Gavur İzmir’in Malatyalı şairi
Hafta sonu tatili için Dikili’ye gelen Ali Üşümezgezer, Yaratı dergisinin yeni sayısını getirmişti. Yeni bir haberi de vardı Ali’nin. Muzaffer Sarıgül adlı bir ağabey, Kemeraltı’ndaki çay ocağındaki buluşmalara katılmaya başlamıştı. Muzaffer’i, o yıllarda Ege Üniversitesi’nde öğrenci olan Hüseyin Köse “keşfetmişti”. Muzaffer abi Hüseyin’in kaldığı yurtta memurdu. Yurt kütüphanesinde başlayan, şiirle pekişen dostlukları Kemeraltı’na, Mardinli Aydın’ın işlettiği çay ocağına kadar uzanmıştı.
Ali Yaratı’yı ve Aydın’ın yerindeki buluşmaları anlattıkça, Dikili’den kopup İzmir’e ricat etme arzusu depreşiyordu içimde. 1990’lı yılların başıydı, politik gündem savaşla yoğunlaşmıştı, şiir baş ucumdaydı, dostluk ve aşk kavramlarına büyük değerler biçiyor ve fena halde sıkıntılı günler yaşıyordum. Feci şekilde ihanete uğradığımı hissediyor ve içime kapanıyordum. Ekonomik olarak hep sefildim ancak birlikte çalıştığım insanlar duygusal sefalete de sürüklüyordu beni.
*
Sonunda sefaletime sefalet katan işe tekmeyi vurmak cüretini gösterdim. Öfkeli, mutlu ve İzmir’e beş parasız döndüğümde tanıştım Muzaffer abi ile.
Bornova Atatürk Öğrenci Yurdu’nun malzeme deposu biriminde görevliydi. Hüseyin ile tanışmasa belki yurt kütüphanesindeki kitapları okumakla yetinecek, karaladığı şiirleri ve şiir üzerine düşündüklerini kendisine saklayacaktı.
Cumartesi günleri Aydın’ın yerinde toplanan hiç kimsenin şiir kitabı yoktu. Sanırım herkesin şiiri ya da yazısı da ilk önce Yaratı’da çıkmıştı. Dördüncü Yeni adlı şiir dergisini tek başına çıkaran Mehmet Sarsmaz, şiirlerini başka dergilerde yayımlamıştı belki, şimdi hatırlamam mümkün değil.
Muzaffer abi bir kısmı üniversite öğrencisi bu genç şiir heveslileri ile birlikte olmaktan mutluydu. Hayat karşısındaki tecrübesizlik ile şiire adanmışlık duygusunun birer güzel örneği olan topluluk, bir yandan sağlam bir dostluk oluşturuyordu.
Cumartesi günleri yetmeyince dostluk evlere de taşındı. Musa Tekin’in Balçova’daki, Ali Üşümezgezer’in Hatay’daki ve Muzaffer abinin Bornova Atatürk Mahallesindeki evine…
Evliydi Muzaffer abi. Onun evinde ev yemekleri özlemimi giderirdim. İki oğlu vardı ve büyük olanın adı Özgür’dü. Diğerinin adını hatırlamıyorum. Hem aradan çok zaman geçtiği hem de Muzaffer abi ona hep Velet diye seslendiği için.
*
Aydın’ın yerinden ziyade özel buluşmalarda kendisinden ve hayatından söz ederdi Muzaffer abi. İzmir’e yerleşmesi, evlenmesi, memuriyeti sayesinde dingin bir hayata kavuşmuştu. Bu arada epey işe girip çıkmış, türlü badireler atlatmıştı. Çünkü Malatya’dan çıkıp İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlerde tutunmak kolay değildi. Bıçkın edası, tutunmak mücadelesi verdiği günlerin eseriydi.
En çok şiirden mi konuştuk, hayattan mı? İkisini birbirinden ayırmak ya da birini ötekinin önüne koymak mümkün değildi. Muzaffer abi şiir okuyordu, şiir üzerine kitaplar arayıp buluyordu ve şiirler, şiirler yazıyordu. En üretkenimiz oydu.
Lirik bir şiir damarı vardı Muzaffer abinin. Hayattan ve hayatının içinden bulup çıkarırdı imgelerini. Kelimeler ve dizeler hayatın ve sokakların içinden çıkmaydı. İzmir’de yaşıyordu, İzmir imbatıyla ya da Miço olarak yer alırdı şiirinde. Geçmiş Suphi ile ve Malatyalının söyleme biçimiyle sızardı şiirine.
*
İzmir’den sonra İstanbul’a alışmak zor olmuştu benim için. Fırsat buldukça İzmir’e kaçıyordum. Siyasetten sanata ve hatta memleketlime kadar birçok sevdiğim insan vardı Gavur İzmir’de. Herkesi görmeye çalışırdım ama Muzaffer abi, Musa ve Ali ile mutlaka buluşurdum. Muhabbetten kopamadığım için kaç defa İstanbul otobüsünü kaçırdım, hatırlamıyorum.
İşte bu dostluktan “Yaratı” adlı bir şiir çıkaracak, beni, Ali’yi, Musa’yı ve Hüseyin’i adımızla, şiirimizle, mevcut halimizle şiire çekecekti.
*
“Sustukça Kanadı Dil” adlı ilk kitabı İzmir’de, Yazın Kitabevi’nden 1995’te çıktı. Benim için bir sürpriz vardı kitapta: “Bir Mülteci Şaire Mektuplar” şiirini bana ithaf etmişti. Üç bölümden oluşan şiirde şöyle dizeler vardır: “biz ki menzilinde büyüdük mahşerin/dağlanmış bir yürekle indik kentlere/peşimizde yangın izleri/ sevda sözleri gözbebeklerimizde”.
Toplumsal Dönüşüm Yayınları ilk şiir kitabımı basacaktı. Yayınevi başka şair arayışı içindeydi. İzmir’i aradım. Bir tek Muzaffer abinin elinde hazır bir şiir dosyası vardı. İkinci kitabı “Islık Yorumları” 1997’de çıktı.
Sonra İzmir’i müstesna şairlerinden sevgili Sedat Şanver’le Ayrım dergisinde mesai yaptı. “1996’da Şiir ve Şiir Yorumları” başlıklı ortak bir kitaba imza attılar. “Uzaklar ve Yüzler” kitabı tiyatroya uyarlandı. Derken “Sokak Şarkıları” ve ustalık dönemine işaret eden son kitabı “Aşk Ayinleri”…
*
Emekli olduğunda aramış, Çandarlı’da küçük bir ev aldığını söylemişti. “Tatil için başka yer düşünme, Çandarlı’ya gel” diye ısrar etmişti.
Önce İstanbul sonra Diyarbakır’daydım. Hayat gailesi derken uzun yıllardır görüşememiştik. Belki Musa ve Ali İzmir’den, Hüseyin de artık neredeyse oradan kalkıp gelirler diye konuştuk. Bir de sağlığının bozulduğunu, unutkanlık sorunu yaşadığını eklemişti.
Tek başına tatil yapmak konusundaki beceriksizliğim bakidir. Beni Çandarlı’ya götüren diğer arkadaşlarla da buluşma ihtimaliydi. Bir de şu vardı: Benim tanıdığım Muzaffer abi kolay kolay hastalığından söz etmezdi. Şimdi sağlığını gündeme getirdiyse, durum ciddi olmalıydı. O halde birkaç günlüğüne de olsa Çandarlı’ya gitmek kaçınılmaźdı benim için.
Muzaffer abinin Çandarlı’daki evi dağ başındaydı. Arabası olmayan yazlıkçılar için bir traktör servis görevi yapıyordu. Denize gidecekler sabah traktörün römorkunda denize iniyor, akşam aynı traktör evlerine bırakıyordu onları.
Muzaffer abinin arabası yoktu ama bir motosikleti vardı. İstediğimiz saatte beni arkasına alıyor, aşağı iniyorduk. Bütün günü denize girerek, tavla oynayarak, görüşmediğimiz zamanlarda yapıp ettiklerimizi konuşarak geçiriyorduk. Çocuklar İzmir’deki evde tek başlarına kalacak kadar büyümüşlerdi. Eşiyle birlikte Çandarlı’da emeklilik hayatı sürdürüyorlardı. Emekli insan ne yapar sahil kasabasında? Gider balık tutmaya çalışır, değil mi? Muzaffer abi becerikli adamdı ve bir adım daha ileri gitmesi gerekiyordu. “Bütün günümü ihtiyarlarla geçiremem” diye düşünüp dalgıçlık yapmaya başlamıştı.
Hastalık kötüydü. Alzheimerdan söz ettiğini hatırlamıyorum. Doktorun unutkanlığa karşı ilaç verdiğini ama bu ilaçların, ancak unutkanlığın hızlı ilerlemesini engellediğini söylemişti.
Emekli olunca bütün zamanını yazmaya ayıracakken unutkanlık belasının ortaya çıkması canını sıkmıştı.
İki ya da üç gece kaldım Çandarlı’da. Hastalıktan ürktüğünü hiç hissetirmedi. Ama yazamıyordu artık ve buna anlam vermekte güçlük çekiyor, üzülüyordu.
*
Bir daha görüşemedik. Arada telefonlaşıyorduk elbette. Sonra bu da seyrekleşti çünkü bazen anlattıklarımla onun zihnini yorduğumu hissediyordum. Onun beni hatırlayıp aramasını beklemek en doğru seçenek gibi gelmişti bana. Bir iki kez beni aradığını ve “Velet” diye seslendiğini hatırlıyorum. “Muzaffer abi, benim, Vecdi” diyordum. Ben kendimi hatırlatmaya çalışırken, bir iki anlaşılmaz kelimeden sonra kapanıyordu telefon.
Arkadaşlara soruyordum sağlık durumunu. İyi bir şey söyleyemiyorlardı elbette.
2022’de İzmir’den Yunus Bekir Yurdakul yazdı bana. İzmir’de yıllardır vefa etkinlikleri düzenlediklerini ve bu yıl, moral olur diye, demans hastası olan Muzaffer Sarıgül için bir program düşündüklerini yazdı. Okuyup yazamıyordu Muzaffer abi ve bunun bir şair için ne anlama geldiğini tahayyül etmek imkansızdı benim için. Demans hastası bunu bilir mi, bilmem.
*
Hüseyin Köse Yaratı WhatsApp grubunda haber verdi Muzaffer abinin vefatını. Ne zaman vefat etmişti, o da bilmiyordu. Ama Hüseyin’in satırlarından Yaratı günlerinin ne kadar kıymetli olduğu far ediliyordu. Bir de şunu hissettiriyordu Hüseyin: Muzaffer Sarıgül Yaratı ekibinin şair dostuydu, bizim için kıymetliydi ve onu seviyorduk.
Her anlamda delikanlı olmanın hakkını vererek, sessiz sedasız göçtü şair. Geride bizim için şiirler ve hatıralar bırakarak.
To read the full story from the source: İlke TV






