Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

Hayal Korsanı

Hayal Korsanı

Geçenlerden bugün karşıma çıkan bir videoda eğer hayalleriniz sizi korkutmuyorsa, içinizde bunu yapmak için yeterli miyim konusunda kaygılı heyecanlar yaratmıyorsa ve bayatlamış bir heves yemi gibi önünüze düşen isteksiz kabulleriniz olmaya başladıysa o zaman hayal kurmuyorsunuz demektir diyordu. Böylelikle düşünmeye başladım.

Her şey bir çizgide ilerlemeye başladığından beri, belki de bir kibirle her şeyi tam, olması gerektiği gibi, oldu görüp artık kendimle yarışmaz halde bulduğumda varlığımın kendimden ne kadar geriliyor olduğunu anlayamamıştım.

Kendimden gerilemiştim. Ben tüm uzaklıkları yakınlayan, ihtimallerle göğü birleştiren o halimden kopup bir anda yatağı içinde kaybolmuş bir var oluş kuyusunda akar gider olmuştum. Ve bu akıntıyı bir bilgelik nesirleri ile dillendirip aslında ne akan ne de yaşayan bir ben kalıyordum geride. Tam anlamıyla bir felaketin içinden geçmiştim ve sağ kalıp kalmamak endişelerimden biri bile değildi.

Daha fazlası için doyumsuzca çırpınıyor olmak değil bu yaptığım, tersine isteyemiyor oluşumun bir itirafı kendime. Yerime öyle bağlanıp kalmışım ki bu yerleşme hissinde güvenli bir sahiplik inancı geliştirmiştim. Ama sahip olmak fikri, öyle rahatsız edici bir yerinde sayma çabasını otoriteye çevirme hali ki kendimden başkalaşıp kalmışım. Evet, kalakalmışım. Bu yaşamla beni bağlayan sabitlik, varlığımın inşasının o belirsiz kökü gibi değil de korkak bir adımsızlığın epik kurmacası gibi yükselip yükselip gözüm önünden düşen, bir merdivenden devrilen balon öfkenin sinsice bedenime girip, çıkarcı niyetlerini bakışlarıma sabitleyip, ellerimi kelepçelemesi gibi. Kendim mahkumu olup bir çıkmaz içinde belirsizliğin cezasını ödüyordum hadsiz hesapsızca.

Hepsi zihnimde ama o düşünce kilitlerini serbest bırakırsam her bir korkumun hayaleti gündüz ışığında kaybolduğunda beni beyaz duvarlar, beyaz kıyafetler ve beyaz kemerlerle çevrelenmiş bir odaya tıkıştıracaklar gibi hissediyorum bu sefer de. Bırakayım da kendim kollarımı bağdaştırıp otururken bu huysuz isteksizliğimi zorunlu bir mahkumiyet gibi düşünerek hala özgür olmadığım düşüncesi ile aklımı koruyabileyim. Çünkü böylesine geniş bir gökte süzülebileceğim bilinci henüz beni aşan ve mantığımı kırıp düştüğüm hayallerde gerçekliği çarpıtıp dağıttığım bir yer olabilir. Ama yeterli bir bahane ile mi kanıyorum kendime? Çünkü ayaklarım, işte onlar durmaz kendini savurur durur bu mahkumiyet altında bir ceviz ağacı altında oturup kaldığında dahi.

Koşup gidecek diğer güçlü kanatlarım hangi umutsuzluk örtüsü altında kırılıp kalmıştı da böylesine sarılmıştım bir durma haline? İçimde bir nedenler ve zamanların bahanesi eşiğinde bekleyen bir yorgunluk şiiri tesiri altında mahmur mahmur etrafa bakıp kalıyor ve açıkça zihnimde bir dönenceyi başlatacak renkli gölgelerin hesabını tutmaya yorgundum.

Orada eşikte, o çizginin birazcık yanı başında bekleyen saldırgan koşturmacalar ve isteklerin sürüp gidecek zincirleri etraflıca beni sarıp sarmalayacak ve kendim nehrinde boğulup kalacaktım. Kulaçlarım çoktan bükülüp kalmış, bu zincirlerin uzayıp gitmiş birlikteliğine razı olmuştu. Bir nehri adımlayabilecek kadar gönlümü içtenlikle alçakta tutup hafifletebilir miydim bilemiyorum. Ancak dalgaların adımlarımı yakalayıp beni savuşturacağı ve yaşamın adımlarını yüzümde, alnımda ve gözlerimde hissedeceğimi bilmek bana tecrübelerimi uyuşuk bir mantıkla birleştirmem konusunda ısrar edip duruyor.

