Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

Hafızada, kalabalıkta: Beyoğlu eski yeni

Hafızada, kalabalıkta: Beyoğlu eski yeni

Deniz Burak BAYRAK

İstanbul’un kalbi Beyoğlu, sadece binalardan ve caddelerden ibaret bir semt değil; her sokağında farklı bir zaman diliminin yankılandığı devasa bir hafıza mekânı.

Fotoğraf sanatçısı ve yönetmen Timurtaş Onan, 15 yıla yayılan titiz çalışması Beyoğlu Eski Yeni ile bu hafızayı tozlu raflardan indirip yeniden gün yüzüne çıkardı.

Onan ile Galata’dan Tophane’ye uzanan, geçmişin gölgesiyle bugünün kalabalığının birbirine karıştığı o ‘‘yaşayan karakteri’’ ve kitabın mutfağını konuştuk.

HİKAYENİN PEŞİNDEN GİTMEK

Kitabın ritmini nasıl kurdunuz? Okurun bir semtte dolaşıyormuş gibi hissetmesini mi istediniz?
Anlatmak istediğim aslında yalnızca bir semt değil; Galata’dan Tophane’ye uzanan, İstiklal Caddesi’nin ışığında şekillenen bir ruh hâli. Sayfalar arasında ilerledikçe pasajların koridorlarına, eski apartmanların merdiven boşluklarına, yıllardır vitrini değişmeyen dükkânlara giriyoruz. Oralarda hâlâ yaşayan bir hafıza var. Kitabın, nostaljik görüntülerle başlayan uzun bir yürüyüş gibi ilerlemesini istedim. Ama zaman geçtikçe sadece mekânları değil, insanları da görmeye başlıyoruz. Son yirmi, yirmi beş yıl içinde çekilmiş portreler beliriyor karşımızda; ressamlar, yazarlar, müzisyenler, sokak insanları, yılların esnafı… Beyoğlu’na ruhunu katmış insanlar bunlar. Fotoğraflar arasında dolaşırken bazen bir bakış, küçük bir anekdot, yıllarca aynı köşede görülmüş bir yüz çıkıyor karşımıza. Çünkü Beyoğlu biraz da karşılaşmalar demek. Geceye karışan insanlar, sokakların müdavimleri, kaybolmaya yüz tutmuş hayatlar. Kitabın içinde hepsi aynı hikâyenin parçaları olarak yer alıyor. Kimi artık hayatta değil, kimi dükkânını kapatmak zorunda kaldı. Madame Katya, Korseci İlya, Markiz Pastanesi ya da Pera Palas gibi isimler ve mekânlar, Beyoğlu’nun hafızasının parçaları olarak bu anlatının içinde yaşamayı sürdürüyor. Eski Beyoğlu’nun izlerini takip ederken, diğer yandan İstanbul Modern ve Arter gibi yeni sanat mekânlarının da bu değişen hikâyeye nasıl dâhil olmasını istedim. Bu çalışmam özellikle 1990’ların ortalarından 2000’lerin sonuna uzanan dönemde çekildi. Tramvayın yeniden İstiklal Caddesi’ne döndüğü yıllardan başlayarak dönüşen ama ruhunu tamamen kaybetmeyen bir Beyoğlu’nu anlatmak istedim. Daha eski yıllarda çekilmiş fotoğraflar da bu anlatıya eşlik ederek zaman katmanlarını birbirine bağlıyor. Benim için Beyoğlu hiçbir zaman yalnızca bir semt olmadı. Yaşayan, değişen ama hafızasını hâlâ koruyan bir karakter gibi… Sürekli dönüşse de kendi hikâyesini anlatmayı sürdüren bir yer. Bu kitap da biraz o hikâyenin peşinden gitme çabası aslında.

