Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

Başlıksız

Başlıksız

Anlaşılmadan da Kalabilmek

Aynı rahimde bağlandık bu hayata, aynı kökten beslendik. Aynı kökten gelip farklı yönlere savrulduk… Eskiden buna inanmamak için sebeplerim vardı ama artık sebeplere tutunma gayem kalmadı. Sadece merak ediyorum; ben henüz yokken sen bu dünyayı sevdin mi? Beni nasıl karşıladın? Sana bir kardeşin olacağını anlattıklarında ne hissettin?

Aklıma gelen en eski halin 1999 depremi. Altı yaşındasın, evin içinde televizyona doğru koşuyorsun; o küçücük kollarınla koca ekranı sarmaya çalışıyorsun. O an annemin sana doğru koşuşunu hatırlıyorum. Sanki sana gelirken beni hep unutuyordu. Sen hep mi zayıftın, yoksa annem mi öyle anlattı? Bilmiyorum ama hep hasta, hep bakıma muhtaçtın zihnimde. Aile albümünde sayfalar dolusu senin fotoğrafın varken, benimkinin en sona bir tane iliştirilmiş olması, görülme sıramın ne zaman geleceğini anlamamı zorlaştırdı.

İnsanlar seni anlamadığında, “düzgün konuşamıyor” dediklerinde buna katlanamazdım. Benim için her şey normaldi; ben seni anlıyordum. Ama o hışırtılı naylon… Yatağımdaki o sesten nefret ederken, senin üzülmemen için benim huzursuzluğumun önemsenmemesi beni öfkelendiriyordu. O öfkeyi sana yönelttim içimde.

Okul yolunda tuvaletini tutamayıp eve koşturduğun o telaşlı anlar, o bitmek bilmeyen temizleme bağrışmaları… Ve ertesi gün, dünün tekrarı. Sınıfına geldiğim günü hatırlıyorum; en kocaman çocuk sendin. Öğretmeninin avucuma zorla sıkıştırdığı o dardağan meyvesini hâlâ sevmem. Çocukların bana bir süs köpeği gibi yaklaşması, annemin beni öne itip “böyle yapışık bana işte” demesi… Sayenizde çırılçıplak kaldığımı hissederdim.

Seni hep sessiz, talebi olmayan bir çocuk olarak hatırlıyorum. Hiç oyun oynadığını görmedim. Benim için mi büyüktün, yoksa büyümek zorunda mı kalmıştın? Annem çalışırken bana yemek yedirişin, banyom, saçlarımı taraman… Bir gün sırf ben ağladım diye, bilmediğin halde öğrenip yaptığın o kuru fasulye. Hayatımda bir daha o kadar lezzetlisini yemedim. Aslında sadece berrak olmayan suda yüzen kuru fasulye taneleriydi o. Sen oynamadıkça ben yalnızlıktan ölecek gibi olurdum; kitaplarımın yırtılması pahasına başkalarının hırçınlığına bile razıydım, yeter ki birinin varlığını hissedeyim.

Ruhumda bir sıkışıklık vardı. Ailemin ve çevremdekilerin etkisiyle baş edemediğim bir alan. Onların teorileri benim gerçeğimle uyuşmuyor. Anlaşılamamak ruhumda derin yaralar açtı. Onlardan nefret etmek yerine, uzunca bir süre kendimden nefret ettim. Uzaklaştıkça kendime daha da yabancılaştım.

Kendimi bu hayatta çoğu zaman bozuk, eksik ya da fazlalık hissettim. Garip olan şu ki, senin yanındayken bu histen utansam da, bir yandan kendimi güvende hissederdim. En azından çocukken öyleydi. Artık ne eksik ne de bozuk hissetmiyorum.

Aslında biz hiç konuşmuyoruz. Aramızda sağlıklı bir ilişki yok; ben geri çekiliyorum, sen yaklaşmıyorsun. Sanırım artık böyle olmasını istemiyorum. Sadece kendimle çıktığım bu yolda, seninle ve geçmişimizle yeniden tanışmak, anlaşılmasam da kalabilmek istiyorum.

Şu an hayatımdaki en güzel rehber bir bebeğin büyümesini izlemek. O bana yeniden büyümeyi öğretiyor aslında. Şaşkınlığı, huysuzluğu, mutluluğu… Hepsi o kadar gerçek ki. Belki de biz yetişkinlerin onun seviyesine “inmesi” değil, aksine o saf seviyeye “çıkması” gerekiyordur. Bakış açımı, yolumu o aydınlatıyor.

Beni o saf ruhla, o bebekle tanıştırdığın için sana minnettarım. Belki de bu, her şeyi yeniden başlatmak için ihtiyacım olan tek teşekkürdür.


Başlıksız was originally published in Türkiye Yayını on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.

To read the full story from the source: Medium Türkiye Yayını

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement