Bir zamanlar köyler: Hükümet çukurları
Havuz basını Türkiye’nin AKP ile çağ atladığını yazadursun bu çağda yolları asfaltlanmamış Axpik Köyü’nde omuzlarında hayvanların kışlık yemini taşıyanla karşılaşıyoruz. İhtiyacını at sırtında taşıyan köylülerle selamlaşıyoruz
İHA, SİHA, Tank ile övünüp ABD’den F-35 uçağı isteyen 103 yıllık cumhuriyet, 21. yüzyılda Karer vadilerindeki köylere ortak bir sağlık ocağı dahi yapamıyor. Köylerin yollarını asfaltlama zahmetine hiç katlanmıyor
‘Çocuklar buradan gittiğinde korkuyoruz. Kafamız orada kalıyor. Çok çukur. Yağmur çamur olduğunda arabalar çıkmıyor. Göle gitmeden bu taraftan hiç çıkmıyor. AKP’ye oy vermediğimiz için ayrımcılık yapıyorlar’
Mehmet Ali Çelebi
Sıcak ama berrak bir hava. Ovalık, tarımsal alanı bol Karaz (Kocaköy) ve Licê’den ilerliyoruz. Bu kadar tarım imkânı olan kentten insanların mevsimlik işçi olarak Çukurova’ya, Karadeniz’e gitmesine şaşıyor insan. Bir süre sonra ağaçlık, tepelik alanlar başlıyor. 12 yaşındaki Ceylan Önkol’un evinden biraz uzakta havan ateşiyle öldürüldüğü Tapantepe’deyiz. Tapantepe Karakolu sağımıza düşüyor. Öldürüldüğü yamaca bakıyoruz. Bir devlet; bir dile, bir kültüre, bir çocuğa karşı nasıl böylesine paslı ırkçılığı ısrarla sürdürebilir, nasıl 20’li yaşlardaki askerine bu gömleği giydirir diye söyleniyoruz. Oradan Darahênê (Genç) ilçesine ulaşıyoruz. Murat Nehri’ni geçtikten kısa süre sonda Çewlîg (Bingöl) merkezindeyiz. Biraz mola verdikten sonra Merkez ilçe ile Gêxi (Kiğı), Azaxpêrt (Adaklı), Kanîreş (Karlıova) arasında dağ yamaçlarına, vadilere serpilmiş köy ve gom’ların olduğu Karer bölgesine geçeceğiz. Çok can yakan çatışmalardan etkilenen Çewlîg’de Kürtlerin, Alevilerin yaşadığı merkeze 45-50 km uzağındaki Mezre Xırtık, Mezre Gole (Gölköy), Çiyayê Kur (Kur Dağı), Ware Kevirê Reş (Karataş Yaylası), Kevirê Gewrê (Beyaz Taş), Poza Qelê (Kale Burnu), Kılawer Deresi, Germav (Ilıcalar), Çır Şelaleşi’nin bağrındaki Axpik (Pınarbaşı), Cafran (Talasmorik/Dallıtepe), Yekmal, Ortaçanak (Qanyan), Darebi (Sütlüce), Mazkan, Sağyan, Korkan (Sarıdibek) köylerine gidiyoruz.
Silahla övünmek…
Akşam bir kayanın yanında durup, meşe yaprakları rüzgâr salıncağındayken bir süre yıldızları -Şehirlerdeki kirlilik tonlarını belirsizleştiriyor- seyrediyoruz. Meşeleri, zozanları, dereleri, küçük şelaleleri, kayalıkları, yıldızları, başak bakışlı seher yeliyle şiir dizeleri fısıldıyor vadilere, dağlara yaslanmış. Yolları da yapılmış olsa… Çukur yollar. Hükümetin çukurları… Taşlara çarpa çarpa, sarsıla sarsıla ilerleyebiliyor araç.
