Duru Göl
Göl duru, yansımam bulanık. Göle uzanan bir iskelenin ucundayım. Gölün tabanında yosun tutmuş, kısmen toprakla kaplanmış belli belirsiz şeyler var.
Gök yüzü masmavi. Maviliğin ortasında top top beyaz bulutlar duruyor. Yansımaları göle düşmüş. Aklıma bir kız geliyor. Bir gün, bir suyun başında yan yana durup yansımamıza bakmıştık.
Yansımamda kaşlarımı seçiyorum, kaşımla gözüm rüzgar estikçe yer değiştiriyor. Üzerimdeki beyaz gömleğe yer yer mavi gök karışıyor. Sudan bana bakan parçalanmış suretim ve ben göz göze geliyoruz. İçimi apansız bir sevinç kaplıyor: “İşte ben! Burdayım.”.
Suyun altında bir bisiklet. Okula gidiyorum. Çarptığım ağaç dalları gömleğimi ıslatıyor. Hızlanıyorum. Aniden beliren güneş gözümü alınca bir an gözlerimi kapatıyorum, zaman duruyor. Havada yasemin kokusu var.
Rüzgar hızlanıyor, gölün yüzü dantel dantel. Altını seçemiyorum. Zemini görebilmek için dizlerimin üzerine çöküp ellerim iskelenin üzerinde, suya bakıyorum. Suya yaklaştıkça zemin belirsizleşiyor, tek gördüğüm suyun kendisi oluyor. İki hidrojen bir oksijen. Elimi suya sokuyorum.
Suyun altında bir karaltı, ipinden kurtulmuş bir balon gibi, hızla yükseliyor. Korkuyla çekiliyorum. Bir denizaltı mı? Gazeteler yazdı: “Titanik’in enkazını görmek için Titan adlı denizaltıyla okyanusa inen beş kişi infilak etti”. Atomlarına ayrıldılar.
Karaltı yaklaşmaya devam ediyor. Siyah bir poşet, belki bir kadın peruğu? Geçmişten alelade bir pazar günü gölle arama giriyor, bütün pazar yeri gölün üstüne serilmiş… Eli kolu dolu kadınlar, peşleri sıra yürüyen çocuklar… Yerler yapış yapış, egzoz dumanına bulanmış kayısı tadı… Her yer plastik kokuyor.
Sudan siyah lateks bir el uzanıyor. Teklifsiz tutup çekiyorum. Balık adam… İskelede yanıma oturuyor. Sanayi dalgıcıymış. “Bu gölde neler var bir bilsen…”. İlk önce karısının yüzüğünü aramaya gelmiş. “İnat ettim.”, diyor, “Bulacaktım ve biz tekrar evlenecektik.”. Yüzüğü ararken bir direk görmüş. Direk bir güverteye bağlıymış. Güverteden inen merdiven kamaralar katına açılırmış. Kamaralarda bulduklarını anlatmaya koyuluyor, bir ömür gibi gelen bir süre boyunca dinliyorum. Aniden sözünü kesip soruyorum, “Yüzüğü buldun mu?”. “Artık bir önemi yok.” diyor, “Sayısız kamara var.”.
Derken, suya atlıyor. Aklına aniden bir şey gelmiş gibi… “Ocağın altını mı açık unuttun?” diye sesleniyorum. Peşinden bakarken bir an için bütün ihtişamıyla batık gemiyi görüyorum. Kamaraların her birinde bir suretim, birbirimize bakıyoruz.
İçimi kaplayan sevinç sabah güneşi gibi. Gerinip saatime bakıyorum. İskeleden kıyıya yürürken aklımda marketten alacaklarım var. Balık da alırım, bu hafta balık yemedik. Çay bahçesine oturup bir çay söylüyorum. Ortalık ana baba günü, çocuklar kazları kovalıyor.
Ezgi
Duru Göl was originally published in Türkçe Yayın on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.
To read the full story from the source: Medium Türkçe Yayın






