Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), Nesine 2. Lig Kırmızı Grup play-off finaline ilişkin kararını açıkladı. Buna göre Mardin 1969 Spor ile Muş Spor arasında oynanacak final karşılaşması, Diyarbakır Stadyumu’nda gerçekleştirilecek.
Finalin tarihi ve saati belli oldu
TFF’den yapılan resmi açıklamada, final müsabakasının 9 Mayıs Cumartesi günü oynanacağı bildirildi. Diyarbakır Stadyumu’nda yapılacak karşılaşmanın başlama saati ise 17.00 olarak açıklandı.
Amedspor’un stadı ev sahipliği yapacak
Final mücadelesine ev sahipliği yapacak Diyarbakır Stadyumu, TFF 1. Lig’i ikinci sırada tamamlayarak Süper Lig’e yükselme başarısı gösteren Amedspor’un iç saha maçlarını oynadığı stat olarak biliniyor.
Sezonu 55 puanla üçüncü sırada tamamlayan Mardin 1969 Spor, finalde 53 puanla beşinci sırada yer alan Muş Spor ile karşı karşıya gelecek. İki ekip arasındaki iki puanlık fark, final öncesi rekabetin ne kadar dengeli olduğunu ortaya koyuyor.
Anayasal hakların engellenmesine varan baskıcı politikalar, Türkiye'yi uluslararası hukuk arenasında dibe sürükledi. Türkiye, “Toplantı ve gösteri yapma özgürlüğü hakkının ihlali” gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce 134 kez mahkûm edildi.
Sene dokuz yüz seksen beşti. Onu kim yanıma getirdi, nasıl tanıştık -aradan geçen kırk bir seneden sonra- aklımda kalan bir sahne yok. Mavi gözlü, sarı saçlı ve hafif göbekli bir yeniyetme olarak aramıza katıldığında, her haliyle farklı biri olduğunu hemen anlamıştık. İyi satranç oynuyor, matematikte zor soruları çözüyor -darbenin gölgesinde, o küçük şehirde- Cumhuriyet okuyor, Aziz Nesin'in, Yaşar Kemal'in kitaplarından söz ediyordu. Çok iyi bağlama çalıyordu, spor yapamıyordu -haftada bir basket oynarken-, Gökhan diyordu, ne kadar yükseğe sıçrıyor.
Lisemizin adı bir iki yıl evvel Cumhuriyet olmuştu; ama eski ismi Kalan daha sıcak geliyordu. O yüzden biz -karşıda okuyanlara-, biz Kalanlılarız diyorduk. Onlarla her yıl başta bilgi ve spor yarışmaları, diğer müsabakalar oluyordu. O liseyle bizi, -sallanan köprü dediğimiz- en az yirmi metre uzunluğunda tahtadan bir köprü ayırıyor -gıcırdayan eski tahtalarının altında- masmavi Munzur sessizce akıyordu.
Neden bilinmez, dersleri iyi tüm öğrenciler Beş Fen A'da buluştuk, sonra Altı Fen A olduk. Benim gözüm -hapisten yeni çıkmış akrabanın kiniyle- sosyal-siyasal bilimlerdeydi, arkadaşların hatırına o sınıfa gitmiştim. Almanya'dan gelmişti, Almanca'dan Türkçe'ye geçmekte zorlandı bir vakit, konuşurken sık sık, o kelimenin Türkçesi neydi diye sorması bundandı. Şehrin tam ortasındaki meydanda, her akşam saatlerce gidiyor, geliyorduk. O konuşuyor, biz dinliyorduk. Bir gün -sesini hafif alçalttı- Gülünün Solduğu Akşam'ı anlattı, idam gecesi anılarını ve Denizleri ondan öğrendik.
Atilla hocanın dershanesi, bir işhanının beşinci katındaki yazlık sinema salonunda kuruldu -Bizim Atilla, mütevazi bir öğretmendi ama küçücük şehirde açtığı dershaneyle sayısız öğrenciyi Türkiye'nin en iyi okullarına yerleştirecekti-. Bugünkü parayla -özel bir okulun haftalık taksidi olmayacak- cüzi bir miktar karşılığında, tüm garibanlar bir anda dershaneli olmuştu -Bir gün unutmam, o azcık parayı bile bulamayan bir fakir köylü ona, hoca, zaten dersi anlatıyorsun, bizim çocuk da sobanın yanına bir kürsü çeksin, seni köşede dinlesin, ne olacak deyivermiş, O kabul etmişti-.
Cemal de dershaneye geliyor olmalı veya ben böyle hatırlıyorum. Biz yeniyetmelerin ne işi olur dershaneyle, orayı da hemen top sahasına çevirdik. Top habire beşinci kattan aşağıya -caddedeki insanların başına- düşüyor, oyuna en az beş dakika ara veriyorduk. Atilla hoca bir gün biz yine top peşindeyken koluma girdi, içeri gel, sana yirmi net matematik garanti, tıp oku, boşver hukuku deyiverdi. Ben, yok ben hukuk okuyacağım deyip, topa döndüm -Haklı olduğunu kovid günlerinde düşündüm, sonra o düşünce geçti-.
-Ayıptır söylemesi- hayatımın en mesut günleridir, seksen sekizin o bahar ayları, yazlık sinemadan bozma dershane ve o saatlerce süren futbol maçları. Sonra herkes bir yere dağıldı. O yıllar, ben, Cemal, Gökhan, Düzgün ve diğerleri, seksen sekizliler olduğumuzu henüz bilmiyorduk, bunu üniversitede öğrenecektik.
Cemal Dicle Tıbba gitti, Serpil de orayı kazandı, Neco İzmir'e edebiyata, Gökhan İstanbul'a çalışmaya. Sanırım bir yıl sonra -biz seksen sekizlilerden elbet- Düzgün, Baran, Mustafa ve üç dört yıl sonra da Cihan tıbba girdiler. Düzgün hızla politize oldu, Elazığ'da içeri düşmesi fazla sürmedi. Okulunu bitirmesine müsaade etmediler, epeydir Almanya'da yaşıyor. Uzun boylu, selvi boylu Cihan, Hozat'ta bir köyde sırtından vuruldu, on bir arkadaşıyla.
Bizim Cemal'e dönüyorum: Dicle'de Yusuf Kenan ve ondan da daha evveli bir Yusuf daha vardı. Ona Tıp Üç'ten Yusuf diyorlardı. Hepsi ona büyük saygı duyuyordu. Bense Ankara'ya geldim. O, bana bir kaç hafta arayla -yanılmıyorsam üç tane- mektup yazdı. Mektuplarında Diyarbakır Cezaevi’nden bahsediyordu: Halkımız en büyük direnişlerini burada başlattı, diyordu. Coğrafya gerçekten kadermiş.
Yusuf Kenan bir kaç ay içeride kaldı, çıktı. Tıp Üç'en Yusuf okulu bitirdi, Şavşat'a gitti, orda içeri alındı, doksanlardı. Bir ay boyunca kimse ondan haber alamadı. Babasının, onun kanı diğerlerinden mi kırmızı dediğini size daha önce -bu sayfada- yazmıştım, mutlaka hatırlayacaksınız. Bu Yusuf, geçen ay aradı, nüfustan bir belge lazımmış.
Cemal doğuştan bir bağlama virtüozuydu. Bir ara kaset yaptı. İmam Hüseyin'den dizeler söyledi. Doktorluk yılları çok sürmedi, yeniden Almanya'ya döndü. Bakıma muhtaç annesine, sonra da babasına baktı. O yıllar yıpratmış onu; geçen cuma haber geldi, insanlara hayat taşıyan bizim Cemal'in aniden kalbi durmuş.
Bu sadece doktor Cemal Demir'in, diğer dört tıpçının değil; aynı zamanda Ali Rıza'nın, ZAK'ın, Özben'in, Tuncer'in, Neco'nun, Serpil'in, Baran'ın, Mustafa'nın, Gökhan'ın, Cem'in hikâyesidir. Bir '88 Kuşağı öyküsüdür. Ruhun şad olsun Cemalim!
Yeni Akit tarafından kendisi ve ailesi hedef gösterilen BirGün muhabiri Sarya Toprak’ın, kamu emekçisi babasının görevden uzaklaştırılmasına tepki yağdı: Sıra gazetecilerin ailelerine mi geldi?
İBB davasında hukuk yine askıya alındı. Avukatların taleplerini reddeden heyet salonu terk etti, tutuklu Başkan İmamoğlu “Salondan kaçıyorsunuz” diye tepki gösterdi. Yandaş gazeteci ise savcı ve hâkimlerin koridorundan parmak salladı.
Anayasal hakların engellenmesine varan baskıcı politikalar, Türkiye'yi uluslararası hukuk arenasında dibe sürükledi. Türkiye, “Toplantı ve gösteri yapma özgürlüğü hakkının ihlali” gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce 134 kez mahkûm edildi.
Sene dokuz yüz seksen beşti. Onu kim yanıma getirdi, nasıl tanıştık -aradan geçen kırk bir seneden sonra- aklımda kalan bir sahne yok. Mavi gözlü, sarı saçlı ve hafif göbekli bir yeniyetme olarak aramıza katıldığında, her haliyle farklı biri olduğunu hemen anlamıştık. İyi satranç oynuyor, matematikte zor soruları çözüyor -darbenin gölgesinde, o küçük şehirde- Cumhuriyet okuyor, Aziz Nesin'in, Yaşar Kemal'in kitaplarından söz ediyordu. Çok iyi bağlama çalıyordu, spor yapamıyordu -haftada bir basket oynarken-, Gökhan diyordu, ne kadar yükseğe sıçrıyor.
Lisemizin adı bir iki yıl evvel Cumhuriyet olmuştu; ama eski ismi Kalan daha sıcak geliyordu. O yüzden biz -karşıda okuyanlara-, biz Kalanlılarız diyorduk. Onlarla her yıl başta bilgi ve spor yarışmaları, diğer müsabakalar oluyordu. O liseyle bizi, -sallanan köprü dediğimiz- en az yirmi metre uzunluğunda tahtadan bir köprü ayırıyor -gıcırdayan eski tahtalarının altında- masmavi Munzur sessizce akıyordu.
Neden bilinmez, dersleri iyi tüm öğrenciler Beş Fen A'da buluştuk, sonra Altı Fen A olduk. Benim gözüm -hapisten yeni çıkmış akrabanın kiniyle- sosyal-siyasal bilimlerdeydi, arkadaşların hatırına o sınıfa gitmiştim. Almanya'dan gelmişti, Almanca'dan Türkçe'ye geçmekte zorlandı bir vakit, konuşurken sık sık, o kelimenin Türkçesi neydi diye sorması bundandı. Şehrin tam ortasındaki meydanda, her akşam saatlerce gidiyor, geliyorduk. O konuşuyor, biz dinliyorduk. Bir gün -sesini hafif alçalttı- Gülünün Solduğu Akşam'ı anlattı, idam gecesi anılarını ve Denizleri ondan öğrendik.
Atilla hocanın dershanesi, bir işhanının beşinci katındaki yazlık sinema salonunda kuruldu -Bizim Atilla, mütevazi bir öğretmendi ama küçücük şehirde açtığı dershaneyle sayısız öğrenciyi Türkiye'nin en iyi okullarına yerleştirecekti-. Bugünkü parayla -özel bir okulun haftalık taksidi olmayacak- cüzi bir miktar karşılığında, tüm garibanlar bir anda dershaneli olmuştu -Bir gün unutmam, o azcık parayı bile bulamayan bir fakir köylü ona, hoca, zaten dersi anlatıyorsun, bizim çocuk da sobanın yanına bir kürsü çeksin, seni köşede dinlesin, ne olacak deyivermiş, O kabul etmişti-.
Cemal de dershaneye geliyor olmalı veya ben böyle hatırlıyorum. Biz yeniyetmelerin ne işi olur dershaneyle, orayı da hemen top sahasına çevirdik. Top habire beşinci kattan aşağıya -caddedeki insanların başına- düşüyor, oyuna en az beş dakika ara veriyorduk. Atilla hoca bir gün biz yine top peşindeyken koluma girdi, içeri gel, sana yirmi net matematik garanti, tıp oku, boşver hukuku deyiverdi. Ben, yok ben hukuk okuyacağım deyip, topa döndüm -Haklı olduğunu kovid günlerinde düşündüm, sonra o düşünce geçti-.
-Ayıptır söylemesi- hayatımın en mesut günleridir, seksen sekizin o bahar ayları, yazlık sinemadan bozma dershane ve o saatlerce süren futbol maçları. Sonra herkes bir yere dağıldı. O yıllar, ben, Cemal, Gökhan, Düzgün ve diğerleri, seksen sekizliler olduğumuzu henüz bilmiyorduk, bunu üniversitede öğrenecektik.
Cemal Dicle Tıbba gitti, Serpil de orayı kazandı, Neco İzmir'e edebiyata, Gökhan İstanbul'a çalışmaya. Sanırım bir yıl sonra -biz seksen sekizlilerden elbet- Düzgün, Baran, Mustafa ve üç dört yıl sonra da Cihan tıbba girdiler. Düzgün hızla politize oldu, Elazığ'da içeri düşmesi fazla sürmedi. Okulunu bitirmesine müsaade etmediler, epeydir Almanya'da yaşıyor. Uzun boylu, selvi boylu Cihan, Hozat'ta bir köyde sırtından vuruldu, on bir arkadaşıyla.
Bizim Cemal'e dönüyorum: Dicle'de Yusuf Kenan ve ondan da daha evveli bir Yusuf daha vardı. Ona Tıp Üç'ten Yusuf diyorlardı. Hepsi ona büyük saygı duyuyordu. Bense Ankara'ya geldim. O, bana bir kaç hafta arayla -yanılmıyorsam üç tane- mektup yazdı. Mektuplarında Diyarbakır Cezaevi’nden bahsediyordu: Halkımız en büyük direnişlerini burada başlattı, diyordu. Coğrafya gerçekten kadermiş.
Yusuf Kenan bir kaç ay içeride kaldı, çıktı. Tıp Üç'en Yusuf okulu bitirdi, Şavşat'a gitti, orda içeri alındı, doksanlardı. Bir ay boyunca kimse ondan haber alamadı. Babasının, onun kanı diğerlerinden mi kırmızı dediğini size daha önce -bu sayfada- yazmıştım, mutlaka hatırlayacaksınız. Bu Yusuf, geçen ay aradı, nüfustan bir belge lazımmış.
Cemal doğuştan bir bağlama virtüozuydu. Bir ara kaset yaptı. İmam Hüseyin'den dizeler söyledi. Doktorluk yılları çok sürmedi, yeniden Almanya'ya döndü. Bakıma muhtaç annesine, sonra da babasına baktı. O yıllar yıpratmış onu; geçen cuma haber geldi, insanlara hayat taşıyan bizim Cemal'in aniden kalbi durmuş.
Bu sadece doktor Cemal Demir'in, diğer dört tıpçının değil; aynı zamanda Ali Rıza'nın, ZAK'ın, Özben'in, Tuncer'in, Neco'nun, Serpil'in, Baran'ın, Mustafa'nın, Gökhan'ın, Cem'in hikâyesidir. Bir '88 Kuşağı öyküsüdür. Ruhun şad olsun Cemalim!
Yeni Akit tarafından kendisi ve ailesi hedef gösterilen BirGün muhabiri Sarya Toprak’ın, kamu emekçisi babasının görevden uzaklaştırılmasına tepki yağdı: Sıra gazetecilerin ailelerine mi geldi?