“Eski” ve “yeni” kelimeleri kitap boyunca sürekli birbirine karışıyor. Siz sonunda hangisinin daha baskın kaldığını düşünüyorsunuz?
Bazen düşünüyorum; bu kitapta “eski” ile “yeni” aslında birbirine sürekli karışıyor. Tıpkı İstiklal Caddesi’nde yürürken hissettiğim gibi… Bir köşede geçmişin gölgesi, birkaç adım sonra bugünün kalabalığı. Hangisinin daha baskın olduğu ise biraz insanın kendi hafızasıyla ilgili galiba. Benim Beyoğlu’mda biraz o yılların içinden konuşuyor. Ama caddenin içine dikkatle baktığınızda hâlâ değişmeyen şeylerle karşılaşabiliyorsunuz. Geçmiş hâlâ yaşamaya devam ediyor. Zaten Beyoğlu’nun ruhu da hep dönüşerek var oldu. 1980’lerde başka türlü değişiyordu, 1990’larda başka türlü, bugün yine başka bir dönüşümün içinde. Ama bütün bunların altında kaybolmayan bir damar var. Çünkü şehirlerin de hafızası var ve o hafıza tamamen silinmiyor. Bu kitapta geçmişimle bugünkü Beyoğlu aynı sayfalarda buluşsun istedim. Beyoğlu yalnızca nostaljiyle anlatılabilecek bir yer değil benim için. Sanırım en çok özlenen şeylerden biri de o sanat kokan atmosfer… Kafelerde açılan sergiler, duvarlara asılan afişler, günlerce konuşulan tiyatro oyunları, sinema tartışmaları, kitapçılarda geçirilen uzun saatler… Birbirini tanısa da tanımasa da aynı ruh hâlini paylaşan insanlar vardı. Galeriler, sahaflar, küçük barlar, tesadüfi karşılaşmalar. Beyoğlu biraz da bütün bunların toplamıydı zaten. Bugün kalabalığa ve caddenin bir alışveriş merkezine dönüşmesine bakıp uzaklaşanlar oldu ama ben hâlâ başka bir şey görüyorum. Başımızı kaldırıp binalara baktığımızda, sokak aralarına girdiğimizde, cephelerin ardındaki hikâyeleri hissedebildiğimizde o eski ruhun tamamen kaybolmadığını anlıyorum. Belki daha sessiz artık, belki eskisi kadar görünür değil ama hâlâ orada. Ve galiba mesele tam da burada. Biz aslında Beyoğlu’nu terk etmiyoruz. Çünkü bazı yerler sadece gidilen yerler değildir. İnsan zamanla onlarla birlikte yaşamaya başlar. Beyoğlu da benim için tam olarak böyle bir yer.

Kitabı hazırlarken sizi yeniden şaşırtan ya da unuttuğunuzu fark ettiğiniz bir Beyoğlu oldu mu?
Bir kenti anlatmaya çalıştığınızda aslında hiçbir zaman “Tam oldu” diyemiyorsunuz. Hele söz konusu Beyoğlu gibi sürekli değişen, yaşayan bir yer olunca. Bu kitap da biraz bu eksiklik hissiyle ortaya çıktı. Elimde o kadar çok fotoğraf ve hikâye vardı ki tek kitaba sığması mümkün değildi. Belki iki, belki üç kitap çıkardı. O yüzden uzun bir süre sadece seçim yaparak geçti. Hangi fotoğraf kalsın, hangisi çıkmalı? Kitap bitiyor derken bile yeni bir şey oluyordu. Yeni açılan bir mekân, restore edilen bir bina. Ve ben hep “Keşke biraz daha önce yetişseydi” diyordum. Çünkü Beyoğlu durmuyor, siz çekmeye çalışırken bile değişmeye devam ediyor. Bir de çekemediğim yerler oldu. Sadece zaman yetmediği için değil, bazen izinler, engeller yüzünden. Son yıllarda özellikle sanat mekânlarında “Fotoğraf çekmek yasaktır” cümlesiyle çok karşılaştım. Oysa fotoğraf benim için biraz yaklaşmak demek. İçine giremeden, sadece uzaktan bakarak anlatmak bana hep eksik geldi. Bu yüzden görmek istediğim bazı yerler kitapta yer almadı. Daha zor olanı ise bazı kişilerdi. Özellikle eski Beyoğlu’nu bilen, orada yaşamış, o hafızayı taşıyan insanlar. Bazıları bu projede yer almak istemedi. Belki kendimi iyi anlatamadım, belki yanlış anlaşıldım. Kimisi bir kazanç peşinde olduğumu düşündü. En çok bu üzdü beni. Amacım sadece bir iz bırakmaktı, kaybolan bir kültürü kayıt altına almak. Ama bazen bunu anlatmak da zor oluyor.

Kitabı nasıl bir akışla kurdunuz? Kronolojik mi, daha duygusal bir akış mı?
Kitabı kurgularken kronolojik bir sıra kurmak istemedim. Çünkü hafıza dediğimiz şey zaten düz bir çizgide ilerlemiyor. Bir yüz, bir mekân, bir ışık başka bir zamanı çağırabiliyor. Beyoğlu da benim için tam olarak böyle; katman katman, birbirine karışan zamanlardan oluşan bir yer. Bu yüzden kitapta daha sezgisel bir akış kurmaya çalıştım. Daha çok hissederek belirledim. Sayfalar arasında görünmez bağlar oluşsun istedim. Bir bakış bir başka mekâna geçsin, bir boşluk bir sonraki fotoğrafın ritmini hazırlasın. Bazen bir çift sayfa sadece durmak için, bazen de akışı değiştirmek için yer aldı. Tıpkı Beyoğlu’nda yürür gibi… Önemli olan, kitabın sadece takip edilen bir şey değil, içinde dolaşılan bir şey olmasıydı. O yüzden anlatıyı yön veren, açıklayan bir şekilde kurmak istemedim. Bu kitap “Şuradan başlanır, böyle devam edilir” diyen bir kitap değil. Daha çok benim gözümden akan bir Beyoğlu deneyimi. Bu yüzden net başlangıçlar ya da kesin sonlar da yok. Hikâyeler karışıyor, insanlar mekânlara giriyor, geçmiş bugünün içinde yaşamaya devam ediyor. Bu süreçte Özgür Gezer’in yazdığı metinler, yaptığı görüşmeler ve topladığı anekdotlar da doğal olarak bu kurguya etki etti. 

Bu kitabın gelecekte bir sanat kitabı olarak mı, bir dönem tanıklığı olarak mı okumasını istersiniz?
Kitabımın, Sennur Onan’ın grafik tasarımı, Özgür Gezer’in metinleri ve fotoğraflarımla bir vücut olarak kendi içinde bütünleşen bir sanat yapıtı; aynı zamanda kaybolmakta olanı hatırlanabilir kılan, bir dönemin izlerini taşıyan görsel bir hafıza katmanı olmasına hedeflemiştim. Bir kenti ya da dönemi sanatın konusu yapan şey, yalnızca estetik bir temsil değil; aynı zamanda o döneme karşı duyulan sorumluluk duygusudur. Kültürel miras da burada anlam kazanır. Çünkü miras, geçmişe ait bir birikim olmanın ötesinde, bugünü ve geleceği birbirine bağlayan bir hafıza hattıdır. Bu bağ zayıfladığında, yalnız mekânlar değil, hafıza ve aidiyet duygusu da aşınır. Beyoğlu çalışması da bu hattın devamı olarak düşünülebilir. Uzun bir süreçte, sabırla biriken görüntüler, yalnızca estetik tercihlerle değil, aynı zamanda bir sorumluluk duygusuyla seçildi. Bu tür bir üretim sürecinde zaman, yalnızca bir üretim süresi değildir; aynı zamanda bir düşünme ve tartma alanıdır. Sonuçta ortaya çıkan şey, yalnızca bir sanat kitabı değil; aynı zamanda bir dönem tanıklığıdır. Ben bu kitabın gelecekte hem bir sanat yapıtı hem de bir hafıza belgesi olarak okunmasını isterim.

Kaynak: BirGün

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement