Dünya Kupası’nın ardından bize kalanlar
48 ülke, 104 maçlık bir organizasyonda futbol adına birçok hikâye çıkmasına rağmen, dış etkilerle tartışmaya açık bir kupa serüveniyle bitti. Peki ne kaldı arkasından baktığımızda…
ABD, Meksika ve Kanada’da yapılan organizasyonun kilometre olarak meşakkatli olması bir sorun olarak tartışılsa da, dinlenme aralığının gün olarak fazla olması bu tartışmaları bir nebze olsun karşıladı.
Öncelikli olarak, ABD kendi gücünü konsolide edecek uygulamalarla kendine bir alan yarattı… Sınır ve göç politikalarındaki antidemokratik uygulamaların tamamını futbol takımları heyetlerine de uygulayarak sporu ve futbolu kendi konumunun içeriğini bertaraf etmiş oldu.
ABD futbol takımı üzerinden Trump’ın bir hikâye yaratarak bunu İran savaşındaki başarısızlığı örtecek bir ortam yaratma çabası maalesef başarısızlıkla sonuçlandı. Belçika’ya teşekkür etmek lazım. ABD futbolcusuna gösterilen kırmızı kart ve Trump’ın Infantino denen çete liderini arayarak kırmızı kartı askıya almasına rağmen, Belçika takımı net bir tavır ortaya koydu.
48 ülke katılımı nedeniyle, Avrupa’dan katılımın dezavantajlı olmasına bağlı olarak, diğer kıta ülkelerinin avantajı sayesinde birçok küçük ülke katılmayı başararak bir kimlik ifadesi olarak kendilerine alan açıp hikâye yazmaya çalıştılar. Bu açıdan ilginç gelişmeler izledik.
Maçların aralarına alınan sözde su molaları, gerçekte reklam molaları sayesinde 6 milyar dolarlık bir pazar yaratıldı. Maradona’nın haklı çıkması da cabası…
8 milyona yakın seyircinin statlarda maç seyretmesi büyük bir değer yarattı. Büyük katkı…
Artık futbol kapitalist sistem içinde bir meta haline getirilerek pazarlanan bir ürün oldu. Bunu da futbolun endüstrileşmesi olarak pazarlıyorlar. Messi ve Ronaldo da bundan payına düşeni fazlasıyla aldı.
Saha içi uygulamalarındaki sürelere verilen cezalar topun oyunda kalmasını sağlarken, oyuncuların ve teknik heyetin oyuna daha fazla motive olmasına neden oldu. Bu artı bir katkıydı. Umarım UEFA bu uygulamalara devam eder.
Ve son 16’dan sonra, her şeye rağmen futbol kendini hissettirerek hangi takımların yukarı gelmesinin gerektiğini net olarak ortaya koydu. Buradaki en önemli ayrıntı Avrupa futbolunun ne kadar belirleyici olduğu. Bizdeki aklı evvellerin Avrupa futbolu bitiyor demelerinin aksine, Avrupa futbolu bir ekol silsilesi olarak kupaya hükmetti.
Bakın, 48 ülkenin futbolcularının neredeyse yüzde 80’i Avrupa’da top oynuyor. Bu bile başlı başına bir gösterge. Premier Lig, Şampiyonlar Ligi, futbol için bu iki organizasyon en üst noktada.
Son 8 takıma baktığımızda, Fransa, Belçika, Norveç, İspanya, İngiltere ve İsviçre Avrupa’dan; Fas ve Arjantin ise iki farklı kıtadan. Yarı finallerde Fransa, İspanya ve İngiltere Avrupa’dan, Arjantin Güney Amerika’dan. Final ve şampiyon biliniyor zaten.
Unutmayın ki Arjantin’in tüm futbolcuları Avrupa liglerinde uzun yıllar oynamış ve hâlâ oynayan oyunculardan kurulu. Brezilya milli takımı gibi, bu önemli bir ayrıntı.
Diğer önemli husus, ekolü, sistemi ve oyun felsefesi olan takımların final oynama becerisinin ne kadar yüksek olduğunun ortaya çıkması. Avrupa bu yönüyle kendini ortaya koyarken, Avrupa liglerinde lejyoner oyuncusu fazla olan takımların başarısı da tesadüf değildi.
İşte bu noktada bizim millî takımımızın zaafları ortaya çıkıyor. 26 futbolcudan sadece 11’i lejyoner.
Buna gelmeden önce bizim şu yapısal sorunlara bir göz atmakta yarar var!
TFF bakanının atanması, kulüp başkanlarının müteahhitlerden oluşması ve profesyonel yönetim anlayışının liyakat üzerinden hiçbir şekilde hem federasyonda hem de kulüplerde karşılık bulamaması. Toplamda insan gücünün bertarafı anlamına geliyor.
Altyapı işletme modeli üzerinden bir kurumsal işletme modeli kurulmayıp, ranta dayalı ve adeta servet transferleri yapılarak kulüplerden dışarıya servet transferinin yapılması, çözüm olarak da artık öz varlıklarla sürekli bedelli sermaye artırımı yaptırarak transferlerin hâlâ yüksek paralara yapılmasına devam edilmesi ve üç büyüklerin borcunun 100 milyar TL’ye gelmesine rağmen hiçbir denetim mekanizmasının oluşturulmamasıyla işin kendi kaderine bırakılması bizim çıkmazlarımız. Oluşan başarısızlıkları bunlardan bağımsız düşünmek mümkün değil.
Sırf Montella üzerinden fatura kesmeye çalışmak yine kendi çöplüğümüze dönme anlamına gelir ve bu da başka bir rant kurgusuna sebep olur. Altyapı sürecinden geçmemiş Barış, Kerem ve İsmail gibi oyuncularla zamana karşı oynanan bir oyunda topu 3 saniyede düzelterek rakibe 15 metre kazandırmanın ne anlama geldiğini bilmeden, bu temel teknik becerilerin neden önemli olduğunu anlamak ancak bu turnuvalarda ortaya çıkıyor. Bunun önemi, hem iyi hem de kötü bakımdan değerlendirildiğinde bu açmazların sonuca nasıl etki ettiğini net bir şekilde gördük
Beki de çalıştay yapmak gerek. Neleri yapamadığımızı anlamak için…
To read the full story from the source: BirGün






