Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

George Orwell’in “Bir İdam”ı: Bir İnsanı Öldürmeden Önce Onu Görünmez Kılmak

George Orwell’in “Bir İdam”ı: Bir İnsanı Öldürmeden Önce Onu Görünmez Kılmak

Josephe Jeanne Marie Antoinette von Habsburg-Lorraine. Nâm-ı diğer Marie Antoinette. Tablosu Avusturya Arşidüşesi Maria Antonia olarak tasvir edilen, daha sonra Fransa Kraliçesi marie Antoniette olan kişinin portresidir. Tablo, 1767–1768 yıllarında yapılmıştır ve sanatçı muhtemel ‘’Arşidüşeslerin Portrecisi Ustası’’dır. İmparatoriçe Maria Theresa ve İmparator I. Francis’in kızıydı.George Orwell’in Bir İdamı ilk bakışta oldukça yalın bir metindir. Bir mahkûm hücresinden çıkarılır, darağacına götürülür ve idam edilir. Görevliler işlerini tamamladıktan sonra hapishaneden ayrılır. Olay örgüsü bundan daha karmaşık değildir. Buna rağmen metin sona erdiğinde geriye yalnızca bir infaz sahnesi kalmaz. Asıl rahatsızlık, bir insanın öldürülmesinden çok, ölümün nasıl sıradan bir işleme dönüştürülebildiği düşüncesinden kaynaklanır.Orwell’in metnini güçlü kılan şey de tam olarak budur. Bir İdam yalnızca ölüm cezası üzerine yazılmış kısa bir hatıra değildir. Aynı zamanda bir insanın, kurumsal bir düzen içerisinde nasıl yavaş yavaş kendi bireyselliğinden soyulduğunu gösteren bir metindir. Mahkûmun kim olduğu, nasıl bir hayat yaşadığı veya ne düşündüğü giderek önemini kaybeder. Onun yerine hukuki bir kategori geçer: Mahkûm. Ardından bu kategori başka işlevlere ayrılır. Gardiyan için tutulması gereken bir beden, cellat için yerine getirilmesi gereken bir görev, yöneticiler için belirli saatte tamamlanması gereken bir işlemdir. İnsan ortadan kayboldukça geriye görev kalır.Bu noktada Orwell’in anlatıcı olarak konumu özellikle önemlidir. Metin Burma’daki İngiliz sömürge yönetiminde polis olarak görev yaptığı yılların deneyiminden doğar. Dolayısıyla anlatıcı, sömürgeci düzenin dışında duran tarafsız bir gözlemci değildir. Tam tersine, bu düzenin içindedir. Mahkûmun karşısında duran iktidarın bir parçasıdır. Bu durum metne alışılmış bir “mağdur ve zalim” anlatısından daha karmaşık bir ahlaki yapı kazandırır.Orwell’in yaptığı şey yalnızca sömürgeciliğin başkalarına verdiği zararı göstermek değildir. Aynı zamanda iktidarın onu kullanan insanları nasıl biçimlendirdiğine bakmaktır. Sömürgeci yönetimin şiddeti yalnızca fiziksel değildir. İnsanları sınıflandırır, görevler belirler, mesafeler yaratır ve belirli bedenlere ne yapılabileceğini önceden tanımlar. Böylece şiddet kişisel bir öfkenin ürünü olmaktan çıkar ve kurumsal bir düzenin parçası hâline gelir.Bu ayrım önemlidir. Çünkü bir insanın öldürülmesi için onu öldüren kişinin mutlaka öfke duyması gerekmez. Hatta bazen en tehlikeli şiddet biçimi, kişisel nefretin ortadan kalktığı ve eylemin yalnızca “görev” olarak yerine getirildiği şiddettir. Birisi karar verir, bir başkası emri iletir, bir başkası mahkûmu taşır, bir diğeri infazı gerçekleştirir. Herkes kendi işini yaparken ortaya çıkan bütünün ahlaki ağırlığı parçaların arasında kaybolabilir.Bir İdam’ın ürpertici taraflarından biri bu sıradanlıktır. İnfaz bir patlama hâlinde gerçekleşmez. Düzen içinde ilerler. Saat önemlidir. Hazırlık önemlidir. Görev dağılımı önemlidir. Mahkûmun ölümünün kendisi ise bu düzenin içinde yapılması gereken bir iş hâline gelir.Orwell bu mekanizmayı teorik açıklamalarla anlatmak yerine ayrıntılar üzerinden görünür kılar. Metnin en unutulmaz ayrıntısı da bu nedenle darağacının kendisi değil, mahkûmun yürüdüğü yolun üzerindeki su birikintisidir.Mahkûm birkaç dakika sonra ölecektir. Etrafındaki herkes bunu bilmektedir. Buna rağmen adam yolunun üzerindeki çamurlu suya basmamak için hafifçe yön değiştirir. Bu küçük hareket, metnin bütün dengesini değiştirir.Çünkü mahkûm bir anda yeniden görünür hâle gelir.O ana kadar onun hakkında bildiğimiz temel şey idam edilecek olmasıdır. Fakat su birikintisinden kaçındığı anda karşımızda yalnızca “idam mahkûmu” yoktur. Ayağının ıslanmasını istemeyen bir insan vardır. Bu davranış herhangi bir kahramanlık gösterisi değildir. Bilinçli bir politik direniş olduğunu söylemek de güçtür. Tam tersine, önemsiz denebilecek kadar sıradan bir refleks olması onu güçlü kılar.Birkaç dakika sonra ölecek bir insanın hâlâ ayağının çamur olmasını önemsemesi ilk bakışta anlamsızdır. Fakat tam da bu anlamsızlık, yaşamın ne kadar inatçı olduğunu gösterir. İnsan ölmek üzere olduğunu bilse bile yaşamın küçük alışkanlıklarından bir anda vazgeçmez. Beden hâlâ çevresine tepki verir. Ayak hâlâ sudan kaçınır. Nefes devam eder. Mide çalışır. Ses çıkar.Burada hukuk ile yaşam arasında önemli bir mesafe ortaya çıkar. Hukuk mahkûmun geleceği hakkında karar vermiştir. Fakat beden henüz bu karara uymamaktadır.Devlet “ölecek” demektedir.Beden ise henüz yaşamaktadır.Bu ayrım, Bir İdamın en önemli düşünsel katmanlarından biridir. İnsanlar hakkında oluşturduğumuz hukuki ve toplumsal kategoriler, onların bedensel gerçekliğini ortadan kaldırmaz. Bir insan suçlu, mahkûm veya idamlık olarak tanımlanabilir fakat bu tanımlar onun acıkmasını, korkmasını, yorulmasını veya ayaklarının ıslanmasını istememesini engellemez.Belki de Orwell’in metnindeki insanlık duygusu büyük sözlerde değil, tam olarak bu küçük bedensel ayrıntılarda ortaya çıkar?Bu açıdan bakıldığında “şeyleşme” kavramı da metni anlamak için anlamlı bir hâle gelir. Bir insanı şeyleştirmek yalnızca onu bir nesne gibi görmek değildir. Onun canlılığını, değişkenliğini ve kendine özgü tepkilerini görmezden gelmektir. Bir dosyanın korkması mümkün değildir. Bir hüküm acıkmaz. Bir mahkûmiyet kararı çamurdan kaçmaz. Bunları yapan yalnızca insandır.Orwell’in anlatıcısı da mahkûmun bedenine dikkat ederek kurumsal dilin örttüğü bu gerçekliği yeniden görünür kılar. Özellikle adamın yediği yemeğin hâlâ sindirilmekte olduğunu fark etmesi dikkat çekicidir. Ölüm cezası soyut bir hukuki karar olmaktan çıkar ve biyolojik bir gerçeklikle karşı karşıya gelir. İnfazın gerçekleşmesine birkaç dakika kalmış olsa bile beden kendi işleyişini sürdürmektedir.Bu ayrıntı, metnin sömürgecilik bağlamını da genişletir. Çünkü sömürgeci iktidar yalnızca insanları yönetmez; onları tanımlar. Kimin medeni, kimin ilkel, kimin suçlu, kimin yönetilmeye muhtaç olduğu gibi ayrımlar üzerinden bir dünya kurar. Böyle bir dünyada yönetilen kişinin bireysel varlığı, kendisine verilen kategorinin gerisine itilir.Mahkûmun bedeni ise bu sınıflandırmaya tam olarak uymaz. O hâlâ değişen, tepki veren, yaşayan bir bedendir.Yazarın metninde köpeğin ortaya çıkması bu nedenle basit bir mizah unsuru olmaktan çıkar. Köpek hapishanenin bütün düzenini anlamlı kılan kategorileri paylaşmaz. Karşısındaki kişinin “mahkûm” olduğunu bilmez. Onu bir suçlu olarak tanımaz. İnfazın neden gerçekleştirildiğini bilmez. Sadece karşısında bir insan görür ve ona doğru koşar.Bu sahnede ilginç olan, köpeğin herhangi bir ahlaki bilinç taşıyor gibi sunulmamasıdır. Köpek infazı protesto etmez. Bir düşünceyi savunmaz. İnsanların kurduğu hukuk düzenine alternatif bir düzen önermez. Sadece davranır.Tam da bu nedenle hapishanenin yapay ciddiyetini açığa çıkarır.Üniformalar, rütbeler, silahlar ve emirler hâlâ yerindedir lakin bütün bu düzen bir hayvanın kontrol edilemeyen hareketi karşısında birkaç saniyeliğine bozulur. İnfazın kesinliği gündelik hayatın küçük bir düzensizliği tarafından kesintiye uğrar.Yazar burada önemli bir ironi kurar. İnsanlar ölümü yönetilebilir bir süreç hâline getirmek için büyük bir düzen kurmuştur. Fakat yaşam, en beklenmedik biçimlerde bu düzenin içine sızmaya devam eder.Su birikintisi de köpek de aynı işlevi görür. İkisi de sistem açısından önemsiz ayrıntılardır. Fakat tam da bu önemsizlikleri sayesinde mahkûmun bir kategori değil, canlı bir insan olduğunu hatırlatırlar.Mahkûmun darağacında “Ram” diye bağırması da bu bağlamda düşünülebilir. Bu sesi yalnızca dinsel bir teslimiyet olarak yorumlamak mümkün olsa da metin içinde başka bir anlam daha kazanır. İnfaz boyunca mahkûmun bedeni üzerinde başkalarının kontrolü vardır. Nereye gideceğine, ne zaman duracağına ve ne zaman öleceğine başkaları karar verir. Buna rağmen sesi hâlâ kendisine aittir.İnsanın elinde hiçbir şey kalmadığında bile kendisine ait bir ses taşıması, metnin en sessiz direnç biçimlerinden biridir. Bu politik bir isyan değildir. Fakat mahkûmun yalnızca başkalarının yönettiği bir bedenden ibaret olmadığını gösterir.Bu noktada Orwell’in anlatısının neden bu kadar etkili olduğunu daha iyi görebiliriz. Yazar mahkûmu kahramanlaştırmaz. Onun masum olduğunu kanıtlamaya çalışmaz. Suçunun ayrıntılarını uzun uzun anlatmaz. Çünkü metnin asıl meselesi mahkûmun suçsuz olup olmadığı değildir.Daha zor bir mesele vardır: Bir insan suçlu olsa bile insanlığını kaybeder mi?Bu soru, ölüm cezası tartışmasının çok ötesine geçer. Çünkü bir insanın insanlığını yalnızca masum olduğunda kabul ediyorsak, insanlık artık doğuştan gelen bir nitelik değil, davranışlara göre verilen bir ödül hâline gelir. Kitaptaki mahkûm, bu açıdan önemlidir. Onu sevmemiz veya suçsuz olduğuna inanmamız gerekmeksizin onun hâlâ bir insan olduğunu görmemizi sağlar.İnfaz gerçekleştirildikten sonra metnin atmosferi değişir. Mahkûm artık yoktur. Görevliler hapishaneden ayrılır ve kısa süre sonra konuşmaya, gülmeye, içki içmeye başlarlar.Bu sahne ilk bakışta tuhaf bir rahatlama gibi görünür. Ancak biraz daha dikkatli bakıldığında başka bir şey fark edilir. İnsanlar yaşanan olayın ağırlığıyla uzun süre baş başa kalmak istememektedir. Kahkaha ve gündelik konuşma bir tür geri dönüş hareketidir. Az önce ölümün bulunduğu yerden yeniden sıradan hayatın içine geçilir.Bu sıradanlık belki de metnin en rahatsız edici tarafıdır.Çünkü Orwell burada büyük bir vicdan muhasebesi sunmaz. Kimse uzun bir ahlaki konuşma yapmaz. Kimse bir anda kendi suç ortaklığını bütünüyle kavrayıp hayatını değiştirmez. İnsanlar devam eder.Kurumlar da zaten böyle devam eder.Bir olay tamamlanır ve sıradaki işe geçilir. Bir insanın ölümü, sistem açısından kapatılmış bir dosyaya dönüşür.Bu dönüşümün en çarpıcı ifadesi ise Francis’in mahkûm için söylediği “Bize çok sorun çıkardı” cümlesidir. Bir insanın son anları, korkusu ve ölümü artık bir insan hikâyesi olarak değil, görevlilerin yaşadığı pratik bir güçlük olarak anlatılır.Bu cümle, metnin başından beri gördüğümüz sürecin son noktasıdır. Önce insan bir kategoriye indirgenir. Sonra kategori bir prosedürün konusu hâline gelir. Prosedür tamamlandığında ise geriye yalnızca işlemin ne kadar kolay veya zor olduğu kalır.İnsan görünmez olur.Bence Bir İdam’ın asıl ağırlığı da burada yatıyor. Metin yalnızca “idam kötüdür” demiyor. Bundan daha rahatsız edici bir şey söylüyor: İnsanların birbirlerine uyguladığı şiddet, çoğu zaman insanı doğrudan öldürmekle başlamaz. Önce onu görme biçimimiz değişir.Onu bir isimden bir kategoriye indirgeriz. Bir hikâyeden bir dosyaya dönüştürürüz. Bedenini bir görev nesnesi olarak görürüz. Sonra onun başına gelenler, başlı başına bir insanlık meselesi olmaktan çıkar ve bir prosedürün parçasına dönüşür.Orwell’in başarısı, bu süreci büyük teorik açıklamalarla değil, birkaç dakikalık bir yürüyüş üzerinden gösterebilmesidir.Bir adam darağacına götürülür.Bir köpek ona doğru koşar.Adam su birikintisinden kaçınır.Midesi hâlâ yediği yemeği sindirmektedir.Darağacında kendi sesini duyurur.Sonra ip çekilir.Ve birkaç dakika sonra insanlar gülmeye başlar.Bu sıralama, metnin bütün düşünsel yapısını taşımaya yeter.Zira iktidarın büyük yapıları karşısında insanın varlığı bazen büyük bir direniş biçiminde değil, son derece küçük ayrıntılarda ortaya çıkar. Bir ayağın çamurdan kaçması, bir hayvanın bir insana yaklaşması, bir bedenin yaşamaya devam etmesi veya bir sesin birkaç kez tekrarlanması dışarıdan bakıldığında önemsizdir. Ancak insanı bir kategoriye indirgemeye çalışan sistem karşısında bunların her biri onun hâlâ orada olduğunu gösterir.Bu nedenle Bir İdamı yalnızca ölüm cezası üzerine bir metin olarak okumak bana eksik geliyor. Orwell’in asıl meselesi ölümden önce başlıyor. İnsan öldürülmeden önce zihinsel olarak nasıl küçü(ltül)üyor? Hangi noktada onun bedeni artık bir insanın bedeni olmaktan çıkıp kurumun işlem yaptığı bir nesneye dönüşüyor? Ve en önemlisi, bu dönüşüm gerçekleşirken bunu yapan insanlar kendilerini nasıl hâlâ sıradan insanlar olarak görmeye devam edebiliyor?Orwell bu sorulara doğrudan cevap vermez. Belki de metnin gücü biraz buradan gelir. Okurun önüne hazır bir ahlaki hüküm koymak yerine onu birkaç küçük ayrıntıyla baş başa bırakır.Su birikintisi bunların en önemlisidir.Çünkü birkaç dakika sonra ölecek bir insanın hâlâ ayağını sudan sakınması, ölümün karşısında yaşamın ne kadar küçük ama inatçı olabileceğini gösterir.Devlet onun öleceğine karar vermiştir.İnsanlar bunun için hazırlanmıştır.Darağacı kurulmuştur.Fakat o adam henüz yaşamaktadır.Belki Bir İdam’ın bütün ağırlığı bu cümlede toplanabilir: Bir insanın ölümüne karar vermek, onun ölüm anına kadar insan olmaktan çıkmasını sağlamaz.Orwell bize bunu büyük bir felsefi iddia olarak değil, çamurlu bir su birikintisinin kenarından yürüyen bir adamın küçük hareketiyle gösterir.Ve bazen bir edebî metnin yıllar sonra hâlâ akılda kalmasının nedeni tam olarak budur: Bize büyük bir hakikati anlatmaz. Onu, bir daha görmezden gelemeyeceğimiz kadar küçük bir ayrıntının içine yerleştirir.| Okuruna zevkli okumalar!George Orwell’in “Bir İdam”ı: Bir İnsanı Öldürmeden Önce Onu Görünmez Kılmak was originally published in Türkiye Yayını on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.

To read the full story from the source: Medium Türkiye Yayını

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement