonra da”.9

İlhan Berk’in şiirinde yaptığı yabanla ilişkini her geçen gün ona dönük bir egemenliğe ve tahakküme dönüştüren insan karşısında yeni bir insan kadar bugün ve gelecek önerisi ortaya koymasıdır. Bu aynı zamanda yürürlükte olan insanmerkezcilik karşısında aynı merkezliliği gerileten, azaltan en azından bunun arzusunu duyuran bir dünya tahayyülüdür.  “Beni beklemişler kardeşçiğim/Beni bu ağaçlar, nehirler gökyüzü/Geleyim anlatayım diye bir gün kendilerini/bir kere girdikten sonra şiirlerime/Bilmişler bir daha ölmeyeceklerini”.10

Bu bir yanıyla daha baştan yalnız olan, yalnız bırakılan ve yalnız kalanla birlikte olma, birlikte yaşama çağrısıdır.  İnsanın bir sonucu olarak birbirinden ayrılan birlikte yaşamak için yan yana gelmektedir. “Her şey bir başına yaşamış bundan önce/Toprakta bir başına yürümüş kökler/Gecenin içinde bir başına uzamış otlar/Yalnızlıklarını duyurmayacağım bundan böyle/Bir daha hiçbirine”.11

Ne var ki bu birlikte yaşama -dönemin düşünce dünyasına bakarak bunu da anlamak gerekir-  tekrarla insanı önceleyen bir özellik gösterir. Buysa bizi ister istemez daha az insanmerkezci ya da zayıflatılmış insanmerkezci bir dünya arzusuna ve tasarımına götürür.  En azından “Günaydın Yeryüzü”de yer alan şiirlere bakarak böyle bir kanıya rahatlıkla varılabilir. Şairin insanı yazdıklarının merkezine alması da bu dediklerimiz kaynaklıdır. 

Kaldı ki bu tür bir dünya insan olmayan canlılar için kurtuluş değilse de verili olan karşısında dikkate değer bir seçenek ve öneridir. “Günaydın Yeryüzü”nün bir anlamı varsa o da budur. Ellili yılların başında yazılan şiirlerin şairinin böyle bir tavra sahip olması da yaşadığı döneme bakarak yeterince anlamlı ve önemli olduğu gibi fazlasıyla da ilericidir.

“Günaydın Yeryüzü”deki bu birlikte yaşama arzusu yine yabanın dahil edildiği  “Türkiye Şarkısı”ndan sonra yayımlanan “Köroğlu”nda yardımlaşma, dayanışma ve birlikte hareket etmeye yani ortak mücadeleye dönüşür. Bu noktada “Köroğlu”nun hikâyesinin tamamıyla kırda geçiyor olması şaire böyle bir ilişkilendirme ve bağ kurma imkânı verir.

Buysa otorite karşısında dağları mesken tutmuş, ona sığınmış, orda saklanan ve orda yaşayan sosyal eşkıyaların dağdan, ormandan, ağaçlardan anladığı ve bu temelde yüklediği anlamla ilgilidir. Dağlar, ormanlar bu noktada otorite karşısında sosyal eşkıyaların her anlamda sığınağıdır, yoldaşıdır ve bu yabanla kurulan ilişkilerle açıklanabilecek bir şeydir.

Tarih boyunca insanlar hem hayatlarında hem de savaşlarda hayvanlardan onların arzusu dışında yararlanmakla kalmamış bunun yanısıra dağlar, ormanlar, ovalar, ağaçlar ve başka bitkilerden bu amaçla yararlanmıştır. Bunu otoriteye karşı çıkan Köroğlu ve öteki sosyal eşkıyaların orda geçen hayatı üstünden birlikte yaşamaya ve bu temelde bir dayanışmaya, yardımlaşmaya hatta birlikte direnme dönüşmesi en azından böyle anlamlandırılması mümkündür. “Bir de baktık bütün dostlardı gerimiz, gerimiz teslim olmamış ağaçlardı, dağlardı/Bir kere beylerden yana olmamış, hiç çevrilmemiş, hür dolaşmış gökyüzüydü, ahlat ağaçlı yollardı gerimiz.”12

“Köroğlu”ndaki başka bir şiirde ise yaban hem savunmaya ama ondan çok saldırıya geçmiştir: “Sen Uğursu/Burada dur./Haber ver./Ben daha ilerilere gideceğim/ Bütün sağ kanat senin./…/Sen de Melen/Uğursu’nun ardı sıra dur/Ya ölüm/Ya istiklal./Sivritepe sen de, sen de Fesbayır Tepesi/…/Melen’in ardını tutun/Sol kanat da sizin./…/Garipçeburnu sen de,  sen de Malasburnu, sen de Sıcakburun /Sonra siz Selenli, Işık dereleri/Siz de ortada durun. /…/ Tamam /…/Şimdi biz bütün dağlar, Sündürce, Arkot, Seben, Ardıç/Şimdi biz/Bütün geriler/ Bizim.”13

Buna daha ileride tek tek ağaçlar dahil edilir ve böylelikle Köroğlu ve arkadaşlarının otoriteye karşyı direnişi bütün hareketli hareketsiz canlılarıyla yabanın/dünyanın direnişi haline gelir. Şairin “Acısu”ya söylettiği de zaten bu konuda yeterince düşünce vericidir. Ama bu kez bir farkla yaban hem ortak dünyanın savunucusu hem de oluip bitenin tanığıdır. Bu yüzden İlhan Berk’in Köroğlu’ndan  çıkarabileceğimiz  sonuç da Acısu’nun “Bu dünyadaki yaşamaya/ Kimse kilit vuramaz.”14  dan demesinden başkası değildir.

İlhan Berk’in özellikle “Günaydın Yeryüzü” ve “Köroğlu”nda yabanla kurduğu ilişki sonrasında insanı biraz daha geri çekip onu anlatmaya ve savunmaya yönelir. Burada etkileyici ve anlamlı olan baştaki birlikte yaşama tanıklık ve anlatma arzusunun bir zaman sonra yabanı merkez alan bir şeye ve ondan da önemlisi bu konuda düşünce üretmeye ve bunun içindeki şiirsel olanı düşünce ağırlıklı olarak ortaya koymaya dönüşür. 

Sonraki yıllarda şair yaban kadar şehre, mekânlara, nesnelere ve şeylere yöneldiği için baştani insan-yaban çatışması yazdığı şiirde gerilese de izlek olarak yaban yazdığı şiirde her zaman kendini duyurmuş ve tam bir özgürlükle kendine bir alan bulmuş ya da açmıştır. Baştaki ilgi de yabanın ve onun öznelerinin büyüleyici doğup büyümelerine ve büyüleyiciliklerine odaklanmıştır. Çünkü şaire göre “Yalnız yeryüzü/eksiksizdir.” 15 Bu da ondan büyülenmek  ve etkilenmek için yeterli bir nedendir. Bu etkilenme aynı zamanda yaban üstünden düşünce üretmenin de her zaman imkanı olmuştur.

Devam edelim…Şeyler de yaban dahil edilerek tartışılmıştır: “ Şeylerin neden hareketsiz kaldığı, neden susturulduğu (başta taşlar, evler, köprüler, keçiyolları,kurşunkalemler, kağıtlar ,vb. sonra da varolup da konuşmayan ağaçlar, otlar, hayvanlar, böcekler -sevgili böcekler-kuşlar, arılar) sorulmalı.(…) Böyle şeylerin de konuştuğu dünya nasıl da güzel olurdu: Kimbilir?”16 Şairin bu yazdıkları aynı zamanda “Bilinmeyen doğadır.” Sorusunu yanıtını arama çabası olarak da anlanabilir.17 Buysa insanla yaban arasındaki sorun olarak kabul edilebilecek tek farkın ve ayrılığın dil yani insanın konuşarak anlaşması olduğunu söylememizi de kolaylaştırır.

Doğanın ya da yabanın bilinmezliği  bir uçtan da kendini onunla özdeşleştirme ve onun/onların yerine geçme ya da onlara dahil olma imkanıdır.  Başka bir deyişle yabanı anlamının yolu onun hareketli hareketsiz öznelerinin yerine kendini koymaktır. “Kocamış bir suyum ben./Ormanın sesini anlat bana/Sesini çayırların/…/Sessizlik   hep, sezsizlik/…/Keçiyoluna çıkarın beni/Burda ölemem.”18 Buysa  “İstanbul”, “Günaydın Yeryüzü”, “Türkiye Şarkısı”, “Köroğlu” gibi kitaplardan sonra şairin yabanla özdeşlik temelinde kurduğu yeni ilişkiyi ve onun düşünsel sonuçlarını anlamamızı ve görmemizi sağlar. Tam bir ilkellikle yabanın yanında olma ve birlikte yaşama ya da onun arzusuyla başlayan süreç sonunda düşünsel olanla tepe noktasını bulmuştur. İnsanmerkezcilik karşısında yabanın yanında yer alma ve insana karşı onu savunma hatta onun parçası olma ona kavuşulduğunda düşünmenin ve düşüncenin asıl kaynağı ve nedeni haline gelmiştir. 

Geriye kalan dünyanın hali karşısında  ilkelliğini baştan ilan eden İlhan Berk’in insan ve  araçları karşısında dünyadan taraf düşünce ağırlıklı ekopoetik şiiri ile yaşadığı sürece yazdığını, az çok hayatını belirleyen yaban görgüsüdür.

7 Mayıs 2026, Talas


1Kuşların Doğum Gününde Olacağım, YKY, Nisan 2005, İstanbul, s.100

2Hikâye, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975) içinde, YKY, 3. Baskı, Şubat 2007, İstanbul, s.94

3Hikâye, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975)  içinde, s.95

4Gecenin İçinden Bitkilere, Hayvanlara Sesleniş, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975) içinde, s.98

5Günaydın Edibe, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975) içinde, s.99

6Romancero, I, Yaşadıkça, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975) içinde, s.86

7Romancero, II, Kötü Günlere Rağmen, Eşik (1947-1975) içinde, s.87

8Romancero III, Ümit Ölmez, Eşik (1947-1975) içinde, s.88

9Bir Orman, Günaydın Yeryüzü, Eşik (1947-1975) içinde, s.89

10Bir Orman, Eşik (1947-1975) içinde, s.90

11Bir Orman, Eşik (1947-1975) içinde, s.90

12IV, Ne kadarsaydık Dağlarla Ovalarla Hep Birden Bolu Üstüne Yürüdük, 4, İlk Dört Divan Ovası’na Girdik, Köroğlu, Eşik (1947-1975) içinde, s.173

13VI, Ne Varsa Hürlük Diye Bizimleydi, 1, Köroğlu, Eşik (1947-1975) içinde, s.186-187

14VI, Ne Varsa Hürlük Diye Bizimleydi,2, Ovada Narın,Ayvanın Ovada Acısu’ylun,,Işıkgöl’ün Anlattığı, Köroğlu, Eşik (1947-1975) içinde, s.190

1513, Tümceler Bir Adım İlerisini Bilmeden Yürür, Tümcelerle Geliyorum. YKY,Mayıs 2007, İstanbul, s.75

1614, Adlandırılmayan Yoktur, YKY, Mayıs 2006, İstanbul, s.36

17Gök Boş, Adlandırılmayan Yoktur, s.40

18Keçiyolu, Çiğnenmiş Gül,YKY,Şubat 2011, İstanbul,  s.26,

(HŞ/NÖ)

Kaynak: Bianet

Latest articles

Kültür Yolu Festivali Mersin’de başlıyor! Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy CNN TÜRK’te

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Türkiye Kültür Yolu Festivali’nin bu yılki adreslerinden olan Mersin'de CNN TÜRK'e konuştu. 16 farklı noktada 159 etkinliğin düzenleneceği festivalde konserler, sergiler, atölyeler ve çocuk etkinlikleri yer alacak. Gastronominin bu yıl festivalin ana unsurlarından biri olduğu vurgulanırken, “Lezzet Noktaları” projesiyle yerel mutfağın öne çıkarılması hedefleniyor. Festivalin hem kültürel erişimi artırması hem de şehir ekonomisine katkı sağlaması bekleniyor. Detaylar CNN TÜRK Muhabiri Ceren Meriç'in haberinde.

“BİR KIZIM OLSUN, BİZİM GİBİ OLMASIN”

Kanal D’de ekrana gelen Eşref Rüya’nın son bölümünde Eşref Tek, “Z Kuşağı” gençlerine verdiği öğütlerin ardından bu kez baba olmak üzerine, “Bir kızım olsun, bizim gibi olmasın” cümlesiyle dikkat çekti.

AKDENİZ’İN İNCİSİ İLK KEZ KÜLTÜR YOLU SAHNESİNDE! MERSİN’DE FESTİVAL COŞKUSU BAŞLADI

Akdeniz’in mavisi ile Torosların heybetini kültür ve sanatla buluşturan Mersin, bu yıl ilk kez Türkiye Kültür Yolu Festivali’ne ev sahipliği yapıyor. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un açılışını gerçekleştirdiği festival kapsamında şehir; 16 farklı noktada düzenlenecek toplam 159 etkinlikle dev bir kültür ve sanat sahnesine dönüşecek. Konserlerden sergilere, gastronomiden çocuk atölyelerine uzanan 57 başlık altında gerçekleştirilecek festival sanatseverlerle buluşurken açılışta konuşan Bakan Ersoy, Mersin’in yalnızca bir turizm destinasyonu değil, yaşayan bir kültür hazinesi olduğunu vurguladı.

SON DAKİKA… CHP lideri Özgür Özel hakkında soruşturma başlatıldı

Son dakika haberine göre; Adalet Bakanı Akın Gürlek'e yönelik sözleri nedeniyle CHP lideri Özgür Özel'e soruşturma başlatıldı.

More like this

Kültür Yolu Festivali Mersin’de başlıyor! Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy CNN TÜRK’te

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Türkiye Kültür Yolu Festivali’nin bu yılki adreslerinden olan Mersin'de CNN TÜRK'e konuştu. 16 farklı noktada 159 etkinliğin düzenleneceği festivalde konserler, sergiler, atölyeler ve çocuk etkinlikleri yer alacak. Gastronominin bu yıl festivalin ana unsurlarından biri olduğu vurgulanırken, “Lezzet Noktaları” projesiyle yerel mutfağın öne çıkarılması hedefleniyor. Festivalin hem kültürel erişimi artırması hem de şehir ekonomisine katkı sağlaması bekleniyor. Detaylar CNN TÜRK Muhabiri Ceren Meriç'in haberinde.

“BİR KIZIM OLSUN, BİZİM GİBİ OLMASIN”

Kanal D’de ekrana gelen Eşref Rüya’nın son bölümünde Eşref Tek, “Z Kuşağı” gençlerine verdiği öğütlerin ardından bu kez baba olmak üzerine, “Bir kızım olsun, bizim gibi olmasın” cümlesiyle dikkat çekti.

AKDENİZ’İN İNCİSİ İLK KEZ KÜLTÜR YOLU SAHNESİNDE! MERSİN’DE FESTİVAL COŞKUSU BAŞLADI

Akdeniz’in mavisi ile Torosların heybetini kültür ve sanatla buluşturan Mersin, bu yıl ilk kez Türkiye Kültür Yolu Festivali’ne ev sahipliği yapıyor. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un açılışını gerçekleştirdiği festival kapsamında şehir; 16 farklı noktada düzenlenecek toplam 159 etkinlikle dev bir kültür ve sanat sahnesine dönüşecek. Konserlerden sergilere, gastronomiden çocuk atölyelerine uzanan 57 başlık altında gerçekleştirilecek festival sanatseverlerle buluşurken açılışta konuşan Bakan Ersoy, Mersin’in yalnızca bir turizm destinasyonu değil, yaşayan bir kültür hazinesi olduğunu vurguladı.