Tüm bunlar benim hantallaşmış, yerime bağlı, sevgi sözcüklerimle örülmüş yaban duvarlarım ardındaki huzur sabitliğimin kilidini kıramayacak kadar yavan güçlerin düşüncelerime vurup bir kuru gürültüde erittiği rahatsızlıklar olmuştu. Günler rüzgarın peşine takılıp benim peşini kovalama çabamı boşa çıkaran bir gecikme olarak kaygılarımın varlık kazanıp beni satın aldığı sahte bir pazarın dolandırıcısı olmuşlardı. Kendi dünyamda hem bu sarayın sahibi olup hem de köle kalabilmemi yalnızca iki yaşamın içine dağılmış varlığımla açıklayabilirdim ki bazen bu sayı ikiden fazla olabilecek kadar çok sesin zihnimde yankılandığı zamanları hatırladıkça tutarlı olmaya başlıyor.

Bir an sonra tuttuğum her neden perdenin ardındaki yeşilliği, tüm o vadiyi, ağaçları, yaprakları ve dahasını düşündüğümde dağılıyor. İşte orada gözler, tepeden bana bakan, beni gördüğünde içim tüm yaşamları silip tek birine bağlanmamı ve onda yükselip sana varmamı söylüyor bana. Fakat gözler kaybolduğunda ve konuşurken içinde okyanusları gördüğüm bir ruhla çarpışmadıktan sonra bir anlam dağılıp bin-bir içinde beni bularak çelişkilerim içinde terk ediyor.

Sanki öyle bir okyanusun içinde duruluyorum ki saçlarım, giysilerim ve ellerim kupkuru kalıyor. Bir okyanus içinde kuraklık çekiyorum. Bu temassızlık, bu bana dokunamayan gözler, uzaktaki bir yabancıdan farksız ancak zamanın hatrına anılarımı zorladığım bir sıcaklık taklidi içinde korumaya çalışırken ayarı kaybedip çok yaktığım sayfalarda kaybolmuş bir söz gibi. Şimdi her bakışım satır aralarını bu kelimelerin birleştirdiği cümlenin tınısında bulup bu tanıdıkla tekrar ruhunu beslemeye çalışıyor. Ancak zamanı geçen için hiçbir an artık doğru değildir artık. Bu topraklara kurak kalıyor ruhumda bir ses.

kuru okyanus.

Başka bir zamanı çağırıp ve içine atılıp hızın ve geride bırakmanın yüksüzlüğü içinde beyaz sayfaların özlemini kaybetmek gerçek oluyor. Bu durgunluk, yorgunluk, tembellik, isteksizlik içimde başlamış bir yangının kabullenilen felaketini önlemek için geç kalmadığımı bana fısıldayan ilgisi; gizil gözleri duyuyor. Ve orada durgunluğu görüyorum. Sakinlik içinde bir okyanus bana bakıyor. Birbirine karışan sınırlar, içeriden yükselen taşkınlar ve selleri yutan kıyılar.

Durulmak. Lakin sözünü dahi edemediğim bir güven içinde. Dokunduğumda dağılacak saf bir gerçeğin zemininde yürümek. Narin ve korkutucu. Bu hisler içinde beni gerçekliğe yakın tuttuğunu bildiğim hep ve her zaman anın içinde ışıklarını doğrudan önününe sererek baktığını gördüğünü bildiğin anların fotoğrafı bunlar. Diziliyorlar bir bir adımlarımın hemen peşinden. İşte yürüyorum okyanus boyunca. Hafifliyorum, bomboşum ve çabasız oluşum; olmak ve oluyorun sınırında bir sözü kalbimle mühürlemem gibi hissettiriyor. Böylece sessizleşiyorum. Sözler siliniyor ve geriye yalnızca bir iç çekişle var olan tozlu yaşam günlerini yüzeyinde tutan simli su yüzünde yansıyan gözlerim kalıyor. Bir nefes arasına sıkışmış istekli bir söz buharında dağılan her şey şimdi gözümün alabildiği dalgalar boyunca serpilmiş, uzuyor ve beni içine çekiyor. Gerçeklik tarafından yutuluyor gibiyim.

Bacaklarım büzük adımlarımın yavaşlığının etkisine yetişen her karanlık fikrin avı gibi beni koşturan tek şey. İçeri çekileceğimi bildiğim bir zeminde durmadan koşmak zorunda gibiyim. Kapılmak korkusu bedenimi ele geçirip beni aşıyor. İşte böylelikle bir rolü kabullenmiş gibi ruhumun kıstırılmasına izin vermekten başka bir çarem kalmıyor. Ruhum bir pil gibi bu oyuncak kollar, bacaklar ve kafanın hareketlenmesini sağlayan. Suyun içine çekilirsem de sudan kopup gidersem de rolüm bitecek. Ben sadece koşmak ve adımlar arasında pilimi tüketip giderek zamanı ve varlığımı bir anda unutacağım bir sözleşme içinde uyuyor gibiyim. Bu mahkumiyet kendimden mi geliyor yoksa gerçekliğe bağlılığıma olan güvenimden mi bilemiyorum. Ve açıkçası sırf cevaplayamamak için birbirine bağımlı halde dönen soru bulamaçlarına kapılarak vakit kaybetmeyi sevdiğimi bilirken bu yaptığım artık beni yeterince tatmin etmiyor.

Hayali bir zincirlerle bu okyanusun dibine bağlanmış gibiyim. İşte sonsuzluğun içinde bir mahkumiyet. Belki de bir yaşamdan başka bir yaşama devrildiğim ve her birini unutup yine de gizli bir şekilde kendime armağan gibi bıraktığım öğütlerle yaşamaya yeniden yeniden başladığım bir oyunun içinde yer alsam ve bunu bilmesem kendi kendisini yeterince iyi kandırıp kurallarına bağlı kaldığım ve sınırlarında gülücükler saçtığım bir tek kişilik oyun içinde çoğalan, büyüyen günler ve dalgalar gibi birbiri içine geçen olasılıklarda boğumlanarak can sıkıntımı yenebilirdim. İsteksizliğimi, gücümün güçsüzlüğe dönüşmesini ve kibrimi bir çeşit alt alemde yaşadığım fikri ve gözetlendiğim düşüncelerine alıştırıldığım sosyal bir dünya ile yenip karakter çatışmaları içinde kendi günlerime sahip olarak zaman denen sonsuz ve belirsiz element içinde türeyen gözlerimi unuturdum.

Sözlerim içine dalıp gittiğim beni uyutan şarkılar olurdu. Aynı şimdi olduğu gibi. Sanki çok geç gibi geliyor. Güneş batmak üzere ve adımlarımın altında kırılan fikirler var. Kayıyorum. Ama içine kabul edilmediğim bir zemin var sanki orada. Düşüşüm göğe doğru olacak gibi hissediyorum. Aniden yer çekimi, yer yükselişi gibi bir hale gelecek yoksa? İşte daha da sallanıyor, adeta içeride kaynayan bir şeyler var, hissediyorum. Sonsuza kadar koşabileceğime inanmıştım ama bir an gelip suyun beni fırlatıp atacağını düşünmemiştim. Hem düşünsem de ne yapabilirdim ki? Bazen ne yapacağını bilebilmek için o anı yaşamış olmak gerekiyor zihninde dönen o anların ihtimallerine ait senaryolar yeterli gelmiyor.

Kanatlarım, bacaklarım, kollarım, başım ve bedenim.. Okyanusun dibinden yükselen bir basıncın çarpması ile kesiliyor sanki. Darmadağınık bir haldeyim. Ama hala buradayım. Sanırım bu iyi bir şey, öyle hissediyorum. Belki de sadece öyle hissetmek zorunda oluşumdan dolayı.

Dünyaya fırlatıldık diyen adam, ben neden dünyadan fırlatılmış gibi hissediyorum açıkla o zaman. Okyanusun dibinde bir kuyu mu vardı onca zaman, bir artezyen kuyusunun hava boşluğunu kendi keskin mantık zincirlerimle mi karıştırmıştım? Bu derinlerden yükselen havanın içindeki boşluk, kendi isteksizliğime sebep olan bahane örüntülerime dönüşmüş mantıklı görünen korkularım ve ihtimaller zincirinde beni yenik düşüren tembelliğim mi aslında? Bilemiyorum ve parçalanış içindeyim.

Kendime yük olmaya başladığım günden beri bu dağılışın gerçekleşeceği bir gün olacağını biliyordum ve işte şimdi o anın içinde süzülüyorum. Yerlerden göğe doğru. Kelepçelerimin bir boşluk olduğunu görüyorum. Ve bu hava akımı etrafında dönen sular dağılıp arılara dönüşüyor. Bu olmalıydı bunca zamandır ayağıma batan iğneler diye düşünüyorum. Kendimden dışarı atılıyorum sanki. Ve hala her bir parçamı sezinliyorum. Bu göğe fırlatılmışlık halinde dağılmak sanki kaplamak gibi, belki de kaplanmak gibi.

Sınırlarım dağılıp kırılıyor. Yeryüzüne dağılan her parçamda bir toprak parçası oluşuyor. Üzerimde kentler, yollar ve dağlar büyüyecek bir gün. Zaman anılarla ölçülüp bükülecek ve değişkenliği ile anlamsızlaşmaya başlar gibi görünecek. Ancak biliyorum ki her bir saçmalayış içinde süreklenen zamanla var olacak bir tamlık içinde çözüneceğim. İşte o zaman özgür kalır gibi olacağım. Tam olarak sıyrılmak mümkün mü bilmiyorum ama bu kara kutunun içine sıkışıp kaldığımı ve beden sınırlarımdan sıyrılsam da hala o hissettiğim parçalarla olan bağımla bir türlü zamansızlığın içinde oyalanıp duruyor olacağım. Hala ve hala burada olacağım.

Doğanın beni içine çektiği bir boşlukta süzülüyorum ve kaçış yolları sonsuza dek bir oyalayış olarak zihnime kazınmış gibi. Sanki yalnızca bir kabul içinde olanları gözlemlemekle bitiyor her şey. Anlar başka anları değiştirip bırakıyor, herkes birbirinden bir şeyler çalıp geçip gidiyor. İşte öyle eksilerek çoğaldığımız bir anlam yığını. Kendi içine yığılıp çöken bir sistem.

Arılar etrafımı sarıyor. Zihnimde kaldırdığım tüm o teneke kutular altında mayalanmayı bekleyen çiğ yargılarımın ucu kopuyorlar. Tutunamadığım ve temas etmeden üzerinde süzülerek yürüdüğüm bir yolculuğa dönüşüyor her şey. Kelepçelerim kopuyor, göğe fırlıyorum. Beni tutan gök kubbenin üstündeki çarşafla kaplanıyorum. Uyku ile bezeli her yanım. Bu güneşle içime düşen her bir mahmurluk anında meditatif bir şükür hissi yakalıyorum. Kim olsa inanırdı, yorgunken uzandığın her yer bulutlar kadar özgür ve uzak bir rahatlığa inandıracaktır oyuncu zihnini. Öyleyse kapılıp gittiğinde ben dediğin o esrarengiz kimlik bütünü dünyaya çevirdiğin bir ayna olmaktan öteye nasıl taşınacaktır ki? Kendini görmeyen ama sonsuzca yansıtan bir yüzey. Önünde duranı yansıtmama şansı var mıdır ki bir aynanın?

Doğana karşı gelmek istemek, doğayı kutsal görerek kendine kızmak ancak doğayı suçladığını gittikçe uzaklaşan netlik, sınırlar ve sorumluluk eğrisinde kabul edememek. Sözlerin sessizleştiği, durgunlaşan tartışmalarda yakınlaştıran bir çözümsüzlük yoldaşlığında dostlaşmak olgular bütününde. Güzel olan bu gibi görünüyor. Gözlerimi mi kapatıyorum yoksa?

Vızıltıları duyuyorum ama karanlıkta kaldıklarında yalnızca ertesiye bıraktığım bir düşünme kalabalığına dönüşüyorlar. Yeterince içine girmedikçe sözler çözümü daha da geciktiren bir tür şovenist eylemsizliğe dönüşüyor. Büyüyen yaygara, isimler, tarihler ve bedeller zincirinde anlamını çoktan kaçırdığımız bir dönemeçten yuvarlanmış gibiyiz. Okyanus kuruyor ama kimse içindeki duygudaşlığı dökmeye hevesli değil, oysa tüm o dolgun ve öfkeyle kabarmış yürekler bir sünger gibi çektiği anlamsızlık yorgunluğu içinde gevşemeyi bekliyor.

Sol gözüme konan bir kanadı hissediyorum. Sıkıntının elime, yüzüme batacak bir iğne ile patlayıp gideceğine inanmıyorum. Bu daha çok sıkılmayı, bunalmayı ve yumruğunu ortaya koyabilmekle ilgili biliyorum. İçimde etrafı emen o insansı yanım öylesine dolup taştı ki eğer bir şekilde onu sıkıp bırakmazsam kendi içimde çürüyüp kalacağım. İnsanlığınla çürütülen zamanlar içinde devriliyor duruyoruz. Tekrarlıyorum işte bu içime batırılacak başka bir acı oku ya da yalancı dillerin keskin sözleri değil. Kılıçlar, oklar hepsi çok geride kalmış. Artık nesnelere yüklenen nice büyük anlamlar dahi yüreğimizde bir kıpırtı uyandırmaz gibi görünüyor. Yüreği görmekle ve nice büyük anlamlarla nesneler arası bir köprüye ihtiyaç duymadan hissetmek gibi delice bir fikre ihtiyaç duyuyor gibiyiz.

Görmenin ötesinde kanatlarının süzülmesini duyumsuyorum. Sarılar ve siyahlar, parlak kanatlarının açıklığında boyuyor aramızdaki perdenin üstünü. Göz kapaklarıma batan bir akıl sınırında kalakalmıştım. Çıkamazsın oradan ikazı gibi bir batış gözlerime indi ve istemsizce aralanan gözümün biri ötekinin şişmesine görmeden seyirci kaldı.

Gerçeklik beni ısırmış ve görüm önüne düşen sınırla, eksikliğime yanlılaşan bir mantığın üstüne oturup acımla acımasızlaşmıştım. Şişkin ve üstenci bir görmemezlik haline kıvrılıp yatmıştım. Zamanla aralanan gözümle bulanık gerçekliğe alışır olmuştum. Sağ gözümü korumak bahaneleri bu bulanıklığı sever oluşumla bütünleşmişti. Bir göz bandı ile uzaklaştırmıştım tüm bu karmaşada netliği ile içimde bürokratik bir umursamazlık ve alışkanlık soğukluğu veren ruhsuzluğu. Şiş gözümde, bulanıklıkta ve göremeyiş halinde parlak bir yan buluyordum. Sanki bu görü zayıflığı içimde başka bir şeyi tetiklemiş gibiydi. Belki de daha iyi anlayabilme çabam, görebilme isteğim kemikler, giysiler, maskeler ve gövdem içine saklanan yüreğimin kapalı perdesini aralamıştır. Çünkü öyle hissediyorum ki bakmazken daha iyi görüyorum.

hayal korsanı.

Hayat ılık bir yaz akşamı gibi hissettiriyor. Ben bu esinti içinde hem ısınıyor hem de serinliyorum. Artık yağmurlar yok, akşamlar sarılığını kaybetti, şimdi ben sapsarıyım, belki de bu süzülüşüm batan bir güneş olmamla ilgilidir. Ya da ceviz ağacı altında fazla oturdum. Ama bir şeyler değişmiş gibi geliyor içimde. Kapattığım perdeler ve kapılar ansızın açılıp içeride çürümeyi bekleyen bir ruhu uyandırdı. Uyuttuğum hayaller, beni başka rüyalara uyandırdı sanki. Şimdi geziniyorum bulanık suyun yüzeyinde, bir hayalden ötekine. Ne yaparsın ki içimde hep korsan olmak vardı. İşte göz bandım ve şiş gözümle gerçekliğe yamalanıp duruyorum. Ben bir hayal korsanıyım, öyleydim ve şimdi anlıyorum gerçekten de olabileceğimi. Bir şeyler olmaya başlayınca.

-Azra


Hayal Korsanı was originally published in Türkiye Yayını on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.

To read the full story from the source: Medium Türkiye Yayını

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement