Çocukluk Oyunlarının Yetişkinlik Borcu
Masallarda anlatılan gibi, şehir efsaneleri gibi, büyük bir klişe gibi… Sanki herkes beyaz atlı prensini, elmanın öteki yarısı gibi eşini bulmuş da ben kenarda sessizce kalmışım.
Zaten ben bulmaca çözmede, iki resim arasındaki yedi farkı bulmada da pek yetenekli değildim. Saklambaç oynarken ebe olmayı da sevmezdim. Kuytu köşelere saklananları bulamazdım. Bulamadıkça da ebe olmaya devam ederdim.
Bu ruh eşini bulup kendi dünyalarını kuranlar diyorum… Saklambaçta, fark bulmada daha mı yetenekliydiler acaba?
Bu işin sırrı çocukluk oyunlarında becerikli olamamamda mı saklıydı acaba? Aptal bir plastik topla oynanan istop, saklambaç… Ne diye bugün beni hâlâ yalnız bırakıyor?
Beceremediğim çocukluk oyunlarımı, beceremediğim yetişkinlik hayatımla devralıp yoluma devam ediyorum.
Belki de ben kimseyi sobeleyemediğim için yalnızım. Birine yaklaşırken, “Seni gördüm, buradasın,” demeye çekindiğimden… Ya da ne zaman birine doğru koşsam, benden önce davranıp kalbimi sobeleyip beni yine ebe bıraktıkları için.
Yetişkinlikte de tam birini buldum sanırsın, meğer o çoktan başkasına sobelenmiştir…
Sahi, ebe olmak ne demekti? Herkes kuytu köşelerde birbiriyle fısıldaşırken senin bir duvara karşı gözlerini kapatıp yüze kadar sayman demekti. Yüze kadar saydım.
Arkamı döndüğümde sokak boşalmış, herkes kendi eşini bulup evine gitmişti. Bana ise sadece oyunu kapatmak, plastik topu kucağıma alıp eve yalnız yürümek kalmıştı.
Şimdi de aynı sokaktayım sanki. Herkes “sobelerinden” şatolar kurmuş oturuyor. Ben hâlâ gözlerimi kapatmış, içimden sayıyorum…
Çocukluk Oyunlarının Yetişkinlik Borcu was originally published in Türkiye Yayını on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.
To read the full story from the source: Medium Türkiye Yayını






