Nesnellik ve tarafsızlık, Anglo-Sakson gazeteciliğin vurguladığı ve yıllardır mesleki pratiğimizin tartışılmaz değeri sayılan iki kavram. Bu kavramların bizden istediği, olgular ile yorumları birbirine karıştırmamamız, ne düşünülmesi gerektiğini dikte etmek yerine ne olduğunu anlatmamızdı. Olguya ve kanıtlara dayanmak, birden fazla kaynak kullanarak bilgiyi teyit etmek, iktidarlardan ve güçlü kurumlardan bağımsız olmak, onları denetleyici bir rol oynamaktı.
Anglo-Sakson gazeteciliği “işte olgular” deyip bırakma eğilimindeyken, Kıta Avrupası gazeteciliği yorum ve analize daha geniş alan açarak “bunun anlamı şu” demeyi de önemsedi.
Nesnellik ve tarafsızlığın kimi durumlarda “steril kalma” kaygısına yaslanan bir abartıyla anlaşıldığı, örtük önyargıları gizleme aracına dönüştüğü, siyasi partiler arasında taraf olmamanın da siyasetsizlik sanıldığı oluyor. Ne yazık ki, bu iki kavramı “bağımsızlık” yerine koyarak önemli çatışma anlarında sesiz/tarafsız kalabiliyor ve onları aslında “çok siyasi” bir tavrın perdesine dönüştürebiliyoruz.
Böyle bir tarafsızlık/nesnellik/siyasetsizlik savunusuyla yapılan “steril gazetecilik”, insanlığın bugüne kadar biriktirdiği değerler, kuralları ve kurumları olan uluslararası sistem, birilerinin beğenmediği “medeniyetler” -kısacası demokrasiler- yükselen bir faşizm dalgası tarafından tehdit edilirken tehlikeli bir tarafgirliğe dönüşür. Demokrasileri ve demokrasilerin olmazsa olmazı gazeteciliği yok etmeye azmetmiş Trumpgillerin önünü açan bir tarafgirliğe!
Gazetecilik ile demokrasi arasında derin ve yapısal bir ilişki vardır. Bağımsız gazetecilik olmadan işleyen bir demokrasi olamayacağı gibi, demokrasi yoksa gazetecilik de yok olma tehdidi altındadır.
Demokrasi gazeteciliğe, gazetecilik demokrasiye ihtiyaç duyar. Demokrasilere saldırılırken “Şimdi susalım, gazeteciliğe saldırılınca konuşuruz” denilemez.
Kendini “kral” sanan ve ülkesindekiler dâhil hiçbir ulusal ya da uluslararası kurumun onayını almadan “Bir medeniyet bu gece yok olabilir” diyen, bugüne kadar hiçbir ciddi devlet adamının kullanmadığı küfürlerle konuşan (Open the fucking strait), göklere çıkardığı silahlarının gücüyle ölüm sevicilik yapan ve Netanyahu ile birlikte gözünü kırpmadan katliamlara girişen “bir küresel lider”le karşı karşıyayız.
Üstelik bu “kral” basın toplantılarında soru soran gazetecileri susturuyor, aşağılıyor, kadın meslektaşlarımıza cinsiyetçi hakaretler yapmaktan geri durmuyor.
Kuralları ve kurumları olan, bir uluslararası hukuk üzerine oturmuş küresel düzen, onunla birlikte de demokrasinin olmazsa olmazı gazetecilik tehdit altında!
Hal böyleyken, bazı Avrupalı gazeteciler “Krala hayır” demeyi öneren meslektaşlarına, “bizim işimiz medya özgürlüğünü savunmak, siyaset değil”, “sınırımızı aşmayalım”, “siyasi açıklamalar yaparken çok dikkatli olmalıyız” gibi gerekçelerle karşı çıkıyorlar.
Batı medya dünyasında, Putin, Ukrayna’ya girdiğinde pek gösterilmeyen “siyasi açıklamalar yaparken çok dikkatli olmalıyız hassasiyeti”nin, Trump söz konusu olduğunda gösterilmesi de ilginç! Üstelik Trump doğrudan Avrupa’yı, AB’yi ve AB ülkelerinin liderlerini kaba ifadelerle aşağılarken!
Hal böyleyken, gazetecilik örgütleri, özellikle de Avrupa değerlerini savunanlar, “görevimiz hükümetleri eleştirmek değil” gibi bir konfor alanına çekilerek dünyanın bu gidişatına tepkisiz kalamazlar.
Hele de Avrupa Birliği Antlaşması’nın (TEU) 2. maddesinde yer alan; insan onuruna saygı, özgürlük, demokrasi, eşitlik, hukukun üstünlüğü ve azınlıklara mensup kişiler de dâhil olmak üzere insan haklarına saygı gibi değerlerle onların gazetecilik alanına yansımalarını savunmayı görev saymışlarsa!
Mesele “kral”a laf etmek değil, onun saldırısı altındaki tüm bu değerleri savunmak! Bu tam da gazeteciliğin ve gazetecilik örgütlerinin işidir.
Kaynak: BirGün

DSP lideri Önder Aksakal, MHP’yi eleştirerek, “Dün ‘Şehitler ölmez, vatan bölünmez’ sloganları atılırken, bugün DEM Partililerden daha hevesli” dedi.