Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

Göçmen çocuk 2

Göçmen çocuk 2

Bazen popüler ya da moda olan şeylere karşı hayatım boyunca duyduğum şüpheyi nasıl açıklayacağımı bilemiyorum.

Toronto’daki ilk okul yılımda herkes Siddhartha ya da Dönüşüm, Muhteşem Gatsby, Yüzüklerin Efendisi, Vakıf veya Yaşlı Adam ve Deniz kitaplarını okumuştu… Hermann Hesse, Kafka, Scott Fitzgerald, Tolkien, Asimov ve Hemingway herkesin en sevdiği yazarlardı. Gazpacho, Guacamole, tatlı ve ekşi Çin çorbası, İtalyan mantısı veya Fransız soğan çorbası içtiyseniz yeterince havalıydınız çünkü dünya mutfağını biliyordunuz. Ve eğer Alman Black Tower şarabı ya da limonlu ve tuzlu Tekila içtiyseniz hatta ve hatta fıçı birayla Players Light sigarası tüttürdüyseniz havalıların en havalısıydınız! 

Hiç havalı değildim ve öyle hissetmiyordum. Yukarıdakilerin hiçbiri bildiğim ya da denediğim şeyler değildi. Bu kitapları hiç okumamıştım ve dünya mutfağına yabancıydım. Ama ne zaman bu yazarlardan ya da yemeklerden bahsedildiğini duysam, kendi kendime söylenirdim, “işte yine başlıyoruz…!” Hesse’den son peygambermişçesine bahsederlerdi. Ve Asimov’un kitaplarından konu açıldığında kulağa o kadar karmaşık ve kurgusal geliyordu ki bir zaman sonra herhangi bir bilimkurgu veya ruhani kitap okumak istemediğime karar verdim. Ve sözümü tuttum! Tabii ki bazı istisnalar dışında… Cibran’ın Peygamber’ini ve Coelho’nun iki eserini okudum. Ancak bunu yaparak, bu tür yazıların manevi ufkumu genişletmediğine ikna oldum. Kendimi keşfetmeyi bir gün başarabilirsem, bu yazılı öğretilerden değil, kendi deneyimlerimden, gerçek hayatta etrafımda gördüğüm ve hissettiğim her şeyin birleşiminden olacaktı.

Yani, yeni gelmiş bir göçmen çocuk olarak yaşadığım kültürel karmaşa ve yabancılaşma bir de memlekete duyduğum özlemle birleşince, okuldaki o ilk yılımda karşılaştığım popüler kültüre karşı reddiyeme şaşırmamalı. Bir şeyi sevmeyegörsünler ben hemen elimin tersiyle itiyordum… Kendi birikimim yetersiz olmasına rağmen… Bu, kalın kafalı, hatta kibirli ve cahil diyebileceğim bazı göçmenlerin tipik özelliğidir. Ve sanırım o ilk yıl ben de onlardan biriydim. Yerlilerin sevdiği her şeye şüpheyle yaklaşıyordum ve hiçbirini kendim denememiştim bile. Sanki iç huzurum için kendi kitaplarımı, filmlerimi, müziğimi ve kişisel kültürümü keşfetmem gerekiyordu. Onlar gibi olmak istemiyordum çünkü onları izlemek bana o çocukların yaşam tarzında bir tekdüzelik ve boşluk olduğunu hissettiriyordu.

Bir bakıma, seçtiğim bu yeni yol tahmin edebileceğinizden daha kolay oldu. İki ağabeyim orada olduğu için şanslıydım… Ben geldiğimde üç yıldır zaten orada yaşıyorlardı. Sanırım onlar bizim “göçmen hüznü” dediğimiz şeyi yaşamış, yeni ülkeye uyum sağlamak için kendi yollarını çoktan çizmişlerdi. Para ve güvenlik oradaki göçmenlerin çoğu gibi onların temel kaygısı değildi. Onlar daha çok bir iç denge arayışı içindeydiler. Çok çalışıyorlardı ama hayattan kaliteli bir şekilde keyif almayı da biliyorlardı. Neredeyse her hafta sonu, dışarı çıktıklarında onlara eşlik ederdim. Restoranlar, sinemalar, kafeler, kıyafet alışverişi, müzik kayıtları veya kitaplar ve arkadaş çevreleri… Çoğu Cumartesi eve çantalar dolusu kıyafet ve müzik albümüyle dönerdik. Alişverişe bağımlı değillerdi. Elbette kenara biraz para koyuyorlardı ama çok harcıyorlardı çünkü hayatlarının tadını çıkarmayı seviyorlardı. Onlarla birlikte tattığım İtalyan, Fransız ya da Çin yemekleri ve şarapları okulumdaki çocukların övgüyle bahsettiği şeylere hiç benzemiyordu.

Bütün bunlar dışında yalnız bir çocuktum. Daha önce de bahsettiğim gibi okulda sadece bir arkadaşım vardı… Onu da başka bir zaman anlatırım. Yine de sınıfımdaki öğrencilerden bazılarını tanıdım. Arkadaş değildik ama en azından teneffüslerimizi birlikte geçiriyor ve okulun arka bahçesinde birlikte sigara içiyorduk.

Bazen hafta sonlarımı nasıl geçirdiğimi merak ederlerdi ve ben de onlara kardeşlerimle yaşadığım tüm maceraları anlatırdım. İlk başlarda onlara kafelerde oturarak vakit geçirdiğimi söylediğimde bana tuhafmışım gibi bakarlardı. Onlar zamanlarını tavernalarda ve partilerde arkadaşlarıyla sosyalleşerek, bira içerek ve ot çekerek geçiriyorlardı. Kafelerin nesinin bu kadar ilginç olduğunu sorarlardı. Ben de onlara iyi espresso içtiğimi orada çalan Avrupa ya da Latin müziğini dinlediğimi ve gelip geçen insanları izlediğimi söylerdim. Bunun sıkıcı olduğunu düşünürlerdi. Yine de her zaman ne yaptığımı merak ediyorlardı ve yavaş yavaş hafta sonlarım onlar için büyüleyici bir şeye dönüştü. Zamanla benim hakkımda daha az yargılayıcı olduklarını ve hatta yaşam tarzımı biraz kıskandıklarını görebilmeye başladım. Biliyor musunuz, sonunda onlara göre havalı olan ben oldum çünkü benim yaşam tarzım onlarınkinden daha ilginç görünüyordu. Sadece espresso içmiyordum. Herkesin aksine, Players Light yerine, filtresiz Fransız sigarası da içiyordum!

To read the full story from the source: Agos

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement