Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

Carter — Bölüm 3: Nostaljinin Kara Deliği

Carter — Bölüm 3: Nostaljinin Kara Deliği

Bir Genç Yetişkin Kurgu SerisiGörsel: Gemini / Yapay ZekaBirlikte yediğimiz akşam yemeği gayet keyifli geçmişti. İki kardeşin birbiriyle konuşmaya can attığı ne kadar da çok şey varmış! Halam kırmızı eti çok sevdiğimi babamdan öğrenmiş ve pirzolaları özenle hazırlatmış. Şarabı da nasıl özel olarak seçtiğini anlatırken ben de onu nasıl kırmadan reddedeceğimi bir o kadar derin düşünüyordum yemek masasında. Sonrasında başka hayal kırıklıklarına yer vermemek adına şarabı sevmediğimi söylemedim sadece, genel olarak ne alkol almayı ne de gazlı içecekleri sevdiğimi söyledim.“Yani hiçbiri mi? Bira? Viski mesela? Buradaki viskiler çok güzel.”“Evet hala, hiçbiri,” sevecen bir şekilde gülümsemeye çabaladım, “kendime herhangi bir kural koymadım aslında ama içmiyorum. Sevmiyorum sanırım. Uzun zamandır gazlı içecekleri de hiçbir şekilde içmemiş olduğumu fark ettim.”Şimdi söylemek sonra söylemekten daha iyiydi. Hilda halam beni ne kadar çabuk tanırsa sonrasında o kadar az hayal kırıklığına uğrardı. Birlikte uzun zaman geçirecektik ve benim için bu kadar düşünmesine gerek yoktu. Ona yük olmak istemezdim, sevmediğim çok fazla şey yoktu zaten, bütün et çeşitleri ve sebze yemekleri benim için uygundu. İçecekler ayrı bir konuydu, onu belirtmek gerekliydi sadece. Sonrasında Hilda halama kendi doğal meyve sularımı nasıl yaptığımı anlattım. Üzüm suyu favorimdi, ayrıca bal katılmış, elma sirkeli su benim rutinimdeydi ve sindirim sistemi problemleri için ona da önerim oldu. Bütün bu sohbetimizin ardına halamın beğeni ve şaşkınlıkla karışık yüz ifadesi beni şaşırtmadı, gülümseyip o kadar da zor biri olmadığımı da belirttim. Yeni değildi insanların şaşkınlığı. Bu kadar çok alkol ve gazlı içecek tüketen bir toplumda ben garipseniyordum, bazı arkadaş gruplarında içki içilirken çoğu kez persona non grata oldum tabii.Odama çıkmaya karar verdiğimde babam elime bir fotoğraf albümü tutuşturdu.“Bakmak istersin diye düşündüm. Birkaç güzel anımız var.”İsterim ama aynı zamanda istemem.Geçmiş geçmişte kaldı.Geçmişi sevip sevmediğimi bir türlü anlayamamıştım. Bazen çok güzeldi eski fotoğraflara bakmak. Eğer o fotoğraflarda mutlu bir an yaşamışsanız ve hayatınız o sıralarda yine aynı şekilde huzurlu gidiyorsa bakması keyifliydi. Ama hayatınız geçmişte yaşadığınız o mutlu anlardan daha kötü bir durumdaysa o fotoğraflara bakması acı veriyordu. Zaten eski fotoğraflarda mutsuz bir an yaşamış olmanızın şimdi nasıl hissettireceğinden bahsetmeyeceğim bile. Bir de o fotoğraflarda tekrar görmeye dayanamayacağınız birisi varsa eğer…“Akşam için güzel bir şeyler giyebilirsin bence. Aşağı gelmeye karar verdiğinde de gitarını da getir.”Bence şu an giydiğim kot pantolon ve ekose gömlek de gayet güzel şeyler.Hevesle gülümseyen babama bakıp başımı salladım. Albümü alıp temiz, beyaz ahşap merdivenlerden çıktım. Yemekten önce odamı ziyaret etmek için aynı yerden geçmiş olsam da bu sefer duvarlarda asılı lale resimleri dikkatimi çekti. Her çerçeve krem rengi, her lale resminin arkasındaki zemin de istisnasız beyazdı. Aşağıdan yukarıya doğru saydığımda duvarın her iki yanında da toplamda yedi tane çerçeve vardı, bazı çerçevelerdeki resimlerde laleler tek iken bazılarında bir vazoya yerleştirilmiş birden fazla lale resmi vardı; çoğu sarı, kırmızı, açık pembe veya açık maviydi.Neden sadece laleler?İlk çıkışımda odamı bulmak zor olmamıştı. Siyah valizleri açık kapıdan gördüğümde odada sırıtan en uyumsuz şeylerin onlar olduğunu hissetmiştim. Çünkü kapının pervazında dikilip kaldığımda gözlerim uzun bir süre yerdeki açık pembe shaggy halı ile her iki yana çekilip beyaz kurdeleler ile bağlanmış, koyu şeker pembesi fonlar arasında gidip geldi. Odanın neredeyse birbirine bitişik, belki de kapının yarısı genişliğinde iki büyük penceresi vardı. Kenarlarda pembe detayları olan beyaz gardırop, sol duvarı neredeyse girişe kadar kaplıyordu, aynı takımın bir parçası olan pembe detaylı beyaz başlıklı yatak ise pencere kenarındaydı ve üstünde temiz bir battaniye vardı. Aslında oldukça tüylü görünen, koyu şeker pembesi bir peluş battaniye demeliyim.I am a Barbie girl.In the Barbie world.Kafamda bu saçma şarkı çalarken düşündüm. Ben Barbie olamazdım. Kimse inanmazdı. Benden emo olurdu, belki goth, belki biraz daha zorlarsak grunge… Ama Barbie? Hayır, hayır. İnanılmaz olurdu. Bu arada, emo ya da goth da değildim, her ne kadar lisede bazı gençlerin öyle olduğumu düşündüklerini sonradan öğrendiysem de hayır, değildim. Depresif ya da melankolik olmamıştım hiçbir zaman. Öyle hissetseydim bilirdim. Sadece hayatın anlamını sorgulamak adına, içine daha sık kapanan bir birey. Bu depresif ya da goth yapar mıydı?Hilda halam benim yirmi üç yaşında olduğumu biliyordu ama tam olarak beni tanıma şansı hiç olmamıştı. Gerçi kimsenin beni tam olarak tanıma şansı hiç olmamıştı. Bir an bu düşünce kafamdan geçerken midemde kısa süreli bir krampın kıpırtısını hissettim. Tekrar odadaki mobilyaya odaklanıp düşündüm, aslında buna çok kızıp şaşırmamıştım. Ne bekliyorum ki? Sonuçta kadın benim için uğraşıp yeni ve tertemiz bir oda yapmıştı. Minnettar hissediyordum ama özellikle de bir çalışma masası koydurmayı ve üstündeki duvara küçük bir kitaplık monte ettirmeyi es geçmediği için. Gardırop ile yatağın ortasında kalan kısma yerleştirilmiş olan kalın gövdesiyle ağır görünümlü beyaz masaya yanaştım, pembe kadife kumaşlı sandalyeyi çekip oturdum ve albümü önüme koydum. Albümü açmadan önce başımı kaldırıp sadece iki rafı olan, masa ile aynı ölçüde olup pek de uzun olmayan küçük, beyaz kitaplığa bakarak iç geçirdim. Bendeki kitaplar buraya sığmazdı. Gardırobu kullanmam gerekecekti çünkü o da, aksi bir şekilde, fazlasıyla genişti, benim o kadar çok kıyafetim yoktu. Portland’daki evimizde durum tam tersiydi, iki kapaklı küçük bir gardırobum ve kapıya kadar uzanan geniş bir kitaplığım vardı. Sanırım buradaki raflara sadece favori kitaplarımı ve okumakta olduklarımı koyup diğerlerini de gardırobun içine yerleştirecektim.Önümdeki ahşap albümü açıp ilk anda sayfaları olabildiğince hızlı geçtim. Hilda halamın gençliği her yerdeydi sanki ve sekiz sene önce vefat eden eşi ile o kadar çok fotoğrafı vardı ki! Tanıdık yüzler bulabilmek adına sayfaları daha bir tez çevirmeye başladım ve sonlara yaklaştığımda bizim buradaki tek anımız olan, ben altı yaşındayken ziyaret ettiğimizde bizi karşılayan o sonbahar havasına rast geldim. İçinde kocaman gülümseyen beni, babamı ve onu.Annemi.Annem saçını at kuyruğu şeklinde bağlamıştı. Kot bir ceket giyiyor ve fazlasıyla sade görünüyordu. Kolları omuzlarımdaydı ve huzurlu bir tebessüm vardı yüzünde.Burnumun tam ortasından giren o acıyı hissetmedim başta, ta ki iki gözümde bekleyen gözyaşlarından biri tam da iyice dibine girdiğim resmin ortasına düşene kadar. Gözümü kırpmamıştım ama gözyaşının düşmesi bu kadar basitti işte. Gözlerimin taşıyamayacağı kadar yoğunlaşıp ağırlaşmıştı belli ki. Geriye kalan resimlere hızlıca bakıverdim, her biri için ayrı ayrı ağlamayacaktım. Son sayfalarda benim fotoğraflarım vardı hep. ‘Şirin çocuktun, pozlarına bayılmıştım, hemen albüme koydum,’ dedi birkaç kez Hilda halam telefonda. Annem bazı karelerde benimle birlikte olan tek kişiydi, her bir resimde bana bu kadar yakın oluşu dikkatimden kaçmamıştı ve her resimde annemin çehresine odaklanarak albüme daha da yaklaştım.Her bir resim için gözyaşı gerekiyorsa… …varsın düşsünler.Başladığımız işi bitirelim bari.Nostalji böyle bir şeydir. Kara delik gibi seni içine çekmeye çalışır. Şimdi bu kara delik benzetmesini kim duysa sevmezdi diye düşündüm. Çünkü onlar geçmişteki mutlu anlara duyulan özlem olarak tanımlarlar nostaljiyi. Ben en yıkıcı duygulara sebep olabileceğine inanıyorum. Ressentiment. Neden aklıma bir anda bu geldi, neyi çağrıştırdı bilmiyorum ama Nietzsche’yi çok okuyorum bu aralar, sadece ondandır. Kara delik mevzusuna gelecek olursak, şu ana kadar ona tam olarak düşen olmamıştır diye varsayıyorum. Albümü kapattığınız anda biter. En azından benim için hep öyle olmuştur. Çünkü nostaljinin içine düşmek, yani kara deliğe düşmek, önce şekilden şekle girmenize sebep olur, sonra sessizce ölmenize.Annemi dört yıl önce, tam da ben üniversiteye başlamak üzereyken kaybetmiştik. Bir tur şirketiyle düzenlenen batı yakası gezisine en iyi arkadaşıyla katılmıştı. Otobüsün dönüş yolunda yaptığı kazayla devrilmesi sonucu, o tura katılanlardan neredeyse kimse geri dönmemişti. Annem keşfetmeyi çok severdi aslında ama sadece hayata iyimser baktığı günlerde. Aksi takdirde melankolikti, bir o kadar kara deliğe düşmeye eğilimi vardı. Belki de kara deliğe düşmeden gitmiş olması daha iyiydi. Ölmeden önce şekilden şekle girmesini izlemeye ne ben ne de babam dayanabilirdik.Gittikçe artan insan seslerini, kahkahaları ve köpek havlamasını ne zamandan beri duymuyordum acaba? Dünyadan kopup gitmiştim, hava kararmıştı ve avlunun sarı ışıkları bir hayli parlak yanıyordu. Pencerenin alttaki camını yukarı doğru kaldırdım ve bahçede yerinde duramayan köpeğe seslendim, “Archie!”Köpek sesin geldiği yöne doğru başını kaldırdığında daha güçlü havlamaya başladı. Beni gördüğünde ise yerinde heyecanla zıplamaya devam etti.“Gelip önce seni ziyaret edeceğim.”Archie’yi Hilda halamın video konferanslarında sürekli görürdüm ama videolarda bu kadar büyük görünmediğinden neredeyse emindim. Aslında çok şirin görünümlü, bir hayli de hareketli ve enerjik bir köpekti. Çünkü o bir Aidi’ydi. Fakat bunu çok sonradan öğrenmiştim. Enerjisinin sebebi ırkıymış, Hilda halam öyle söylemişti. Hem sakin kalabiliyor hem de tehlikeyi sezip anında korumacı olabiliyordu. Zamanında bir çoban ile tanışıp bu beyaz köpeği kendilerine satma konusunda ısrarcı olmuşlardı. Archie’nin deli gibi oraya buraya zıplamasını seyrederken babamın sesini duydum. Pencerenin altında elinde viski bardağı ve sorgulayan gözlerle bana bakıyordu.“Carter, ne zaman aşağı inmeyi düşünüyorsun acaba?”“Duş almam gerek. Belki en az on beş dakika sonra?”“Çabuk ol ve gitarını da getir.”“Carter” SerisiGenç bir kız, küçük bir kasabaya öğretmenliğe gelir ve bir müzik grubuna dahil edilir. Kendinden bir o kadar farklı gördüğü yeni arkadaşlarının hayatlarına dokunmaya başladığı gün, ne kendisi ne arkadaşları ne de kasaba için hiçbir şey aynı kalmayacaktır.Carter — Bölüm 3: Nostaljinin Kara Deliği was originally published in Türkiye Yayını on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.

To read the full story from the source: Medium Türkiye Yayını

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement