Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

Çağın Sorunu / Çağın Çözümü

Çağın Sorunu / Çağın Çözümü

Hikmet’in Defteri

Defteri açtım ve yine tarih atmadım. Bu, düzensizliğimden değil; bazı şeylerin bir güne değil, bir iklime ait olmasındandır. İnsan bazen bir salı günü yaşamaz da bir çağın ortasında yaşar. Takvimin buna dair pek az kavrayışı vardır. Günler kendilerini saydırmak ister; oysa insanın asıl tecrübesi çoğu zaman sayılabilir olmaktan uzaktır.

Bir akşamın içinden geçerken, aslında çocukluğundan, bir kaygısından, henüz gelmemiş bir yorgunluğundan da geçiyor olabilir. Bu durumda takvimin sunduğu kesinlik, ancak nazik bir yanlış anlamadır.

Bugün büyük bir şey olmadı. Ama insan bir süre sonra anlar ki büyük şeyler, çoğu zaman küçük şeylerin dikkatle taşınmamış birikiminden ibarettir. Bir çağ da öyle çöker zaten: önce dikkatini kaybeder, sonra ölçüsünü, en son da utanma duygusunu.

Bizim çağımızın en görünür özelliği, her şeyi büyütmesi; fakat aynı oranda hiçbir şeyi derinleştirememesidir. Hız büyüdü, bilgi büyüdü, dolaşım büyüdü, gösteri büyüdü, tepki büyüdü. İnsan ise, bu büyümenin ortasında, kendini bir türlü genişletemedi. Genişlemek başka, yayılmak başka şeydir. Biz yayıldık; ama derinleşmedik.

Bu yüzden, bugünün gerçek felaketi, insanların daha az şeye sahip olması değildir. Asıl felaket, insanların sahip oldukları şeylere daha az temas etmesidir.

Bir fincan çayı içmekle, o çayı içtiğini bilmek arasında; bir dostun sesini duymakla, gerçekten duyulmuş olmak arasında; bir odada bulunmakla, orada mevcut olmak arasında artık neredeyse ontolojik denebilecek bir fark açıldı. İnsan, kendi hayatının içinde bulunuyor, ama ona iştirak etmiyor.

Belki çağımızın en tuhaf yanı budur: insanlar yaşamlarını yaşıyor görünürken, ona vekâlet ediyorlar yalnızca.

Bu sabah suyu çaydanlığa koyup ateşi açtığımda, dünyanın bütün karmaşık sistemlerinden daha dürüst bir düzene baktığımı düşündüm.

Suyun ısınması, kaynaması, buhara dönüşmesi, insanın içine bir şey anlatır; ama bu anlatış, bugünün alıştığı türden bir açıklama değildir. Çünkü çağımız açıklamayı, gerçeği ele geçirmenin bir yolu sanıyor.

Oysa hakikatin bazı biçimleri, kavranmak için değil, yanında sükût etmek için vardır. Çaydanlığın fokurtusu, bir haber uygulamasının bildirimi gibi insanı çağırmaz; onu kendi ritmine davet eder. Aradaki fark küçümsenemez. Biri seni hızlandırır, diğeri yavaşlatır. Biri sende eksiklik hissi doğurur, diğeri zaten bir şeyin içindeymişsin gibi bir güven bırakır.

Buharda yüzüm belirdi. Kendimi, çok sık gördüğüm için pek az tanıdığım o yüzü, sanki başka birine aitmiş gibi seyrettim. İnsan aynada kendisini değil, çoğu zaman kendisine ait sandığı yüzeyi görür. Kendisini görmek ise daha zor ve daha yavaş olan bir iştir.

Bunun için bir sabah vakti, elini bir bardağın sıcaklığına koyup uzun süre çekmemen gerekir; ya da hiçbir şey söylemeden pencere önünde duran bir kedinin bakışına maruz kalman gerekir. İnsan kendini daha çok dolaylı yollardan tanır.

Doğrudan bakış çoğu zaman kibirlidir; dolaylı bakış ise daha dürüsttür.

Demliği kaldırırken aklımdan geçen cümle şuydu: Bazı kaplar karanlığı içinde tutar ki başkasına sıcaklık verebilsin. Bu, ilk anda biraz süslü bir cümle gibi görünebilir; ama insan süs ile hakikati karıştırmamak şartıyla, bazen hakikate ancak iyi bir teşbihle yaklaşabilir. Çünkü ruh, doğrudan tariften sıkılır.

İnsanın olgunlaşmasının, elindeki ışığı göstermekten çok, içindeki tortuyu yönetmekle ilgili olduğunu giderek daha fazla düşünüyorum.

Bir insanı iyi yapan şey, yalnızca güzel şeyler hissetmesi değildir; kötü olanı, kırıcı olanı, hoyrat olanı hangi biçimde taşıdığıdır.

Her taşkınlık samimiyet değildir. Her dökülüş hakikat değildir. Her açıklık, ahlaki bir cesaret sayılmaz. Bazen insanın kendine ait karanlığı kendine saklaması, başkasına duyduğu en büyük saygıdır.

Bizim çağımız ise, taşmayı dürüstlük, dağılmayı sahicilik, kontrolsüzlüğü derinlik sanmaya yatkın. Oysa insan bazen en çok, içinde olup biteni bütünüyle ortalığa saçmadığında hakikidir. Çünkü hakikat yalnızca olanı söylemek değil, olanı yerli yerine koymaktır. İçinde bir öfke varsa ve bunu hemen söze çeviriyorsan, belki öfken sahicidir ama sen henüz doğru değilsindir. Doğruluk, hissin çıplaklığı değil, varlığın terbiyesidir.

Bir yudum çay aldım. Bu küçük hareket, bugünün dilinde neredeyse açıklanması güç bir ciddiyet taşıyordu. Çünkü insan artık yudum yudum yaşamıyor; ısırıklar, atlamalar, geçişler, kaydırmalar, hızlandırmalar çağında yaşıyor.

Her şeyin özetini isteyen bir dünya, hiçbir şeyin özünü taşıyamaz. Belki de çağımızın temel düşünsel hastalığı budur: özeti özü zannetmek. Oysa bir şeyin kısa olması, açık olması ya da kullanışlı olması onun hakikatine yaklaştığı anlamına gelmez. Bazen hakikat, tam tersine, insanın üzerinde bir müddet tutması gereken bir ağırlık biçiminde gelir. Çayın yudum yudum içilmesi gibi; dostluğun yıllar istemesi gibi; rızanın bir anda değil, uzun bir iç muhasebe sonunda yerleşmesi gibi.

Sonra bakkala gittim. İnsan, bir bakkal dükkânında metafizik bir düşünceye kapılmaktan utanmamalıdır. Çünkü hakikatin büyük salonlarda ortaya çıkacağına inanmak, biraz aristokratça bir saflıktır.

“Ekmek” dedim, bakkal “taze” dedi. Bu kısacık alışverişte, insanın bütün zamansal kaygısı saklıydı. Ekmek daha sıcak, daha canlı, neredeyse henüz fırının zamanından ayrılmamışken, ben onu çoktan yarının sertliğine doğru düşünmeye başlamıştım.

İnsan elindekine nadiren yalnızca elindeyken bakıyor. Daha çok kaybının provasıyla meşgul.

Şimdiki zamanın nimet oluşunu bozansa tam budur: ona kendisi olarak değil, ileride eksilecek bir şey olarak bakmak.

Kasada büyük banknot uzattım; bozuk para istedi. Bütün bir medeniyet eleştirisi bazen böyle küçük bir duraklamada insanın içine düşer. Hayat büyük banknotlarla yürümüyor. Büyük idealler, büyük laflar, büyük yeminler, büyük travmalar, büyük iddialar… hepsi bir ağırlık taşıyor olabilir; ama hayatı sürdüren şey bunlar değil. Hayatı sürdüren, küçük doğru davranışların mütevazı ekonomisidir.

Ölçülü bir söz, yerinde bir susuş, dikkatle uzatılmış bir bardak su, vakti gelince çekilmiş bir el, içten söylenmiş bir teşekkür, tam zamanında bırakılmış bir ısrar…

Biz büyük anlamlar ararken, hayat küçük doğruluklarla örülüyor. Çağ ise bize tersini öğretti: küçük olanı önemsiz, gösterileni belirleyici sanmayı.

Dışarı çıkarken poşet almadım. Ekmeği koltuğumun altına sıkıştırdım. Bu hareketin içinde, bugünlerde iyice kaybettiğimiz bir doğallık vardı. İnsan eline bir şey almakla, bir şeye sahip olmayı karıştırmamalıdır.

Ekmek taşıyordum; ama ekmek benim değildi. O da benim kadar geçiciydi. Ben de o kadar kırılgandım. Belki nimetle doğru ilişki, tam burada başlar: onu bir mülk gibi değil, bir emanet gibi tutmakta.

Yolda bir kedi ekmeğe baktı. Yaklaştı, durdu, çekildi. O kısa tereddütte, insanın yüzyıllardır çözemediği birçok düğüm daha sade görünüyordu.

Hayvan, ihtiyacı ile hevesi birbirine karıştırmaz; insan ise çoğu zaman bütün hayatını bu karışıklık içinde geçirir. Aç olmadığı hâlde yer, sevilmediği için değil, kendini eksik saydığı için talep eder; yoksun olmadığı hâlde biriktirir.

Çünkü insanın açlığı çoğu zaman bedenin değil, yanlış yorumlanmış bir boşluğun açlığıdır.

İçindeki eksiklik duygusunu doğru okuyamayan insan, dünyanın tamamını yese yine doymayacaktır.

Modern insanın tüketimle kurduğu o umutsuz ilişki, tam da bu yanlış okumadan doğar: kalbin açlığını marketten, ruhun yoksulluğunu eşyadan, ontolojik güvensizliğini görünürlükten gidermeye çalışmak.

Bu yüzden çağın sorunu yalnızca hız değildir; yanlış yerden beslenmedir de. İnsan, neye muhtaç olduğunu karıştırdığı ölçüde çarpılır.

Bir şeyin lüks, ihtiyaç, heves, nimet ya da bağımlılık olup olmadığını ayırt edememek, sadece ekonomik bir mesele değil, ahlaki ve varoluşsal bir meseledir. Belki insanın iç yapısı, en çok burada açığa çıkar: eline geçen şeyi nasıl adlandırdığıyla.

Biz hızlandık ve bunu zenginleşme sandık. Oysa hız, ancak insanın içindeki ölçü korunuyorsa bir imkândır; ölçü kaybolduğunda yıkıcıdır. Çünkü hız, seçme yeteneğini azaltır.

Her şey aynı anda olduğunda insan önceliği kaybeder. Önceliği kaybeden insan ise ahlaki ağırlık merkezini de kaybeder. Bir bildirimle bir felaket, bir reklamla bir ölüm haberi, bir övgüyle bir iftira aynı yüzeyde akmaya başlar.

Bu düzleşme, yalnızca duyguları yormaz; hakikat duygusunu da zedeler. İnsan neye ne kadar tepki vereceğini, neyin ne kadar önemli olduğunu, neye ne kadar iç açması gerektiğini şaşırır. Sonunda hiçbir şey tam ulaşmaz ona; her şey bir iz bırakmadan geçer.

Küçük utançlar da bu çağda ilginç bir işlev görüyor. Bir gün iki farklı çorapla dışarı çıktım.

Bunu ancak bir çocuk fark etti. “Bilerek mi?” dedi. Bu soruda çocukluğun saf zekâsı vardı: yetişkinlerin hemen örttüğü şeyi, o sadece görmüştü.

İnsan büyüdükçe kusurunu gidermekten çok, onun görüntüsünü yönetmeyi öğreniyor. Oysa gerçek ahlak, kusursuz görünmekte değil; kusurunun seni neden bu kadar rahatsız ettiğini anlamakta başlar. İç dünyamızın büyük kısmı böyle küçük uygunsuzluklarda açığa çıkar.

Çünkü insan, çoğu zaman hakikatte eğri olduğu için değil, eğriliğinin görünür olmasından korktuğu için utanç duyar.

Utanç, dikkatle incelendiğinde, kibirle akraba bir duygudur. Kişi, olması gerektiğini düşündüğü imgeden sapınca acı duyar. Bu yüzden çağımızın narsistik yapısı, kusurla baş etme biçimimizi de bozdu. İnsan artık eksik olmanın tabii yükünü taşımıyor; eksik görünmenin tahammülsüzlüğünü taşıyor.

Halbuki insanın asıl büyümesi, iç ve dış arasında tam bir uyum sağlamakta değil, uyumsuzlukla dürüst bir ilişki kurabilmektedir.

Asansörlerde bunu da hissediyorum. Beş kişi, aynı kutuda, başka başka hayatlarla yükseliyoruz. Yükselmek ortak; ama her birimizin yukarı dediği şey farklı. Kimi bir maaşa, kimi bir makama, kimi yalnız kalabileceği bir odaya, kimi akşam çorbasına gitmek istiyor.

Bu küçük kutu, çağın görünmez tiyatrosuna benziyor: bedenler yakın, ruhlar uzakta. Yine de bazen bir “kolay gelsin” bütün bu mesafeyi geçiyor. Bu cümle, bir problemi çözmüyor; ama insanın yükünün görünmez olmadığını hissettiriyor. Belki çağımızın en büyük kaybı tam budur: görünür olan her şeyi çoğaltırken, insanın içindeki görünmez yükleri taşımaya yarayan dilin incelmesi.

Bugün çok kelime var, az hitap var. Çok ifade var, az temas var. Herkes konuşuyor; ama az kişi bir başkasının varlığına hafifleyerek değiyor. Oysa incelik, çoğu zaman düşüncenin yüksekliği değil, başkasının kalbine ağırlık bırakmamayı istemektir.

Dolmuşta şoför kemeri hatırlattı. O an, insanın kendisini koruyan şeyle kendisini sıkan şeyi ne kadar sık karıştırdığını düşündüm. Tedbir ve endişe birbirine çok benzer; fakat aralarında mahiyet farkı vardır.

Tedbir bir eylemdir; endişe bitmeyen bir iç uğultu. Tedbir insanı hazırlıklı kılar; endişe insanı içten kemirir. Bizim çağımız ise endişeyi neredeyse bir bilinç biçimi gibi yüceltti.

Sürekli tetikte olmayı derinlik, her ihtimali hesap etmeyi olgunluk sandı. Oysa insanı derinleştiren şey, her şeyi düşünmek değil; düşünce karşısında yerini bilmektir. Her gelen ihtimali içeri almak zorunda değilsin.

Zihin, kapısı olmayan bir ev gibi yaşanmamalı.
Yanımda tespih çeken adamı izledim. Parmakları taneleri tekrar tekrar çeviriyordu. Dua mıydı bu, alışkanlık mı, yoksa ellerin boş kalmasına duyulan bir güvensizlik mi? Sonra kendime şu itirazı yaptım: neden bunları birbirinden ayırmakta bu kadar aceleciyim?

Belki insanın ruhu, çoğu zaman ellerinden daha geride yürür. Belki tekrar, samimiyetin önünde değil, bazen ona giden yolda durur. Belki kalp her seferinde aynı anda uyanmıyordur; ama elin sadakati, kalbi beklemeyi biliyordur. Bu durumda alışkanlık, hakikatin düşmanı olmaktan çok, onun yavaş habercisi sayılabilir.

Akşama doğru eve dönünce telefonu ters çevirdim. Sessizlik, çağımızda artık bir eksiklik değil, neredeyse bir korku nesnesi. İnsan yalnız kalınca içinden ne çıkacağını bilmiyor. Yalnızlığını kalabalıkla, sessizliğini gürültüyle, içini de dışarıdan gelen içerik akışıyla tedavi etmeye çalışıyor. Ama böyle yapınca, kendi odasına dönemeyen birine benziyor.

Eşiğin önünde oyalanıyor; içerideki dağınıklığı görmektense kapının dışındaki dünyayı sonsuzca kaydırmayı tercih ediyor.

Oysa yalnızlık, doğru bakıldığında, eksiklik değil bir oda olabilir. İnsan orada kendine rastlar; elbette makyajsız, elbette bahanesiz, elbette can sıkıcı biçimde. Ama şifa da çoğu zaman böyle başlar.

Sessizlik, insanı derinleştirmez belki; ama yüzeyde kalmak için kullandığı oyunları işe yaramaz hâle getirir. Bu da az şey değildir.

Pencereyi açtım. Rüzgâr içeri girdi. Odayı düzeltti; ama bunu toplamak suretiyle değil, hafifçe dağıtarak yaptı. Bu, bana insan ruhu hakkında her psikolojik şemadan daha çok şey anlattı.

Çünkü bazen iyileşme, toplamak değil; yanlış yerde birikmiş olanı yerinden etmektir. İnsan bazı düşüncelerini çok uzun süre, sırf alıştığı için taşır. Oysa onlar artık fikir olmaktan çıkmış, iç mekânda küflenmiş eşya hâline gelmiştir. Rüzgârın nezaketi, bize ait olmayanı söküp atmasında saklıdır.

Bir sandalyeye oturdum ve neden oturduğumu unuttum. Bu unutkanlık, ilk bakışta sıradan görünebilir; ama insan bazen en esaslı şeyi tam da böyle bir boşlukta duyar. Zihnin sürekli kendini anlatan uğultusu bir an çekilince, kalbin ne kadar kısa ve kesin konuştuğu belli olur. Kalp, zihin gibi izah etmez. O, varlığıyla söyler. Bazen yalnızca atar. Ve bu atış, bütün teorilerden daha temel bir bilgidir: hâlâ buradasın.

Sonra pencereye bir kedi geldi. Bana baktı. O bakışta, bizim yıllardır cümlelerle etrafından dolaştığımız bir sadelik vardı. Hayvanlar, ihtiyaçlarını dramatize etmez. Su isterlerse suya giderler; yorulunca kıvrılırlar; korkarlarsa çekilirler.

İnsan ise hem ihtiyaç duyar hem muhtaçlığını inkâr eder. Sevilmek ister, ama sevgiyi küçümseyen bir tavır takınır. Yardım ister, ama yardım istemenin zayıflık olduğuna inanır. Yorulur, ama dinlenmeyi tembellik sayar. Böylece kendi tabiatına karşı gereksiz bir iç savaş içinde yaşar.

Kedinin su kabını doldurdum. İçti. Bu sahnenin küçüklüğü, onda bulunan hakikati azaltmıyordu. Varlık, ihtiyacını utanmadan bilir. İnsan ise yetersizliğini sakladıkça kendini büyük sandığı için küçülür. Oysa yerini bilen insan ferahlar.

Haddini bilmek, kendine söylenmiş bir azar değil; varlığın mimarisini doğru okumaktır. Her şey olmaya çalışanın hiçbir şey olamaması biraz da bu yüzden.

Ve şimdi, bütün bu küçük olayların içinden geçtikten sonra, çağın sorununu daha sade bir dille söyleyebilirim: bu çağ “daha”ya tapıyor. Daha çok bilgi, daha çok para, daha çok görünürlük, daha çok hız, daha çok deneyim, daha çok etki, daha çok kendini gerçekleştirme.

Fakat insanın ruhu, yalnızca çoğaltılarak iyileşmez. Bazen tam tersine, eksilerek toparlanır. Bir odanın güzelliği, içine ne kadar eşya sığdığıyla değil, içinde ne kadar nefes alınabildiğiyle ilgilidir.

Kalp de böyledir.
Bu yüzden çağın çözümüne dair en ciddi kelime belki de en mütevazı olanıdır: yeter.

Yeter demek, vazgeçmek değildir. Yeter demek, hayattan çekilmek değildir. Yeter, ölçünün ahlakıdır. Nefsin taşkınlığına çizilen şeffaf ama kesin bir hattır. Yeterince ekmek, çünkü fazlası çoğu zaman açlığı değil korkuyu besler. Yeterince sessizlik, çünkü fazlası insanı katılaştırabilir ama yokluğu onu kendinden mahrum eder.

Yeterince dostluk, çünkü her kalbe sonsuz giriş çıkış hakkı verilmez. Yeterince yalnızlık, çünkü insan kendine hiç uğramazsa kimseye de hakikaten gidemez. Yeterince görünmek, çünkü aşırı görünürlük ruhun mahremiyetini aşındırır.

Yeterince unutulmak, çünkü her şey hatırlanmaya değmez.
İnsan “yeter” diyebildiği yerde ilk kez yerleşir. Çünkü yerleşmek, sahip olmakla değil, razı olmayı öğrenmekle ilgilidir.

Rıza, elindekine mecburen katlanmak değildir; onunla doğru bir ilişki kurmaktır. Şükür de bu ilişkinin zarafetidir. Şükür, sürekli memnun görünmek değil; alıştığı için değersizleştirmemektir.

Bugün dünyayı kurtarmadım. Ama bir çayın fokurtusunu dinledim. Bir ekmeği emanet gibi taşıdım. Bir kedinin suyunu değiştirdim. Asansörde yabancı bir yüzün sertliğini çoğaltmadım. Sessizlikten kaçmadım. Kendi içimde biraz daha az yer kaplamaya çalıştım. Belki çağın çözümü de tam burada başlıyordur: dünyayı yeniden kurmakta değil, insanın kendini yeniden ölçmesinde.

Çünkü çağın sorunu, dışarıyı sonsuza kadar büyütüp içeriği küçültmesidir.

Çağın çözümü ise yeniden içe dönüp ölçüyü, dikkati, şükrü ve yeteri bulmaktır.

Ve bütün büyük sözlerden sonra geriye, insanın gerçekten yaşayabilmesi için gereken şeylerin hâlâ ne kadar az olduğu kalır:
Biraz ekmek.
Biraz çay.
Biraz sessizlik.
Biraz insaf.
Biraz dikkat.
Biraz merhamet.

Ve kalbi taşırmayacak kadar
yeter.


Çağın Sorunu / Çağın Çözümü was originally published in Türkçe Yayın on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.

To read the full story from the source: Medium Türkçe Yayın

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement