Çekilmemiş fotoğraf
Tek başıma arabayla uzun bir yolculuğa çıkmıştım. Geceleyin dümdüz bir ovada ilerlerken fena halde uyku bastırdı. İlk gördüğüm ağacın dibine çektim. Yoldan nadiren yük kamyonları geçiyordu. Civarda ne bir kasaba, ne bir köy, ne bir ışık. Sadece yıldızlar parlıyordu üzerimde. O sessizlikte uykuya dalmam kolay olmuştu. Rüyamda Yaşar Kemal’i gördüm. Öldüğü günlerde de onunla bir tren yolculuğu yapmıştım düşümde. Düş gücünün öneminden konuşmuştu. Şu bir karanlıktan gelip öbür karanlığa gittiğimiz dünyaya, düş gücü olmadan neden sarılamayacağımızdan. O yolculuğun devamını görüyor gibiydim. Bu defa trende Ahmet Telli de vardı. ‘Su Çürüdü’ kitabındaki ‘Soluk Soluğa’ bölümünü Yaşar Kemal’in sözüyle açtığını biliyordum:
“O güzel atlılar, o güzel atlara binip çekip gittiler…” Trende başkaları da vardı ve rüyamda kimsenin telefonu yoktu. Neden o ayrıntıya takıldığımı bilmiyorum. Uyandığımda aklımda Ahmet Telli’nin bir dizesi vardı: “Büyük aşklar yolculuklarla başlar.” Cep telefonumdan şiirin devamını buldum; şöyle yazmıştı şair: “Sislenen anılar kaldı bize onlardan / renkleri bozulup duran solgun anılar…”
Arabadan dışarı çıktığımda gökyüzü bütün yıldızlarıyla üzerimdeydi. O ağacın dibinde bir çeşme olduğunu o zaman fark ettim. Aklımdan çeşmenin ve ağacın fotoğrafını çekmek geçti. Instagram’da kesin çok beğeni alırdı. Yapmadım. Aklıma Roland Barthes geldi. ‘Camera Lucida’da, annesi öldükten sonra onun bir kış bahçesi fotoğrafını bulur; ama o fotoğrafı kitaba koymaz. Sizin için sıradan bir kare olurdu, der; benim içinse yara. Bir görüntünün değeri, paylaşılmamasında saklanabilir. Gösterilen fotoğraf herkesindir artık; gösterilmeyen, tek kişinindir.
***
Çeşmeden akan suyun sesini dinleyerek ağacın dibinde oturdum. Ahmet Telli’nin “sislenen anılar kaldı bize” dizesini düşünüyordum bir yandan. Yaşamak yetmiyordu artık; yaşandığının belgelenmesi gerekiyordu. Her yemek, her yol, her gün batımı bir dosya üretmek zorundaydı. Agamben modern insanın deneyimi aygıta devrettiğini yazmıştı: kamerayı doğrultan turist, yaşantıyı kendi adına makineye yaşatıyordu. Fotoğraf çekmek deneyimi saklamak değildi çoğu zaman; deneyimden muaf tutulmaktı. On binlerce karelik arşivler böyle birikiyordu: dolu ve aç. Bir de “sislenen anılar” vardı. Yaşanmış, hissedilmiş, izi kalmış ama zaman geçtikçe renkleri bozulup solmuş anılar…
Şöyle şeyler duyuyordum: Yaşadığım ânı birine anlatmazsam ya da sosyal medyada paylaşmazsam yaşamış gibi hissetmiyorum. Bu yakınmanın kökü sanıldığından da derin. Ferenczi, travmanın yıkıcılığını yalnızca yaşananda değil, sonrasında yaşananın inkâr edilmesinde de görüyordu: çocuk, yardım aradığı yetişkin tarafından geri çevrildiğinde, kendi duyularının tanıklığına güveni de kırılıyordu. Tanık yoksa ya da tanıklık esirgeniyorsa, yaşanan şey ruhsal kayda geçmekte zorlanıyor, hayalet gibi zihinde dolaşıyordu. Winnicott daha da geriye gidiyordu: Bebek kendisini ilk kez annesinin yüzünde görüyordu; görülmek, var olmanın ilk kanıtıydı. Sosyal medyanın yakaladığı damar da buydu, icat ettiği değil sömürdüğü bir damar. Akış, kolektif bir anne yüzüne dönüşmüştü; her paylaşım o yüze bakıp “beni gördün mü?” diye soruyordu.
Bir zamanlar, en azından inanan insan için, tek başına yaşanan an bile büsbütün tanıksız değildi. Her şeyi gören bir göz, her şeyi yazan bir defter vardı; dua da, günce de, itiraf da görünmeyen bir muhataba yönelirdi. O muhatap çekilince boşalan makama şimdi akış yerleşmişti: Kimin gerçekten baktığını bilmediğimiz bir deftere yazıyor, yine de görülmüş olmayı umuyorduk.
***
Anlatmaksa başka bir şeydi. Bir yaşantıyı birine anlatmak, onu bir başka zihinde pişirmek gibiydi; dinleyenin alıp kendi içinden geçirdiği ve çoğaltarak geri verdiği bir eylem. Kalabalığa atılan an ise bir zihne değil, bir sayaca bırakılıyordu. Paylaşılan yaşantı bu yüzden çoğu zaman çiğ kalıyordu – binlerce kişi görse de kimsenin dokunamadığı…
Rüyamda neden kimsenin telefonu olmadığını sanırım artık biliyorum. Rüya, kanıtsız yaşantının en eski biçimiydi: herkes görür, kimse gösteremez. Fotoğrafı çekilemez, ekran görüntüsü alınamaz; yalnızca anlatılabilir – ve anlatıldığında bile yalnız senindir. Yaşar Kemal oradaydı, dinliyordu. Kayıt yoktu ama tanık vardı. Belki de aradığımız hiçbir zaman kayıt olmadı. Düş gücü olmadan yaşayamayacağımızı söylemişti. Düşler arşivlenemez; görülür ve sislenir. Ama düş kurabiliyorsak, renkleri bozulup solan o anıların sisine borçluyduk bunu.
Kalkarken çeşmeden bir avuç su içtim. Ağacın ve çeşmenin fotoğrafı yok; bu yazı da onların fotoğrafı değil. Orada bir ağaç var, altında bir çeşme, gökyüzünde o yıldızlar – ve orada gördüğüm rüyanın benden başka bir kanıtı yok.
To read the full story from the source: BirGün