Karşılaştıklarımız, tartışmasının dumanı tütmeye devam eden NATO Zirvesi Show’unu akla getiriyor. Ankara’da 7-8 Temmuz’daki NATO Liderler Zirvesi öncesi ve sonrası ibretlik gelişmeler yaşandı. Çariçe II. Katerina Sendromu’nun, Potemkin Köyü Sendromu’nun benzeri dışa vurdu. Bazı yerleri perdelemek için NATO reklamlı panolarla çok yer kapatıldı. Yola liderler için uzun turkuaz halılar serilirken, gökte jetler zirvenin yapıldığı saray üstünde uçuşlar yapıyordu. Halının iki yanına muhafız alayının yanı sıra Osmanlı hayallerini yansıtan Yeniçeriler, 16 Türk devletini temsil eden bayraklı askerler, Mehteran Birliği dizilmişti. Okullara vb. yerlere saldırıların, bireysel silahlanmanın nasıl önlenebileceği tartışmaları dünyada yapılırken Erdoğan liderlere birer tabanca ve bir kutu mermi hediye ediyordu. Nitekim bazıları götürmezken, Macaristan Başbakanı Peter Magyar 14 Temmuz’da Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in hediye ettiği mango paketini göstererek “Herkes hediye olarak revolver vermiyor” paylaşımı yapıyordu.
Halklar yoksullaşırken silah ve askeri endüstriye yatırım, Trump’tan Kaan uçakları için motor isteyen, ABD’den F-35 savaş uçağı vermesi için binbir numara sergileyen AKP-MHP koalisyonu, köylere hizmet götüremiyor, asfalt yol yapamıyor.
Açış konuşmasında İHA ve SİHA’larla övünüp, askeri harcamaları Trump’ın istediği oran olan yüzde 5’e çıkarma sözü verirken, “Üretim ve ihracat kapasitesi itibarıyla dünyanın ilk 10 ülkesi arasına girdik” derken, gezdiğimiz köylerde yaşayanların nasıl hizmet dışı tutulduklarını görüyoruz.
SİHA=ölüm, sağlık ocağı=yaşam
SİHA yapıp ölüm için havalandırmakla, başka ülkelere satmakla övünen hükümet ve 21. yüzyılda 103 yaşındaki cumhuriyet, Çewlîg’in köylerine ortak bir ya da iki sağlık ocağı dahi yapamıyor. Birbirine yakın 8-9 köyün birinde dahi sağlık ocağı yok. Hani ölüm saçan İHA için para bulunurken SMA pençesindeki çocuklar için bir ya da iki hastane yapamıyor ya, anne-babalar yurt dışında tedavi olabilsinler diye çaresizce meydanlarda, otobüs-metro duraklarına para toplamak zorunda bırakılıyor ya, köyler de sağlık hizmetinden mahrum bırakılıyor. Okullar zaten kapatılmış, araç ilerlerken kalkan toz bulutları arasında gittiğimiz köylerde kimi okulların duvarları yıkılmış artık.
Çağ atlanırken…
Ve eğitim, sağlık, iş, üretim, ekonomi, kültürel bağ-etkileşim için hayati önemde olan yol sorunsalı. 24 yıllık hükümet, Çewlîg’in köylerine araçlarla yük taşımayı sağlayacak asfalt yol yapmadığı gibi, arazilere giden patikaları da araç geçecek kadar açamıyor.
Havuz basını Türkiye’nin AKP ile çağ atladığını yazadursun bu çağda yolları asfaltlanmamış Axpik Köyü’nde omuzlarında hayvanların kışlık yemini taşıyanla karşılaşıyoruz. Mazkan, Sağyan, Korkan hattında ihtiyacını at sırtında taşıyan köylülerle selamlaşıyoruz. Toprak yoldan sonrası patika yolu kullanmak zorunda çünkü. Bağına, bahçesine, tarlasına giden araçların gidebileceği toprak yol dahi olmayınca bu yöntemi kullanıyor.
Kendi sırtında ve at sırtında kışlık ihtiyaçları taşımak zorunda kalanları fotoğraflıyoruz.
Bazı köyler 1780’lerde, yani 240 yıl önce kurulmuş. Osmanlı zaten saltanatın egemenliği için asker ve vergi gözüyle bakmış, vergisini toplamış 137 yıl boyunca hizmet yapmamış. 103 yıllık cumhuriyet de Kürdü, Aleviyi görmezden gelmiş, yollarını asfaltlamamış.
Toprak yol çilesi, sıklaşan müracaatların, sohbetlerin konusu. Çukurlarla dolu, girintili çıkıntılı yollar. Araçlar giderken sürekli yalpalıyor, dibi sürekli bir yerlere çarpıyor. Taşlık yerlerin de lastikleri hızla aşındırdığını söylüyor araç kullananlar. Yolun birkaç yerinde büyük çukurlarla karşılaşıyoruz. Su birikintisinin olduğu çukurları kûsî adımlarıyla geçebiliyor araç.
1971 depremine kadar patika
Toprak yolu da 1971 depremi olunca kamuoyu gündemine deprem oturunca mecburen yapıyorlar. Öyle kalıyor. İki aracın yan yana sığacağı şekilde genişletmeyi de çok görmüşler. Yol zaten toprak, bir de köyler arasında bir araç karşıdan geliyorsa zor bir durum ortaya çıkıyor. Uzun süre geri geri gidip bir boşluk bulmak zorunda kalıyoruz. Biz Korkan köyü yakınında tarladan yük taşıyan bir traktörle karşı karşıya gelince uzun süre nerede yol verebileceğimizi aradık.
Yollar toprak olduğu için bir araç geçtiğinde etraf toz bulutuna gömülüyor, çevredekilerin sağlığını tehdit ediyor. Ağaçlara, yapraklara sirayet ederse tozlar gözenek tıkar, ağaçların nefes almalarını güçleştirir, fotosentez kabiliyetini örseler, kurutucu etki yapar. Köylerde yaşayanlar yağmur yağdığında, yollar çamura döndüğünde araçla şehre ulaşmanın zorlaştığını, acil bir durumu düşünmek istemediklerini söylüyorlar.
Yayla yolları
Yayla yolları da yapılmamış. Ware Kevirê Reş gibi yaylalara da patika yollardan gidebiliyorlar. Görüp objektifin kütüphanesine kaydettiğimiz görüntüler; uzun menzilli füzeler, obüsler, tank yapmakla övünenler, 21. yüzyılın bu ilk çeyreğinde, insana, doğaya, değerlere nasıl yaklaştıklarının yansıması oluyor. Yol yapmayı çok görenler, bütçe ayırmayanlar köylerin arasına bir tepeye çevresi duvarlı, kuleli karakol yapmış.
Yani Osmanlı zihniyetinin mirası korunmuş. Köylerin yolları asfaltlanmazken, genişletilmezken orman kesmek için belirlenen alanlara yeni yol yapıldığını söylüyor köylüler.
‘Ayrımcılık yapıyorlar’
Hindani Kişin oy ve ayrımcılık vurgusu yapıyor: “Bizim yolumuz çok kötü, yapılmasını istiyoruz. Gerçekten çok kötü. Arabalar geldiğinde o kadar korkuyoruz. Çocuklar buradan gittiğinde korkuyoruz, telefonu açıyoruz. Kafamız orada kalıyor. Çok çukur. Yağmur çamur olduğunda arabalar çıkmıyor. Göle gitmeden bu tarafta hiç çıkmıyor. AKP’ye oy vermediğimiz için ayrımcılık yapıyorlar.”
Yaylalara sık gitmek istediklerini ancak zor olduğunu belirten Ayten Kişin de şöyle konuşuyor: “Bizim yollar çamurlu. Bizim yollarımızı yapsınlar. Cafran Köyü’nün yollarını yapsınlar. Gölün altı zaten berbat. Derenin orası berbat. Arabalar çıkamıyor. Yaylanın hiç yoktur. Dün Siyah Taş Yaylası’na yaya gittik. Piltan topladık. Taş, engebeli, insan basamıyor. Ayaklarımızın altı ağrıyor. Asfalt yol olsa iyiydi… ”
Yağmur sonrasına işaret eden Wate Kişin şunları ifade ediyor: “İstiyoruz ki bizim yollarımız yapılsın. Asfalt yapılsın. Muhtar hiçbir şey yapmadı. Devlet hiç. Yağmur yağdığı zaman biz içeri giremiyoruz ya.”
Fikret Çalağan şunları kaydediyor: “Burası mahrumiyet bölgesi. Korkan Köyü 1700’lerde kurulmuş. Atla, eşekle gidip geliyorlarmış. 1960’larda yolların büyük kısmını kazma-kürekle kazmışlar, sonra kepçeler gelip açmış. Yolumuz toprak. Taşlı, çukurlu, çukurlar çok. Ormanlara da dokunmasınlar. Bakir alanlar öldürülmesin. Yaylalarımızda, Karacehennem bölgesinde bakir ormanları kesiyorlar. Daha eski, dokunulmamış ormanlar. Geri dönüşü olmayan şekilde canlıların ölümüne neden olur.”
‘Kazma kürekle yaptılar’
Yaşar Yurtsever şunları söylüyor: “Yollarımızın yapılmaması da bölgeden kaynaklı. Yapmıyor devlet. Vali ‘yaparız, ederiz’ diyor. Yapmıyorlar, geçip gidiyorlar. 1971 depremine kadar köylüler kendi çabalarıyla yol yaptı, kazma kürekle. Deprem sonrası düzeltilen odur. Oy hesaplarıdır, odur budur. Bölgenin Alevi oluşundan da kaynaklı. Yağmurda bataklık, çamur oluyor, araba girmiyor çok yere. Yol olmayınca insanlar bölgede kalmak da istemiyor.”
Köye dönüş, tarımsal teşvik
Ali Haydar Kişin, emeklerinin karşılığını alamadıklarını, yerel yönetimin ve hükümetin, gübre ve alım için organize olması gerektiğini belirtiyor. Ali Haydar Kişin rahat yol yanında köye dönüşler için tarımsal teşvikin önemine dikkat çekiyor: “Dallıtepe’de oturuyorum. Bizim yolumuzu, işte göl mezrası var, iki yıl önce mezraya kadar asfalt yaptılar, bizim buraya da iki buçuk kilometre var. Bir türlü yapmadılar. Valiye gittik, vali yardımcısına gittik, söz verdiler. Geçen sene yapacaklardı, yapmadılar. 250 yıllık bir köy. Hala toprak yoldayız. Bilmiyorum oy vermediğimiz için mi? 1971 depreminden sonra bizim buraya yol geldi, depremden dolayı geldi. Mecbur kaldılar. Tabii toprak yol geldi, odur budur toprak yol. Lastik dayanmıyor, arızalar çıkıyor. Öyle basit bir şey değil. Bizim yol gerçekten belli bir kısım çok kötü. Kışın mesela biraz hava hafif don olunca çıkılmıyor. Yaylaya zaten yaya gidiyoruz, eski usul. Bir defa bu yolları düzeltsinler. Asfalt yapsınlar. Ondan sonra köye teşvik versinler. Organik tarım olur, inek olur, koyun olur versinler. Eskiden buğday, yonca, bostan ekiyorlardı. Destek verseler geçler döner. Oğlum burada 47 yaşında, 30 yaşından küçük yok. Domates ekiyoruz, domatesler tarlada kalıyor. Belediyeler alsın götürür veririz. Bir arabanın Bingöl’e gidip gelmesi 2500 lira. Mümkün değil kurtarmıyor. Gelip köyden alsa, onu yapmıyor. E şehirdeki de zaten pahalı yiyor.”
Kaç defa bildirdik
Serdar Kişin “Yolun halini gelen görüyor. Bunu defaten yetkililere bildirdik. Emekli kesim geliyor, rahat ulaşım istiyor. Bir hasta olunca sıkıntı yaşıyoruz. Bazılarının insafına kalmış” diyor.
İrfan Kişin atık su problemine de işaret ediyor: “Yol problemimiz var. Asfalt Gölköy’ünün belli bir yerine kadar gelmiş. Ama ne hikmetse orada bırakılmış, buraya kadar gelmemiş. Yağmur olduğu zaman belli noktalarda sıkıntı yaşıyoruz. Acil bir durum olursa ambulans sıkıntısı olabilir. Köyde atık su problemi var. Yenilenmesi gerekiyor. Su deposu sorunu var. Yenilenmesi gerekiyor. Sebebi ideolojik şeyler olabilir. Ayrımcılık olabilir…”
Mehmet Kişin şunları söylüyor: “Bizim yolumuz geldi geleli böyle. Kimse yapmıyor. Yayla yolu patika. Yayla yolu yok. Atla gidiyorsun. Muhtar gidiyor, söylüyor, müracaat ediyor, yapmıyorlar.”
Dönüş vakti geldi. Devlet, hükümet ayrımcılık yapmasa buralar sağlıklı yaşam için, organik tarım ve hayvancılık için bereketli topraklar. Devletin, ötekileştirenlerin, asimilasyon, yalnızlaştırma, yıldırma, insan ve ağacı köklerinden doğadan koparma politikalarına rağmen bereketli topraklarda direncin mirasını taşıyanlar (Xemsiya, Ayten, Nurten, Turabi, Hindani, Wake, Fatma, Ebru, Serfiraz, Sıtiye, Tezgül, Özlem, Melahat, Hasan, Hüseyin, Hakkı, Yaşar, Fikret, Mehmet…) dağların suyuyla, yıldızlarıyla, meşelerin sesiyle mayalanmış yoğurdun kaymağını, sütlü kahveyi soframıza koyduktan sonra bizi uğurluyorlar.
To read the full story from the source: Yeni Yaşam Gazetesi




















