Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

Cinayetin izinde hafızaya yolculuk

Cinayetin izinde hafızaya yolculuk

Opera sahnelerinden konser salonlarına uzanan sanat yaşamının ardından bu kez edebiyatla okur karşısına çıkan BirGün yazarı Güvenç Dağüstün, ilk romanı “Ayı Orhan’ı Kim Öldürdü? ile polisiye kurguyu hafıza, dostluk ve aidiyet ekseninde yeniden kuruyor.

Mona Kitap etiketiyle yayımlanan roman, cinayet sorusundan çok “Hatırladıklarımız mı, unuttuklarımız mı bizi biz yapar?” sorusunun peşine düşüyor.

Dağüstün, romanın çıkış noktasının klasik bir polisiye olmadığını belirterek, “Asıl merak ettiğim ‘Ayı Orhan’ı kim öldürdü?’ değil, insanın hafızasının yalnızca kendisine mi ait olduğu sorusuydu. Yaşadığımız şehirler, dostluklarımız ve okuduklarımız da belleğimizin bir parçası” diyor. Dağüstün ile ilk kitabı üzerine konuştuk.

Kitap ilk bakışta bir polisiye izlenimi yaratıyor. Ancak roman daha ilk sayfalarda okuru gerçeklikle fantastiğin iç içe geçtiği bambaşka bir dünyaya davet ediyor. Bu hikâyeyi yazmaya sizi iten temel soru neydi?

Ben yıllar önce Bavul dergisinde öyküler yazmaya başladım. İlk öykümü yazdım, sonra bir baktım ki ayrılan sayfalar dolmuş ama öykü bitmemiş. Sonuna “Devamı önümüzdeki sayıda” diye not düşüp dergiye gönderdim. Ertesi sayıda devam ettim; yine bitmedi. Sonraki sayıda yine devam ettim. Böyle böyle sürdü gitti. Bir türlü bitiremiyordum. O kadar çok malzemem vardı ki. Dergiden sonra da yazmayı sürdürdüm ve sonunda tamamladım. Bu aslında uzun bir öykü, bir novella. Ya da kısa roman diyebiliriz. Elbette çok daha uzun bir roman da olabilirdi ama bir yerde benim sabrım tükendi. Aslında beni yola çıkaran soru “Ayı Orhan’ı kim öldürdü?” değildi. Ben daha çok şunu merak ettim: İnsan hatırladıklarıyla mı yaşar, unuttuklarıyla mı? Hafıza dediğimiz şey gerçekten sadece bize mi aittir, yoksa yaşadığımız şehirler, dostlarımız, okuduğumuz yazarlar da hafızamızın bir parçası mıdır? Yaşadığım yerler çok önemliydi. Viyana ve Burgazada hayatımda çok önemli yer tutar. Tesadüfe bakın ki romanın kahramanı Suphi Deniz’in de öyleymiş. Bunların peşinden yürüdüm. Cinayet de, gizem de bu yolculuğun bahanesi oldu. Çünkü bazen bir insanın ölümünü anlamaya çalışırken aslında kendi hayatımızın izini sürüyoruz.

İlk romanınızı okurla buluştururken nasıl duygular içindesiniz? Müzikteki deneyiminiz bu heyecanı azaltıyor mu, yoksa sizi bambaşka bir sınavın içine mi sokuyor?

Tabii ki çok heyecanlıyım. Yıllardır müzik yapıyorum ve bir kayıt yayınladığım zaman aşağı yukarı nasıl bir karşılık bulacağını tahmin edebiliyorum. İyi bir müzisyen olduğumu biliyorum. Sevmeyen de vardır elbette ama kimse bana “kötü şarkı söylüyor” demez. En fazla, yaptığım müziği beğenmeyebilir. Ama yazmak bambaşka bir şey. Yıllardır köşe yazıları yazıyorum. Edebi metinler de yazdım ama çok azını yayımladım. İlk kez böyle bir kurmacayı okurun önüne koyuyorum. O yüzden ne diyeceklerini gerçekten merak ediyorum.

Romanın herkes tarafından sevilmesi gibi bir beklentim yok. Hatta herkesin aynı şeyi düşünmesini de istemem. Ama konuşulsun, tartışılsın isterim. Bir okur kitabı kapattığında “Ben bunu başka türlü okudum” diyebiliyorsa, benim için en kıymetlisi o olur. Şimdi biraz heyecanla, biraz da merakla onu bekliyorum.

Romanın kahramanı Suphi Deniz zaman zaman bir kediye dönüşüyor. Bu dönüşüm yalnızca edebi bir oyun mu, yoksa topluma dışarıdan bakabilmenin bir yolu mu?

Kesinlikle ikinci ihtimal. Belki de bir kaçış. Kediler bana göre insanları en iyi gözlemleyen canlılar. Aynı evde yaşarlar ama bize ait değillerdir. Sevgiyi de, yalnızlığı da, ölümü de bizden farklı yaşarlar. Suphi’nin kediye dönüşmesi, ona dünyaya başka bir yerden bakabilme imkânı veriyor. Ben kedilerle her zaman çok iyi ilişkiler kurabilen biri olamadım. Kediyi sevmek biraz daha emek istiyor. Bunu yapabilen insanlara da hep hayranlıkla baktım. Romanın kahramanını arada kedi yapmak biraz işin kolayına kaçmak aslında. Sonuçta kalem benim elimde; kime ne istersen yapabiliyorsun. Yazarlığın en büyük lükslerinden biri de buymuş. Yazabilmek için bazen insan olmaktan çıkmak gerekiyormuş.

Kitapta Sait Faik, Bilge Karasu, Nazlı Eray, Gabriel García Márquez gibi isimlerle aynı anlatı evreninde buluşuyoruz. Bu isimler romanın omurgasını nasıl kuruyor?

Ben bu anlatım biçimiyle ilk kez yıllar önce Nazlı Eray’ın kitaplarında karşılaştım. Yazdığı her şeyi hep okudum. Onu çok sevdim. Hatta Nazlı Eray bu romanın kahramanlarından biri oldu. Kitapta geçen Nazlı Eray mektubunu gerçekten Nazlı Hanım yazdı. Ona çok teşekkür ederim. Dolayısıyla saydığınız isimleri romana birer “referans” olsun diye koymadım. Bir okur olarak hayatımın doğal parçaları oldukları için romana girdiler. Sait Faik zaten Burgazada’nın hafızası. Onu adadan çıkarırsanız ada eksilir. Bilge Karasu bana edebiyatın cesaretini öğretti. Dilin sadece hikâye anlatmak için değil, düşünmek için de var olduğunu ondan öğrendim. Márquez ise gerçekle olağanüstü olanın aynı cümlede yaşayabileceğini gösterdi. Dolayısıyla romanda bu isimler bir süs değil; Suphi’nin zihnini oluşturan dünyanın parçaları. 

Burgazada romanda neredeyse başlı başına bir karakter gibi. Adayı politik ve kültürel hafızanın taşıyıcısı yapan nedir?

Adalar bana hep Türkiye’nin küçük modelleri gibi gelmiştir. Bir yandan çok sakin görünürler, öte yandan herkes birbirinin hikâyesini bilir. Hafıza oralarda kolay kolay kaybolmaz. Burgazada ise bunun daha da özel bir örneği. Sait Faik’in yürüdüğü sokakta yürürken yalnız yürümüyor insan. Sizden önce yaşamış insanların sesleri de size eşlik ediyor. Roman biraz da bu yüzden Burgazada’yı dekor olarak değil, yaşayan bir karakter olarak kuruyor. Suphi Deniz gibi ben de bir süre Burgazada’da yaşadım. Çok ortak noktamız var. Ama hangilerinin bana, hangilerinin Suphi’ye ait olduğunu söylemeyeceğim.

Kahramanın karşısına çıkan ölüler, hayaletler ve geçmişten gelen sesler, bugünün Türkiye’sine dair ne söylüyor?

Ben onları politik alegoriler olarak kurmadım. Ama şu bir gerçek: Bu coğrafyada geçmiş hiçbir zaman gerçekten geçmiyor. Unuttuğumuzu sandığımız insanlar, şehirler, kırgınlıklar ve hikâyeler bir gün hiç beklemediğimiz anda yeniden karşımıza çıkıyor. Romanın hayaletleri de biraz bunu temsil ediyor. Onlar korkutmak için değil, hatırlatmak için varlar.

Ayı Orhan karakteri romanda neden bu kadar merkezi bir yere sahip? Onu sadece bir ada figürü olarak mı, yoksa başka bir toplumsal temsil olarak mı okumalıyız?

Ayı Orhan gerçekten vardı. Suphi’nin olduğu gibi benim de iyi dostumdu. Birlikte çok sofraya oturduk. Onu bugün de konserlerimde, sohbetlerimde hep sevgiyle ve saygıyla anıyorum. Edebiyatın güzel tarafı şu: Gerçek bir insan, romanın içinde başka anlamlar da kazanabiliyor. Ayı Orhan biraz yalnızlığı temsil ediyor, biraz dostluğu, biraz da kentlerin yavaş yavaş kaybettiği mahalle kültürünü…Onun ölümü yalnızca bir insanın ölümü değil; bir hayat biçiminin sessizce aramızdan çekilişi. Belki de bu yüzden roman bittiğinde geride kalan kişi Suphi değil, Ayı Orhan oluyor. Sanırım edebiyatın en güzel tarafı da bu.

Romanda vermek istediğiniz mesaj nedir?

Hiç “bir mesaj vereyim” diye yazmadım. Ben okurun kitaptan benim düşündüğüm şeyi değil, kendi sorularını alıp çıkmasını isterim. Eğer roman bittikten birkaç gün sonra bile okur hâlâ Suphi’yi, kediyi ya da Ayı Orhan’ı düşünüyorsa, benim için en büyük başarı budur.

Ayı Orhan’ı Kim Öldürdü? klasik bir cinayet romanının sınırlarını aşarak hafıza, ölüm, dostluk, aidiyet ve insanın iç dünyası üzerine sorular yöneltiyor. Bugün Türkiye’de edebiyatın, özellikle de fantastik ve büyülü gerçekçi anlatının, toplumsal meseleleri anlatmak açısından nasıl bir imkân sunduğunu düşünüyorsunuz?

Fantastik edebiyat benim için gerçekten kaçmak değil; gerçeğe başka bir kapıdan bakabilmek.Bazen gerçekliği olduğu gibi anlattığınızda görünmeyen şeyler, fantastik bir anlatının içinde çok daha görünür hâle geliyor. Türkiye gibi hafızası sürekli tartışılan, geçmişiyle sürekli hesaplaşan bir ülkede büyülü gerçekçilik bana çok doğal geliyor. Çünkü biz zaten gündelik hayatın içinde akılla açıklayamadığımız pek çok şeyi birlikte yaşıyoruz.Zaten edebiyatın en önemli görevi cevaplar vermek değil; okurun dünyaya bakışını hafifçe yerinden oynatmak. Eğer bir roman bunu başarabiliyorsa, daha doğrusu kitap bittiğinde okur gündelik hayata aynı gözle dönemiyorsa, benim için edebiyat amacına ulaşmış demektir. İnsan bazen bir hikâyede kendine küçük bir yer buluyor, bazen de o hikâyenin içinde biraz daha kökleniyor.

Albümlerinizde bir ithaf, teşekkür olurdu. İlk kitabınız kime armağan?

Kitabın başına bir teşekkür yazısı koymak istemedim. Say say bitmezdi çünkü. Ama madem sordunuz söyleyeyim: Öncelikle Burgazada’ya, Ayı Orhan’a ve adalı kahramanlarıma. Sonra anneme, kardeşime ve yakın zamanda bizden ayrılan anneanneme. Çünkü hep soruyordu o “Bitti mi kitap” diye. Kediye dönüşen Suphi de yine çok yakın zamanda aramızdan ayrılan Yvette’e selam ediyormuş. Çıktığım bu yolda hep yanımda olan editörüm Özge Er’e de teşekkür ederim.

To read the full story from the source: BirGün

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement