Ekonomik çöküntü, iktidar baskısı ve toplumsal rıza
Aslıhan Aykaç
Türkiye’nin uzun zamandır içinde bulunduğu ekonomik çöküntü durumu mevcut fon kriziyle birlikte yeni bir boyut kazandı. Finansal piyasalardaki düşüş, uluslararası ekonomi çevrelerinde Türkiye’nin güvenilirliğini sarsarken, Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi başta olmak üzere AKP çevrelerinden siyasi ve ekonomik aktörlerin doğrudan fon manipülasyonundan faydalanmış olması ekonomik krizin ulusal siyasete de yansımasına yol açtı. Bugüne kadar yüksek enflasyon, artan sosyo-ekonomik eşitsizlik, derin yoksulluk biçiminde gözlemlenen ekonomik kriz, fon kriziyle birlikte hem uluslararası hem de siyasi bir karakter kazandı.
İktidarın bu süreci yönetmedeki beceriksiz girişimleri karşılık bulmadıkça muhalefete yönelik müdahaleler de sertleşmeye başladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Biz millete yanlış yapana, milletin malına el uzatana sahip çıkmayız” demesi, Fatma Betül Sayan Kaya’nın fon getirilerini iade etmesi, SPK Başkanı’nın hem istifa edip hem görevden alınması gibi önlemler ne muhalif kesimde ne iktidar destekçilerinde ikna edici oldu. Sonuç olarak, kriz yönetiminde şeffaf, hukuki süreçlerde adil olmayan iktidar çareyi baskıyı artırmakta buldu.
Genel olarak muhalefete ve özellikle muhalif medyaya yönelik artan baskıyı nasıl yorumlayabiliriz? Bu durum siyaset bilimi çerçevesinde büyük bir tutarlılık gösteriyor. Ekonomik çöküntü dönemlerinde bölüşüm, sosyal politika ve refah yoluyla toplumsal rıza yaratamayan iktidar, baskıya yönelir. İktidarın mevcut konumunu korumak için güç tekelini bu şekilde kullanması beklenen bir durum. Burada beklenmeyen durum, toplumsal muhalefetin tepkisizliği. Geçmişle kıyasladığımızda, 2007’de Tuncay Özkan’ın öncülük ettiği “Biz kaç kişiyiz?” hareketi ve Cumhuriyet mitingleri, 2013’de Gezi hareketi, 19 Mart sürecindeki Saraçhane mitingleri, ya da ışık kapatma, tencere-tava çalma eylemlerini düşündüğümüzde bugün olduğu kadarıyla protestolar hem katılım hem de yarattığı etki açısından çok sınırlı kalıyor. Bugün Fransa, İtalya, Portekiz’de ve Sırbistan’da ortaya çıkan öğrenci protestolarına kıyasla Türkiye’de büyük bir sessizlik hâkim. Bu durum iktidara yönelik bir rıza olarak değerlendirilmemeli. Toplumsal muhalefetin sessizliği iktidarın onaylanmasından çok eylemliliğin getirilerinin eylemin risklerini karşılayacak düzeyde olmaması. Burada korkunun, umutsuzluğun, alternatifsizliğin etkisi olduğunu söyleyebiliriz, ancak bunun iktidarın onaylandığı, ya da bir sonraki seçimleri de kazanacağı anlamına geldiğini söylemek oldukça zor.
Bir başka açıdan bakıldığında, bugün muhalefete ve muhalif medyaya yönelik baskı, Türkiye’nin artık demokratik bir ülke olmadığının en somut kanıtı. Sıklıkla referans verilen Freedom House değerlendirmelerine göre Türkiye başkanlık sistemine geçilmesini takiben 2017’den bu yana özgür olmayan bir ülke sınıflandırmasında yer alıyor. Ama bunun ötesinde, demokrasinin geniş çerçevesine referansla yaşananlar demokrasinin her bir bileşenine yönelik müdahaleler olarak görülmeli. Demokrasiyi adil ve özgür seçimlerin yanı sıra, örgütlenme özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü temelinde tanımladığımızda iktidarın son dönemde artan baskısı seçim sonuçlarının yok sayılması ve muhalif belediyelerin iktidara devşirilmesi, parti siyasetine müdahale, medyanın susturulması ve yargının siyasallaşması yoluyla mutlak bir kontrol hedefleniyor. Burada artık rekabetçi otoriter, illiberal demokrasi veya benzeri kavramlarla bir geçiş aşamasına ya da geçirgen bir ara alana değinmek mümkün değil.
Üçüncü bir açıdan bakıldığında iktidarın sosyal medyaya yönelik müdahaleleri özel bir ilgi gerektiriyor, ancak bu noktada dijital demokrasinin ikircikli yapısını da dikkate almak gerekiyor. Türkiye’de nüfusun %90’ından fazlası internete erişebiliyor ve 77 milyondan fazla insan aktif olarak internet kullanıyor. Nüfusun yaklaşık %70’i sosyal medya kullanıcısı ve bu oran dünya ortalamasının üzerinde. Günlük yedi saatin üzerindeki internet kullanımıyla dünyada ilk sıralarda geliyoruz. Ancak bütün bu yaygın internet erişimi ve sosyal medya kullanımına rağmen internet özgürlüğünde dünya sıralamasının en sonlarında yer alıyoruz. İnternetin ve sosyal medyanın yaygın kullanımı bir demokrasi pratiğine işaret etmiyor, daha demokratik olduğumuzu göstermiyor. Bir taraftan siyasi otoritenin sansür ve baskısı diğer tarafta sermayenin algoritmalar ve teknik altyapı üzerinden kurduğu denetim, dijital alanın zaten çok da özgür bir alan olmadığını gösteriyor.
Sonuç olarak, otoriter rejimlerde muhalefeti, özellikle toplumsal muhalefeti diri tutmak, kolektif mücadele örgütlemek için alışılmış mücadele yollarının dışında, yaratıcı girişimler, denenmemiş eylem biçimleri, daha fazla bir aradalık, daha fazla tartışma ve müzakere gerekiyor. Bu da ancak ve ancak, bireysel girişimlere ve kamusal figürlerin liderliğine indirgenmeyen kapsayıcı süreçlerle sağlanabilir.
Rejimin bağımsız medyayı tasfiye hareketine karşı: Halk gazetecilerine sahip çıkıyor
To read the full story from the source: BirGün






