Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

‘Bir Elma ile Elma Arasındaki Fark Nedir?’: Platon’u Yaşadığı Çağdan Okumak

‘Bir Elma ile Elma Arasındaki Fark Nedir?’: Platon’u Yaşadığı Çağdan Okumak

Felsefeye Giriş 101 dersinin ilk sınavı, iki sayfalık bir kâğıt ve üzerinde tek bir soruydu: “Bir elma ile elma arasındaki fark nedir?” O anı hâlâ hatırlıyorum. Sınıfça birbirimize baktık, kimse ne demek istendiğini anlamadı. Bir elma nasıl kendisiyle karşılaştırılır ki? Bazılarımız rengi, tazeliği, çürüklüğü yazdı; bazılarımız soruyu üç kere okuyup boş bıraktı. Sınıfça mahvolduk, diyebilirim.

Meğer cevap, felsefenin en temel sorularından birinde saklıymış: idealar kuramı. Platon’a göre elinizdeki, çürüyebilen, farklı boyutlarda, farklı tatlarda olan somut elma, aslında “gerçek” elma değil. O, mükemmel, değişmez, tek ve soyut bir “Elma İdeası”nın kusurlu bir yansıması, bir gölgesi. İki elma birbirinden farklıdır çünkü ikisi de aynı ideal formun (Elma’nın kendisinin) eksik, maddi kopyalarıdır; asıl “gerçeklik” ise duyularımızla asla tam kavrayamayacağımız o ideal formların dünyasında yaşar.

O gün bunu anlayamadık. ama yıllar sonra, Platon’u yalnızca bir metin değil, belirli bir tarihsel krizin içinden konuşan bir adam olarak okumaya başlayınca, asıl çarpıcı olanın kuramın kendisi değil, neden böyle bir kurama ihtiyaç duyduğu olduğunu fark ettim.

Bir Filozofun Güveni

Platon, MÖ 427 civarında, Atina’nın Sparta’yla giriştiği yıkıcı Peloponnesos Savaşı’nın gölgesinde doğdu. Soylu bir aileden geliyordu, siyasete girmesi neredeyse kaderiydi. Ama gençliğinde tanık olduğu iki büyük altüst oluş, onu bu yoldan tamamen uzaklaştırdı.

İlki, savaşın sonunda Atina’da kurulan kısa ama şiddetli bir oligarşi dönemiydi. “Otuzlar” adı verilen bir grup zengin yurttaş, iktidarı ele geçirip demokrasiyi askıya almıştı. İşin ilginç yanı, Platon’un akrabası Kharmides de bu Otuzlar’ın arasındaydı. Yani Platon bu darbeye hem yakından tanıktı hem de ailesi üzerinden neredeyse içindeydi. Ama yönetimin baskıcı ve istikrarsız doğasından rahatsız olup demokrasinin geri gelmesini destekledi.

İkinci ve çok daha derin yara ise, demokrasinin geri dönüşünden yalnızca birkaç yıl sonra açıldı: MÖ 399’da, Platon’un hocası ve en yakın figürü Sokrates, yaklaşık 500 Atinalı yurttaştan oluşan bir jüri önünde “devletin tanrılarını tanımamak” ve “gençliği yozlaştırmak” suçlamalarıyla yargılandı ve idama mahkûm edildi. Platon o sırada yirmi yedi, yirmi sekiz yaşındaydı.

Düşünün bir an: Platon’un tanık olduğu iki rejim de; hem darbeyle gelen oligarşi hem de “geri dönen” demokrasi. En sevdiği, en güvendiği insanı ya baskıyla ya da idamla cezalandırmıştı. Bir sistem keyfi ve şiddetliydi; öteki, “halkın oyu” adına en adil, en dürüst adamı öldürmüştü. Platon için siyasi gerçeklik, güvenilmez, değişken ve nihayetinde tehlikeli bir şeydi.

İşte tam bu noktada, o “elma” sorusuna dönebiliriz. Bir filozof, etrafındaki her şeyin. Rejimlerin, kararların, “doğru”nun kendisinin bile bu kadar hızlı değiştiğini, hatta en adil insanı öldürecek kadar yozlaştığını görürse, ne yapar? Belki de değişmeyen, bozulmayan, oy çokluğuyla yıkılamayacak bir gerçeklik arayışına girer. İdealar kuramı, bu açıdan bakınca soyut bir metafizik oyun değil, kaotik ve güvenilmez bir dünyadan kaçıp sabit bir zemin arayışının felsefi bir yanıtı gibi okunabilir.

Mağara ve Kral: Platon’un Siyasi Çözümü

Burada ikinci, ve bence daha da çarpıcı bir bölüme geçmek gerekiyor: mağara alegorisi. Platon’un Devlet (Republic) adlı eserinde anlattığı bu benzetmede, bir grup insan doğduklarından beri bir mağaraya zincirlenmiştir; yalnızca önlerindeki duvara yansıyan gölgeleri görebilirler ve bu gölgeleri “gerçeklik” sanırlar. İçlerinden biri zincirlerinden kurtulup mağaradan dışarı çıkar, önce gözleri kamaşır, ama zamanla güneşi yani gerçek gerçekliği, idealar dünyasını görmeyi başarır. Sonra geri döner ve hâlâ zincirli olan arkadaşlarına gördüklerini anlatmaya çalışır; ama onlar bu adamın artık “aklını kaçırdığını” düşünürler ve onu dinlemek istemezler.

Bu alegori genellikle bir bilgi/epistemoloji meselesi olarak okunur ve öyledir de. Ama Platon bunu tesadüfen Devlet adlı, doğrudan bir siyaset felsefesi kitabına yerleştirmedi. Mağaradan çıkıp gerçekliği gören o kişi, Platon’un ideal toplum tasarımındaki filozof-kral figürünün ta kendisidir. Devlet’te Platon, toplumu üç sınıfa ayırır: üretimi yapan halk, toplumu koruyan askerler (auxiliaries), ve en tepede, gerçek bilgiye (idealar dünyasına) ulaşmış, bu yüzden yönetme hakkını hak eden filozof-krallar, yani “koruyucular” (Wikipedia, Plato’s political philosophy).

Bunu doğrudan demokrasiye bir eleştiri olarak okumak hiç de zor değil. Platon, Devlet’te demokrasiyi bir gemiye benzetir: geminin sahibi kalabalık ve güçlüdür ama sağır, gözleri zayıf, denizcilikten de anlamaz; gemide herkes dümeni ele geçirmek için birbiriyle yarışır, oysa gerçek bir kaptanın yıldızları okuyabilmesi, rüzgârı, mevsimleri bilmesi gerekir, sıradan bir yolcunun oy çokluğuyla seçilmiş olması değil (Wikipedia). Bu benzetmeyi Sokrates’in idamıyla yan yana koyduğunuzda, mesaj oldukça nettir: Platon’a göre “halk” denizcilik bilmeyen bir mürettebattı, ve en iyi kaptanı (Sokrates’i) denize atmışlardı.

Mağaradan çıkıp güneşi görmüş filozofun topluma geri dönüp onu yönetmesi gerektiği fikri, bu yüzden yalnızca felsefi bir sorumluluk değil, doğrudan siyasi bir reçete: gerçeği görebilenler, göremeyenleri yönetmelidir çünkü Platon’a göre “göremeyenlerin” oyu, tam da Sokrates’i öldüren şeydi.

Sınavdan Yıllar Sonra

O gün, sınıfça çözemediğimiz o iki sayfalık sınav kâğıdını hatırlıyorum da, aslında ne kadar doğru bir şaşkınlık yaşadığımızı düşünüyorum. “Bir elma ile elma arasındaki fark nedir?” sorusu, aslında Platon’un da kendine sorduğu bir soruydu. Sadece elmalar için değil, adalet, iyi yönetim, doğru ve yanlış için de. Değişen, çürüyen, güvenilmez her şeyin ardında sabit bir gerçeklik var mı? Platon’un cevabı evetti, ve bu cevaba, bir savaşın, bir darbenin ve en sevdiği insanın idamının içinden ulaştı.

Bir sosyolog olarak beni asıl ilgilendiren de bu: felsefe tarihi kitapları Platon’u çoğu zaman soyut bir kuramcı olarak sunar, sanki idealar dünyası bir masa başında, sakin bir tefekkürle icat edilmiş gibi. Oysa gerçek hikâye, hocasının idam edildiği bir mahkeme salonundan, ve bir daha asla o kadar kaotik bir topluma güvenmemeye yemin eden genç bir adamdan geçiyor.


‘Bir Elma ile Elma Arasındaki Fark Nedir?’: Platon’u Yaşadığı Çağdan Okumak was originally published in Türkiye Yayını on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.

To read the full story from the source: Medium Türkiye Yayını

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement